Bir Kahvelik Okumalar

Hayaller kırılınca da, nazar çıkar mı?

Sonbaharda ağaçların sararıp solduğu gibi solmuş, tüm renkleri dökülmüş, toprak gökkuşağının tüm renklerini sonraki bahara kadar içine saklamış gibi hissediyordu. Her şeyin güzel olacağını hayal ederek yaşamak güzeldi de, hayaller kırılınca insanın canı çok yanıyordu gerçekten. Hayal kurup, kırılınca da mutlu olmanın bir yolu var mıydı acaba?

Bir bardak çay da çok güzeldi, düşüp kırılınca ikinci bardağa geçiyordu insan, en çok kırıkları toplayıp, dökülen çayı temizliyordu o zaman. Sürsün, sürsün yarım saat olurdu o da. İnsanın hayalleri kırılıp dökülünce ise midesine kramplar giriyor, gözleri yanıyor, bunu toplayım da ikinci hayale geçerim diyemiyordu öyle yarım saatte. Aslında şimdi böyle söyleyince yapılmaz gibi gelmedi. Çayından bir yudum aldı.

Zaten karanlık olan hava yanan gözlerine uyku yüklese de, uyumaya çalıştıkça o da kaçıveriyordu birden. Şöyle azıcık içi geçse, uykunun o sakin, derin nefeslerini hissedebilse, bütün kasları gevşerdi oysa.

Zihni oradan oraya sıçrarken, düşünceleri kırık hayal parçalarından uzaklaşıyor, sonra sanki cezalıymışda bu acıyı çekmesi şartmış gibi üşüşüyorlardı derdin başına yine. O mu çağırıyordu onları geri, geride kaldığı için merak edip mi dönüyorlardı gittikleri uzaklardan bilmiyordu.

Dişlerini sıkmaktan hissettiği sızı artınca, ağzının kaslarını gevşetiyor, düşünceler derdin başında horon tepmeye başlayınca yine kenetleniyor, sızlıyordu dişleri,

Gözleri, midesi, dişleri, etleri, yüreği, ruhu sızlıyordu. İşte o kocaman ağlama düğümünü boğazında tutmaktan boğazıda sızlıyordu.

Hiç bir zaman, boşverememişti böyle şeylere, “geçer nasılsa” diyemiyor, bir an önce geçsin istiyor, geçene kadar hayatı beklemeye alıyor, sonunda da illa ki hasta oluyordu.

Bazı insanların hüzün ve acıyı sevdikleri için mutlu olamadıklarını okumuştu. Onlar her şeyden hüzün üretebiliyorlardı. Uçan bir kuştan, mavi bir gökyüzünden, hatta gülümseyen bir çocuktan bile.

O öyle değildi oysa, ya da öyle olmadığını sanıyordu da yanılıyordu kim bilir. Bardağına uzandı, bitmişti, yerleştiği yerden kalkıpta çay almak gözünde büyüdü bir anda, keşke daha büyük bir bardağa koysaydım diye düşündü.

Evde neyi kırıp dökse, taşırsa bolluk berekete ya da nazar çıktıya yorup sevinen bir arkadaşı vardı. Ortalık ne kadar batarsa batsın “Oh iyi oldu nazar çıktı!” ya da “Ay Maşallah bolluk geliyor, kısmetler taşacak İnşallah!” diyerek sevine sevine dökülüp saçılanı temizleyişi geldi aklına. Zaten ona neden şikayet etse, o sevinecek bir yan bulurdu. Şimdi tam da öyle olabilmeyi çok isterdi doğrusu. Hayaller kırılınca da nazar çıkıyor muydu acaba?

Kuşlar bu gün penceresinin önünden bir sağa, bir sola sürü halinde geçiyorlardı. İki gün önce şarkılar söyleyerek gökyüzünde danseden bir kırlangıç sürüsü görmüştü. O şimdi arkadaşı olsaydı “Müjdeli haberler geliyor çok şükür!” der sevinirdi. İçinden bir sevincin gölgesi gelip geçti sessizce. Olur muydu acaba?

Belki de insanın kendi ağzından çıkan güzel sözlere ihtiyacı vardı, başkalarından çok. Gözlerinin her şeyi güzel şeylere işarete çeviren bir çevirici, ağzının da onu destekleyen cümleler üretici olması gerekti. O zaman yürek ile düşünce tüm olanlara rağmen onlara inanıp mutlu oluyordu belki de, kulaklarla burunu saymassak zaten başka haber kaynağı mı vardı ki zihniyle yüreğinin?

Birden kendini mutluluğun anahtarını bulmuş gibi hisetti. Hayallerin kırılırken yarattığı ağırlık olmasa bedeninde neredeyse mutlu olurdu aslında. Gözlerinin güzel, sıcak bir çaya ihtiyacı vardı, ağzının da çayın çok güzel olduğunu söylemesine. Dönüp boş bardağa baktı. Midesi daha çok mu ağırırdı içse bilemedi.

Şu karşı apartmanın önündeki ağacın dallarında kalan sarı yaprakların, sarısı bile ölmüştü sanki. Önce rengi, sonra kendileri ölüyordu demek yaprakların. Derin bir iç geçirdi. Düşünmesi ve görmesi gereken ağacın ya da yaprakların ölümü değil, yok olup giden, tükenen, biten her şeyi o ağaç gibi toprağa teslim edip, yeniden yeşermek için sabırla dinlenmek ve beklemekti. O da biliyordu ki, günlerden bir gün, bu gün yaşadığı hüzün ve sızıdan eser kalmayacak, baharda yeşeren bir ağaç gibi yeni hayallerin peşinden gidecekti. Bu hayalin zamanı dolmuştu demek ki, eskimişti. Kendi peşini bırakmadığı için, hayal yok olmak zorunda kalmıştı. Hayallerin bile güncellenmesi gerekti belki. Hayat, insan, mevsimler, her şey değişirken hayalin olduğu gibi kalmasını beklemek haksızlık olurdu zaten.

Yine dönüp boş bardağa baktı, çay ocağın üzerinde mis gibi kaynıyordu, şimdi ona dünyanın öbür ucunda gibi gözükse bile, doğrulsa en çok bir dakika sonra sıcak güzel bir çay yudumluyor olacaktı. Hayaller kırılınca yaşamı da bu bardak gibi bekletiyordu demek. Her şey ertelenmiş, geç kalınmış gibi hissediyordu sonra. Oysa doğrulması yeterdi zamanında yaşanmaları için. Kocaman bir iç daha geçirdi. İnsanın kendini ikna etmesi ne zordu sahiden.

“Haydi yeter, bardak soğudu çayın tadı kaçacak!” diye hamle yaptı koltuktan, “işte yeniden başlıyoruz! Sıcak bir çayla, yenilenmek için dökülen ağaçları izleyip, sağa sola uçuşan her kuşun neyin müjdecisi olduğunu bulmaca oynayacağım.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s