Bir Kahvelik Okumalar

Bırakın…

Sizin kalıplarınıza, kafanızın içindeki hesaplı, o küçücük kurnazlıklarınıza sığmam ben diye haykırmak geliyordu içinden artık. Yorulmuş, bıkmıştı, insanların onu zihinleri ve algıları kadar olan küçük hapishanelerinden seyredip yorumlamasından. Yürekleri ile dinlemeyi biliyor olsalar, çoktan kurmuşlardı köprüleri belki ama, onlar sadece kendi seslerini duyabilecek kadar bencildiler. 

Onun ağzından çıkan kelimeler, onların zihinlerinde anlamlarını kaybediyor, yollarını bulamıyor, girmeleri gereken formlardan başkalaşıyor, ağzından çıkarken sahip oldukları o sevgi ve birlik dolu tınıya karşılık, karanlık, öfke dolu yankılarla karşılık buluyorlardı. 

Onun kim olduğu değil, ne söylediği hiç değil, dilek ağacı gibi üzerine başına astıkları yaftalar önemliydi onlar için. İğrenç balçık gibi bir yaftalama modası geliştirmişlerdi kendilerine. Stadyumda bir amigonun sözlerini tekrarlayan şuursuz bir kalabalık gibiydiler bu yaftalama konusunda. Biri bir yakıştırma da bulundu mu, düşünmeye bile zahmet etmeden ağızlarından köpükler saçarak onaylıyorlardı. 

Vahşi bir sürü gibiydiler çoğu zaman, hayvanlarda bile olmayan acımasız bir yok etme iç güdüsüne sahiptiler. Tek istedikleri yok etmekti, kendilerine benzemeyen her şeyi yok edip, en sonunda birbirlerine döneceklerdi.

Zincirinden boşalmış bu kötü düşüncelerin bir gün onları mahvedeceğini göremeyecek kadar kördüler. 

Sanıyorlardı ki bunun adı birlik, tek sesli çirkinliklerinin zaten çok az ışık kalan dünyayı daha da karanlığa sürüklediğini görmüyor gibiydiler. 

Ruhunu, bedenini delik deşik eden mızrak gibi sözleri, tatlı dille deliğinden çıkacak bir yılanı örnek alsa biraz belki düzelecekti. 

Yo o bıkmıştı artık, barışın, kardeşliğin, sevginin gücünü yok etmeye yeminli bu insanların dar kalıplarına sığmaya çalışarak, sevginin, iyiliğin gücünü bulaştırmaya çalışmaktan bıkmıştı. 

Ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin bu mühürlenmiş ruhların anahtarı olamazdı o. Denemişti en azından, onu hırpalamalarına, tüm enrjisini, sesini, ışığını yok etmelerine rağmen denemişti.

Hepsini eski bir saati tamire uğraşan bir zanaatkar gibi yenilemeye çalışsa da durmadan, zaman onun istediği gibi akmıyordu. Kendini küllerinden yeniden doğan bir anka kuşu gibi doğrultsa da her sabah, inancını ve yüreğini kaybetmiş bu insanlara karşı onun da inancı kalmamıştı artık. 

Gözlerinde karanlık ışıltılar hakimdi hepsinin, nefretin şeytana benzeyen gardiyanları bekliyordu yürek kapılarında. Karanlık ve korkunç ormanların ta en derininde taşa dönmüştü yürekleri. O ormanlarda kurtuluşa giden bir mücadeleye girmeye değmeyecek kadar yok olmuşlardı. 

Sonunda onlara benzeyeceğinden korkuyordu artık. Onlara inancı kaybolmuştu en azından, daha fazla yapabileceği bir şey yoktu. 

Geldiği yere dönecek, “Bırakın.. Bırakın beni artık, denedim başaramadım..” diyecek kadar dürüst olacaktı. 

“Bırakın bu insanları da..” derdi belki, belki hiç umursamazdı. 

Vazgeçmişti artık, inanmıştı olmayacağına, ne isterlerse yapabilirlerdi.. 

Sadece bağırmak istiyordu avazı çıktığı kadar ; 

“Bırakın….”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s