Yazılarım

Bir küçük aşk masalı Bölüm 1

Bulutların üzerinden bakıldığında neredeyse görünmeyecek kadar olan küçük mahalle, yaklaştıkça şehirin yanına iliştirilmiş küçük bir çakıl taşı gibiydi. Sanki oraya ait değilmiş de bir yapbozun kaybolan parçasının yerine eklenmiş kadar eğreti görünmesine rağmen, bütünün bir parçasıydı işte. Bu küçük mahallenin küçük evlerinde yaşayan insanlar her gün dar sokaklardan geniş caddelere geçiyor, sonra kendi çakıl taşından uydurulmuş eğreti mahallelerine geri dönüyorlardı. Onları şehirdeki tüm insanlardan ayıran tek şey bu mahalleydi. Hayalleri, umutları hepsi şehrin diğer insanların ki gibi olsa da, yaşadıkları mahalle şehrin varoş sembolü olmaktan öteye geçemediğinden oradan şehire bir akış olsa da, akşam işinden dönen mahalle halkı hariç, şehirden bu yöne bir akış olmazdı.

İmkanların eksikliğinden mutsuz ama, bir arada olmaktan mutlu bir mahalle profili oluşturmuştu bu ötekilik onlara. Herkes birbirini tanır, bir ailenin ihtiyacı tüm mahalleyi bağlar, acısına hepsi birlikte ağlardı.

Belki bir varoştu ama seçilmiş gibi temizdiler, aralarında suçlu yatiştirmeyecek kadar dürüst ve düzgündündüler. Şehir için olmayan mahallenin masalı vardı bu yerde ve bu masalda kötülere yer verilmemişti.

Her masalın perisi olduğu gibi bu masal mahallesinin de güzelliği dillere destan bit Melek’i vardı. Güzelliği ve iyiliği ile mahallenin göz bebeği olsa da her sabah erkenden şehrin cinderallası olmaya giden diğer genç kızlardan biriydi o da.

Kocaman bir şirketin, üzerinde onlarca kat olan zemin kattaki yemekhanesinde tabaklara düşen aşın kepçesi onun elindeydi. Bütün şirket tabaklarını ona uzatarak önünden akıp giderken, kepçesini olabilecek en adil dolulukta her tabağa boşaltıyor olsa da, bütün gün üst katlarda çalışan bu insanların neredeyse hiç birini tanımıyordu. Bulunduğu yerden saçını ve yüzünü örten maskesi ve kepçesi dışında bir sureti görünmediği için de kimse onu tanımıyordu aslında. O kepçesi ve iş üniforması ile sistematik hareketlerle aş dağıtan bir figürdü sadece.

Oysa mahallesine döndüğünde, küçük mahallenin, küçük bakkalının önünden geçerken, bakkal Muzaffer Amcanın seneye muhasebeci çıkacak, dergilerdeki modellere parmak ısırtacak kadar yakışıklı, iyiliksever ve temiz kalpli oğlu Murat için ömrünü adayacağı yegane kişiydi.

Masal mahallesinin bu en güzel kızı ve delikanlısının bir araya gelmesinden doğal ne olabilirdi ki zaten.

Mahalle de kötü karakter barınmasa da, kader her zaman masal zamanıyla işlemiyordu elbette. Meleğin kepçesine tabağını uzatan, yüzü çiçek bozuğu ama, gözleri simsiyah bir kor parçası gibi parlayan delikanlıyı her gördüğünde kepçenin titrediğini farkeden olmamıştı henüz. Murat ile yanyana geldiklerinde, Murat’ın Yunan heykellerine benzeyen duruşunun gölgesiyle bile yarışamayacağını düşünürdü çoğu insan bu kepçe titreten delikanlının. Meleğin küçük evlerinin bitişiğindeki küçük evde yaşayan ve birlikte büyüdüğü en yakın arkadaşının yorumu bu olmuştu delikanlıyı ilk uzaktan gördüğünde. Üstelik hakkında adı dahil hiç bir şey bilmiyorlardı. Bir kaç kez yemek sırasındaki konuşmalarından dokuzuncu kattaki genel müdürlükte çalıştığını anlamıştı Melek. Demek her gün aralarında sekiz kat oluyordu gün içinde, yemekhanedekilerin üst katlara çıkması yasaktı. Onlar arka kapıdan bulaşıkhaneye, oradan da yemekhane kısmına geçip, aynı yoldan binayı terkediyorlardı. Ön ve arka kapının bir araya geldiği tek saat, tabakların kepçenin önünde sıra oldukları saatti. O simsiyah gözler tabağını doldurduktan sonra çoğunlukla hemen sıranın yakınındaki bir masaya oturup sessizce yemeğini yiyiyor ya da masadaki diğer çalışanlarla kısa sohbetler ediyordu. Simsiyah bakışları güldüğünde sımsıcak oluyor, sağ yanağındaki gamzesi ortaya çıkıp, çiçek bozuğu yüzüne afacan bir ifade katıyordu. Kepçe her inip kalktığında meleğin maskesinin hemen üzerindeki gözleri hayranlıkla ince uzun parmakların kaşığı tutuşuna ve bir şey anlatırken sık kullandığı ellerinin hateketlerine kayıyordu.

Her gün o masalardan geçen yüzlerce insan için dizilmiş tabakların ve buharı tüten yemek kazanlarının arasından zar zor seçilebilen beyaz üniformalı kepçe tutucuyu bir figür olarak algılıyordu sadece, siyah ateş saçan gözlerin de onlardan bir farkı yoktu. Bir kez olsun göz ucuyla bile baktığını görmemişti Melek.

Her gece uyumadan, ellerinde büyüdüğü halası ve eniştesine iyigeceler dileyip odasının kapısını kapattığında, gözler ve onunla kurduğu düşleri odanın her yanına dağıtıyor gülümseyerek uyuyordu mahallenin güzel prensesi.

İki yıl önce eniştesi hastalanıp çalışamaz olunca, halasının emekli maaşı ile bu küçük mahallede bile yaşamak zor olduğundan, o da çalışmaya başlamıştı. Aslında şirketin değil, şirkete yemek hizmeti veren bir başka şirketin personeliydi o. İki şirket uzun yıllardır birlikte çalışıyorlardı. Yemek şirketi isteyen personeline küçük organizasyonlarda da iş ayarlıyordu. Böylece hepsinin cebine üç beş kuruş fazladan girebiliyordu. Çoğunlukla hafta sonu ya da akşam olan bu organizasyonlar hiç birinin mesaisini de engelemediği için, herkes memnundu.

Murat’ın Meleğe hisettiklerini mahallelinin çoğu anlamış olsa da, Melek’in yüreği bir çift siyah göze kilitli olduğundan farkında değildi. Muzaffer Amca o büyürken de bu mahallenin bakkalıydı, oğlu Murat’da Meleğin çocukluk arkadaşı sayılırdı, dört beş kaç yaş büyük olduğundan Melek ona Murat Ağabey diye seslenirdi. Onun tüm ilgisini sadece ağabeyliğine yorduğundan da aklına başka bir şey gelmiyordu. Meleğin arkadaşı Pelin uyanık bir kızdı, mahallenin bütün kızlarının hayran olduğu Murat’ın gözünün Melek’te olduğunu anlayıp, arkadaşına bunu defalarca söylese de, Melek “Sana öyle gelmiş” deyip geçiştiriyordu. Murat çok saygılı bir çocuktu, geleceğinin bu mahalle olmayacağı belli olacak kadar başarılı bir üniversite öğrencisiydi ve son sınıftaydı. Şimdiden pek çok yerin defterini tutmaya başlamıştı bile, ileri de çok talep gören bir mali müşavir olacağı herkesin dilindeydi. Fiziksel güzelliğinin yanı sıra, oldukça zeki bir delikanlıydı, kimsenin kalbini kırmaz, yardım isteyeni eli boş çevirmezdi. Çakıl taşından bir mahallede bulunamayacak kadar eşsiz bir koca adayıydı o. Pelin bunu defalarca Melek’in kafasına sokmaya çalışsa da, o adını bile bilmediği siyah gözlerin dışında bir çift göze bakacak durumda değildi.

Günlerden bir gün şirket haftasonunda şehrin en zengin ailelerinden birinin kızının vereceği parti için Melek’e mesai yazdı, onun bu tür işler için daima gönüllü olduğunu bildiklerinden, sormuyorlardı bile. Halasının ev bütçesini dengede tutmak için harcadığı olağanüstü çabanın yanında Melek’in bu çabası hiç kalırdı ona göre. Eniştesinin sürekli fiyatı artan ilaçları, ellerindeki paranın çoğunu alıp götürüyordu zaten.

Ev şehrin en gösterişli semtinde, arkasında kocaman bir bahçesi olan bir saray yavrusuydu. Daha önce de bu tür işlere gittiğinden artık eskisi kadar etkilenmiyordu gördüklerinden. Çoğunlukla mutfak görevi olduğu için evlerin içini dolaşma gibi bir şansı da olmuyordu zaten. O sabah her zamankinden daha yorgun uyanmıştı ama bu işe de yazıldığı için gitmek zorundaydı. Şirketin servisi eve vardığında ateşinin hafifçe yükseldiğini hissetse de, kimseye bir şey söylemeden görevinin başına geçti.

Ev sahiplerinin kızları İnci, misafirler gelmeden önce onları denetleyip servis sırasında istediklerini sıralayıp ayrıldıktan sonra mutfakta hummalı bir çalışma başladı. Yaklaşık beş saat sürekli akın eden misafirlere yiyecekler hazırlandı, servis yapıldı. Gecenin sonunda son işleri toparlamak için Melek ve bir arkadaşı kaldılar diğerleri servisle evlerine döndüler. Servis ortalama bir buçuk saat sonra şefi ve iki personeli almak için geri gelecekti. Meleğin yükselen ateşine eklenen halsizlik artsa da, artık işin sonuna geldiklerinden dişini sıkıyordu. İşi bitirip servisi beklemek için hole çıktıklarında bir an için gözleri kararınca elini hemen arkasındaki duvar rafına atıp düşmemeye çalıştı, düşmedi ama rafın bir ucunun elinin ağırlığı ile aşağı çekilmesi ile raftaki her şey altında duran konsolun üzerine küçük kırılma sesleri çıkararak yuvarlandılar ve konsolun üzerinde bulunan porselenler de bu akışa dayanamayıp bulundukları yerde parçalara ayrıldılar. Her şey öyle saniyelik olmuştu ki, Melek’in gözünün karardığını farketmeyen şefi, bunun bir sakarlık sonucu olduğunu sanıp, kırılıp dökülen antika parçalara bakıp bağırmaya başlamıştı bile.

Antika parçaların kırılırken çıkardığı zerafet dolu seslerden çok şefin bağırtısını duyan İnci Hanım, hole inen merdivenlerin başına geldiğinde anladı bağırtının nedenini. Melek şaşkınlıkla yerdeki kırıklara bakıyor, mesaiye kaldığı arkadaşı sanki daha çok kırılabilirlermiş gibi bir incelik göstererek parçaları topluyor şef ise “Bütün ömrünce çalışsan bile bu parçaların parasını ödeyemessin !” diye bağırıyordu. Aslında Melek’e mi azarlıyor, yoksa hisettiği panikle mi bağırıyor pek belli olmuyordu.

(Devam edecek)

Oğlum Ceren Metin Kılınç ile yazdığımız bir hikaye daha 😍

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s