Bir küçük aşk masalı Bölüm 6

Tam mahallenin başına geldiklerinde Murat tutuvermişti elini yeniden, Melek’in bir serçe gibi çırpınacağını anlayınca, daha sıkı tuttu. Artık mahalleliden saklamaya gerek yoktu ki, Murat’ın en büyük hayaliydi bir gün sevdiğinin elinden tutup yürümek bu sokaklarda.

Mahallenin en güzel kızı ve en yakışıklı delikanlısı bir araya gelmişti işte, tam da beklendiği gibi olmuştu herşey. Onları el ele yürürken görenlerin ilk aklına gelen buydu, sonra da derin bir iç çekiş ve imrenme duygusu. Mahallenin diğer bekarlarının hayalleri suya düşmüştü bu güzel insanlardan. Melek’in başı alabildiğine önde, Murat’ın ise alabildiğine dikti yürürlerken. Tam da olması gerektiği gibiydi herşey bu mahalle için.

Evin önüne geldiklerinde kafesi açıp serbest bıraktı Murat, Melek’in elini.

“Yarın için istediğin bir şey var mı?” dedi olanca sevgisi ve heyecanıyla.

“Yok” dedi Melek. “Vazgeçsen bu sevdadan keşke.” deyiverdi içindeki ses.

Halası kızın geldiğini görünce camın gerisinden izlemişti onları “Maşallah ne de yakışmışlar” dedi kendi kendine.

Melek içeri girince halasının dolu dolu olmuş gözlerini görünce anladı izlediğini, bir şey demedi.

“Konuştunuz mu?” dedi heyecanla yaşlı kadın. Bir yandan gençliğin o taze baharlarına duyduğu özlem vardı sesinde.

“Yarın akşam gelelim dedi”

Beklenen cevabı duymuş gibi telaş sardı halasını, “Senin izin günün değil mi yarın?” dedi sevinçle, hala kız dört dönerlerdi evde, dünürcü geliyodu nihayetinde.

“Evet halacığım izin günüm” dedi Melek “İznin olursa sabah erkenden bi anneme gideyim istiyorum.”

“Vah yavrucak!” dedi hala içinden, öyle ya anacığına da gidip müjdeyi vermek istiyordu tabi.

“Git yavrum, git tabi, sabahın erkeninde tenha olmaz mı mezarlık?”

“Daha iyi, çok kalmam zaten.”

Kızın hüznünü evlilik heyecanının tetiklediği ana hasretine bağladı hala. Daha sekiz yaşında sabiydi anacığı öldüğünde, babası olacak mendebur kardeşi terkedip gitmişti ikisini. Güzelliğini annesinden almıştı Melek, onun bahtı kendi gibi güzel olmamıştı ama, Melek’in ki öyle olmayacaktı inşallah. Odasının kapısını kapatıp içeri giren kızın ardından eskilere gitti bir süre düşünceleri.

Melek kapıyı kapatır kapatmaz kirpiğinde tuttuğu yaşları boşaltıverdi birden bire. İçindekileri gidip anneciğine söylemek istiyordu gerçekten, hoş o her zaman konuşurdu annesiyle ama, bu defa yanına gidesi vardı. Toprak olmuş bağrına sokulup kaybolası vardı annesinin. Beni de al yanına diyesi vardı ama, şu içerdeki kadıncağıza kıyamazdı. Annesine de çok bakmıştı hastalığında, babası onları bırakıp gidince el kızı dememiş sarıp sarmalamıştı ikisini de. Hiç hakketmiyordu acının fazlasını. Onu mutlu etmek Melek’in boynunun borcuydu.

“Çok heyecanlıyım, bir an önce yarın olsun istiyorum.” yazmıştı Murat.

Tolga ne yazıyordu İnci’ye acaba? Yarından bir kaç gün sonra da Tolga’nın onu istemeye İnci’lere gideceğini biliyordu Melek. Kısmet iki adama aynı günlerde gelmişti. İkisi de Melek’i isteyecek, birinin aldığı İnci olacaktı. Nasıl bir çözüm bulmuştu İnci kim bilir? Bulurdu bir şeyler o, bunca dümene aklı erenin bir kılıfı olmasa girmezdi bu oyunlara herhalde. Keşke onun kadar kafası çalışsaydı da, şu girdiği yoldan dönmenin bir yolunu bulsaydı o da. Tolga’ya kavuşamasa da, Murat’ı kandırmakta hiç içine sinmiyordyu. Onu sevmeye hazır onca yürek varken tutup Melek’in yüreğine talip olmuştu. Allah’ın özene bezene yarattığı kulu bile sevilmediği gönüle girmek istiyordu onca seçenek arasından. Onca talibine rağmen yine de mütevazı bir çocuktu Murat. Hani o mahalleye girdiklerinde, eline yapışıp hindi gibi kabarmasaydı, kimseye tepeden baktığını görmemişti Allah için. Allah halası gibi onunda güzel yüreğine göre vermişti işte.

Öylece sabitlediği gözleri kurumuşta, suya susamış gibi aktı gözyaşları yeniden.

“Kızım yemeğe gelmiyo musun?” dedi halası içeriden.

Ses vermedi, ikinci seslenmeden sonra, yaklaşan ayak sesini duyunca, yorganı çekip uyuyor gibi yaptı hemen.

“Ah yavrum çok yoruluyor tabi” diyerek gelip saçını okşadı kadıncağız meleğinin. Sonra kapıyı kapatıp sessizce çıktı odadan.

Dünyaları verseler değişmezdi bu kıymeti, bu değerli hissedişleri bu evde. İnci gibi oyunlar oymamadan onu gerçekten seven insanların arasındaydı bu mahallede de. Pelin’e mesaj atmadığı aklına gelince doğrulup telefonuna baktı hemen.

“Gelmiyor musun? Ne oldu yine?” yazmıştı Pelin ondan haber alamayınca, Murat ile olacağını düşündüğünden arayamamıştı besbelli.

“Geldim evdeyim” yazdı Pelin’e.

“Arasana” diye cevap geldi hemen.

“Yok halam uyuduğumu sanıyor, duyar.”

“Ne oldu Murat’la?”

“Geliyorlar yarın akşam.”

“Ne yapacaksın?”

“Anneme gideceğim sabah.”

Bir süre mesaj gelmedi Pelin’den, “Dönüşte ara o zaman.” yazdı sonra.

Pelin, Melek’in annesine gitmek istemesini anlayabiliyordu. Onlar beraber büyümüşlerdi, ne yaşadılarsa beraber yaşamışlar, kimselere anlatamadıklarını birbirlerine anlatmışlardı. Pelin, halası, Murat aslında sahip olduklarına şükretmesi gerekirken, uzanamadığı ciğere takılmış olmasına kızıyordu kendi kendine.

Güzel insanların, güzel duaları kabul oluyordu bu güzel mahalle de. O fazlasına göz dikmişti belki, o yüzden diğerlerinin duası baskın gelmişti onunkilere. Pelin’e “Tamam” yazıp, vurdu başını yastığa yeniden, yorganı çekti kulaklarına kadar, büzüldü yattı sabaha kadar. Bir gece öncesinin uykusuzluğu baskın geldi, karma karışık rüyalara sürükledi onu.

Sabah erkenden giyinip gitti anacığına, sanki oraya vardığında, içindekini kara toprağın bağrına döktüğünde bir yanıt bulacak gibi hissediyordu. Belki anasının veremeyeceği kadar çok sevgi ve ilgi veren halasına rağmen, yüzü kadar güzel kaderi olmayan annesine dökebilirdi sadece içini. Pelin’e de anlatıyordu tabi ama, annenin yüreği gibi dinleyemezdi ki Pelin, annenin yüreğinin bir bedene ihtiyacı yoktu evladını duyması, görmesi için. Halası söylemişti annesi gittiğinde, onun yüreği toprakta da olsa atacaktı Melek için. Zaten topraktan gelmemiş miydik hepimiz.

Alçak mezar taşının kenarına bıraktı kendini, elini annesinin yüreğini hissetmek ister gibi koydu ot bağlamış toprağın üzerine, onun güzel saçlarını okşar gibi okşadı otları, sonra yeniden koydu elini. Gözlerinden durmaksızın akan yaşlar yüzünden, acıyordu yanakları artık, geçen tekne de güneş yanığı olmasaydı, anlaşılırdı belki de, sanki ondan kalan izlermiş gibi durduğundan anlamamıştı acının yol ettiği kızarıklığı. Yüreğindeki acının yanında neydi ki zaten bu kadarı.

Uyumadan önce saçlarını tarardı annesi, solgun yüzündeki iri sıcacık kahverengi gözlerini taraktan ayırmadan, sözleriyle severdi onu. Sonra koynuna sarar koklardı. Beyaz geceliğinin içinde kendisi kadar küçücük olduğunu, sonradan düşününce anlamıştı Melek. Eli toprağın bağrında, gözlerini kapatıp anasının koynunda hayal etti kendini bir süre, onun o değişik kokusu geldi burnuna. Başını göğsüne saklayıp, kendini nasıl güvende ve huzurlu hisettiğini hatırladı. “Başını taşa mı dayaycaksın, bak ben varım.” demişti halası ben annemin koynunu özledim diye ağladığında. Aynı annesinin yaptığı gibi sarmıştı göğsüne onu. Anası, halası ve Tolga’nın kollarında hissetmişti bu huzur ve güveni bir tek. Denk  değildi hiç biri birbirine ama, Melek’in yüreğinde üç göz oda gibiydiler yan yana. Annesi Murat’ı severdi, Murat daha toy bir delikanlıydı o gittiğinde, bakkalda babasının yanında dururdu okul çıkışları. Ergenliğin en vahim yaşlarında bile güzel çocuktu Murat.

Annesinin kalp atışlarını duyardı onu göğsüne sardığında, o kalp her attığında devam ediyor gibiydi hayat. Hayatının saati annesinin o güzel yüreği gibiydi o zamanlar. Odasına “tik tak” ları duyulan bir saat koyması bundandı belki Melek’in. Annesinin sakin sıcak göğsünde çarpan o tik takları dinleyerek uyumak, yastığa yorgana gömülüp, o sesi dinlemek rahatlatıyordu  içini. Annesinin geceliğini yastığının yüzüne dolayıp uyumuştu uzun süre. Tıpkı anlar gibi, annesinin kokusu da silinmişti zamanla gecelikten. Yine de sandığında saklıyordu geceliği.

“Ne yapayım anacığım bu üç göz yürekle ben şimdi?” dedi kendi kendine iç çekerek. “Yıllarımı Murat’a vereyim halamla, ikisini mutlu edeyim, borcumdur biliyorum ama, kendimden, başkasında bulduğum kendi gölgemden nasıl vazgeçeyim? Var mı bir ana öğüdün bana?”

Öylece baktı durdu toprağa, toprak ona baktı.

“Su dökeyim mi abla?” dedi derisi kavrulmuş kahveye dönmüş küçük oğlan, elindeki beş litrelik su bidonunu sallayarak, burnunun bir deliğinden ağzına kadar inmiş sıvıyı, yalayıverdi diliyle. İnsanların canını toprağa ektiği bu yerde öylesine tuhaf bir rahatlık ve neşesi vardı ki çocuğun, kısacık kesilmiş saçlarının yanlarından fırlamış gibi duran kara kulaklarına kadar gülümsüyordu ağzı.

“Kaç yaşındası sen?” dedi Melek çocuğun sevimliliğine dayanamayıp.

“On iki abla, su dökeyim mi teyzeye?”

“Döktüm ben sağol, adın ne senin?”

“Tolga!”

Melek’in yüzündeki şaşkın ifade şaşırtmıştı çocuğu da, “Hayırdır abla, ayağı yerden kesikleri görmüş gibi bakıyosun?”

Ayağı yerden kesikleri görmemişti ama, ayağı topraktan kesilip, yüreği toprağa gömülmüş annesi mi vermişti bu cevabı ona, ismi duyar duymaz aklı başından gitmişti.

“Yok Tolgacım, aklıma bir şey  geldi ondan, Tolga dedin değil mi?”

“Evet abla! sen yokken de gelir dökerim, teyzeye anam gibi bakarım, ister misin? Bir gelirsin bu otların yerini çiçekler almış, elim bereketlidir benim.”

Uzun zamandır ilk kez gülümsedi Melek, çocuk sözleri ezberlenmişte olsa öyle içten ve güzel söylüyordu ki, adından dolayı mı onu böyle algıladığını ayırdedemedi. Çantasından çıkardığı parayı uzattı çocuğa “Hadi bakalım anam sana emanet Tolga, onu üzmeyesin” dedi kısa sert saçlarını okşayarak.

“Yok abla, benim de adım Tolga’ysa emanetin sağlamdadır, ben kimseyi yarı yolda bırakamam evelallah” dedi çocuk boyundan büyük bir edayla.

“Bırakmazsın biliyorum” dedi Melek.

Annesini Tolga’ya emanet edip çıktı mezarlıktan, yaşancaklar değişmese de, içinde hafifleyen bir şeyler vardı şimdi, söz verdiği gibi aradı Pelin’i.

“Ne yaptın?” dedi Pelin hemen.

“Annemi Tolga’ya emanet ettim, eve gidiyorum.”

“Ne Tolga’sı, onu mu aradın yoksa?”

Mezarlıkta olanları anlattı kısaca Pelin’e hemen “Ya Melek, Sündüz Teyze düpedüz Tolga demiş sana” diye belli etti hayretini Pelin.

“Halama gidip annem Murat’ı boş ver, Tolga’yı seç mi dedi diyeyim şimdi?”

“Ya hayır tabi ki de, yani ne bileyim tüylerim diken diken oldu bir anda.”

“Benimde” derken dudakları titremeye başladı Melek’i yeniden. Az önce çocuk Tolga ile kısacık aydınlanan gökyüzü bulutlandı yeniden.

“Ağlıyor musun?”

“…”

“İzin alıp geleyim mi yardıma size?”

“Yok halam bekliyor zaten, gideyim de yorulmasın kadıncağız iyice” dedi sesi titreyerek Melek.

Pelin zaten ne diyeceğini bilemiyordu, elinden bir gelen olsa yapacaktı ama, düşünüyor düşünüyor bulamıyordu bir türlü, içinden arkadaşının gönlü Murat’a aksın diye dua ediyordu sadece ama şu mezarlıkta olanlar iyice kafasını karıştırmıştı. İnanırdı Pelin böyle şeylere. Sündüz Teyze bir şeyler demek istiyordu belki de, acaba halasına gitsem de ben mi anlatsam diye geçirdi içinden. “Sanki kızın ağzı kira da anlatamıyor” diye kızdı sonra kendi kendine. Sorun Melek’in söyleyememesi değildi ki, kadıncağızı üzmek istememesiydi. Pelin gidip deyince boş mu verecekti. Şu Melek’in aklının yarısı yoktu ondan gerçekten.

Asuman Hanım’a “Yarışmadan haber var mı?” diye sormaya gitti telefonu kapatınca.

Tolga sürekli İnci ile mesajlaşıyor ama, İnci hastalığını bahane edip, telefonda konuşmalarına ya da görüşmelerine izin vermiyordu, iki gün kalmıştı büyük güne ama zavallı kızcağız sanki giderek fena oluyordu. “Annenlere söyleme şimdilik yoksa gelmekten vazgeçerler belki” demişti Tolga’ya oysa, biraz iyileşmesini beklemekte ne sakınca olacaktı ki, elbette vazgeçmezlerdi gelmekten ama, peri kızının hastalığına verdi bu  düşüncesini. Zavallı nasıl kötü hissediyordu kimbilir kendini. Acaba tekne de mi hasta olmuştu, onun yüzünden? Tolga aklını peri kızından alamazken, İnci bir yandan Tolga’yı mesajlarla oyalıyor, bir yandan Barış’a yakında evleneceğini yazıyordu. Günlerdir arayıp sormayan oğlan mesajı alır almaz aradı İnci’yi. Açmadı İnci,”Biraz da sen kıvran şimdi” dedi kendi kendine. Numara yapmadığını görecekti nasılsa yakında, şu isteme işi hallolunca nikah günü de belirlenecekti elbette hemen.

Murat’da “Nikah için çok ileri zaman söylemeyin” diyordu o akşam annesiyle babasına, oğullarının mutluluğunu gören aile çok mutlu olmuştu geri çevrilmedilerine, onlar da Melek’i çok severlerdi. “Rahmetli annesi Sündüz Hanım’da çok iyi kadındı” derdi annesi hep, halası zaten hakeza iyi bir insandı, yıllarca bakmıştı kardeşinin karısına, kızına, sonra da kocasına. Talihsiz kadındı doğrusu, ama inşallah aile olduklarında destek olacaklardı onlar da, masrafları biz üstleneceğiz diyeceklerdi en azından, kadıncağızın elinde avucunda olmadığını biliyolardı. geçenlerde Melek ikramiye aldı diyerek borcu kapamaya gelmiş ama Muzaffer Bey, “Ne borcu biz aile olacağız bundan sonra” diyerek kadının tüm ısrarlarına rağmen almamıştı parayı. Bir yandan da rencide olacak diye çekinmişti adamcağız ama neyse ki yıllardır tanışıklardı. Kadıncağız dua ederek gözleri yaşlı çıkmıştı dükkandan. Heyecandan unutmuştu hala bunu Melek’e söylemeyi, bir yandan sağı solu toparlarken hatırlayınca, “Dur gelince söyleyeyim de bir teşekkür etsin Murat’a hepimizin adına” dedi kendi kendine. Söylemiyordu ama, aslına Melek evlendikten sonra bir maaş eksilecekti evden, Muzaffer Bey’in almadığı para bir süre güvence olurdu ona. Gerçi biliyordu kızının huyunu, evlendim gittim diye el çekmezdi Melek onlardan, adı gibi bir melekti onun kalbi. Uçup gidecekti yuvadan demek, sedire oturup ağlamaklı oldu bir anda. Kendi çocukları olmamıştı, Melek’i öyle bağrına basmıştı ki kendi evladı sayıyordu. Aklına bile gelmiyordu öyle olmadığı.

“Ya demek kız vermek böyle oluyormuş” dedi kendi kendine oturduğu yerden, rahmetli anacığı o evlenirken çok ağlamıştı da, mutlu olması lazımken niye ağlıyor anlayamamıştı. “Bak anacım ben daha şimdiden başladım ağlamaya” dedi bi yandan gülüp bi yandan ağlarken.

(devam edecek)

—–

Bu bölüm oğlum Metin Kılınç’tan

İzmir’den Ankara’ya sevgilerle

BİR KÜÇÜK AŞK MASALI İSİMLİ HİKAYENİN BÜTÜN BÖLÜMLERİNİ AŞAĞIDAKİ LİNKLERDEN OKUYABİLİRSİNİZ.

Bölüm 1

https://gulserenkilincyazar.com/2018/04/12/bir-kucuk-ask-masali-bolum-1/

Bölüm 2

https://gulserenkilincyazar.com/2018/04/13/bir-kucuk-ask-masali-bolum-2/

Bölüm 3

https://gulserenkilincyazar.com/2018/04/14/bir-kucuk-ask-masali-bolum-3/

Bölüm 4

https://gulserenkilincyazar.com/2018/04/15/bir-kucuk-ask-masali-bolum-4/

Bölüm 5

https://gulserenkilincyazar.com/2018/04/16/bir-kucuk-ask-masali-bolum-5/

Bölüm 6

https://gulserenkilincyazar.com/2018/04/18/bir-kucuk-ask-masali-bolum-6/

Bölüm 7

https://gulserenkilincyazar.com/2018/04/18/bir-kucuk-ask-masali-bolum-7/

Bölüm 8

https://gulserenkilincyazar.com/2018/04/19/bir-kucuk-ask-masali-bolum-8/

Bölüm 9

https://gulserenkilincyazar.com/2018/04/20/bir-kucuk-ask-masali-bolum-9/

Bir küçük aşk masalı Bölüm 6’ için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s