Bir Kahvelik Okumalar

Bibi

“Mutluluk koşarak yakalanmaz, öyle sadece yorulursun!” derdi bibisi ona. Büyüme çağındaydı o zamanlar, her şeye kalbi kırılıyor, alınıyor, çabuk sinirleniyordu. Anne ve babasıyla anlaşabildiği bir dönemde değildi. O günlerde konuşabildiği tek kişiydi bibisi. 

Bibinin aslında “hala” demek olduğunu çok sonra öğrenmişti, nedense çocukluğu boyunca “bibi” nin halasına özgü bir takma ad olduğunu düşünmüştü. Etrafında halasına bibi diyen başka kimsenin olmaması buna neden olmuştu büyük ihtimalle. 

Bibi ile babasının arasında çok yaş farkı vardı. İlk çocuk olarak dünyaya gelmiş, on altı yaşında evlenmişti. Ancak kocası iki yıl sonra vefat edince, genç yaşta dul kalmış bir daha da evlenmemişti. Çocuğu yoktu, belki de o yüzden ona hep annesi gibi davranmış, hatta annesinden daha yakın olmuştu. Hep sakin ve olumluydu bibi. Onunla aynı ortamda olmak bile insana garip bir sakinlik veriyordu. Her zaman elinde okuduğu bir kitabı olurdu. Hayatında onun kadar çok okuyan bir insan olduğunu sanmıyordu. Okutulmadığı halde, kitaplar sayesinde o kadar çok bilgi edinmiş ve kendine has bir dünya kurmuştu ki, bibisinin bilmediği hiç bir şey olmadığına inanmasına neden olmuştu.

En çokta hayat hakkında söyledikleri kalmıştı aklında. O erken yaşlarında kendi ve tüm dünyayla mücadele ederken, daha sonra üniversite yıllarında, ilk aşık olduğunda, iş hayatına atıldığında ne sıkıntısı olsa ağlayarak bibisine gider, boynuna sarılır. Onun huzur veren sesiyle söylediklerini dinler sakinleşirdi. 

“Mutsuzluk ve kötülük diye bir şey yoktur, onları insan uydurmuştur.” derdi her zaman, “Sen izin verdiğin için mutsuzsun. Acı çekebilirsin, olumsuz şeyler yaşayabilirsin, ama bunlar sana hep bir şeyleri öğretir. Derslerini de severek çalışmıyorsun örneğin değil mi? Mecbursun çünkü. Oysa mecbur olmasan belki içlerinden çok ilgini çeken konuları daha detaylı öğrenmek bile isteyebilirsin belki. Mecburiyet hissi onları sevmeni engelliyor. Çünkü hem zamanı, hem içeriği senin isteğin dışında seçilerek sunuluyor sana, zihninde buna isyan ediyor. Çünkü zamansız gelen bilgiyi yüklenmek istemiyor. Oysa sana zamansız ve yersizmiş gibi gelen o bilgileri öğrenmek zorundasın. Sana geleceğini kurmak için çok faydaları olacak, ama sen bunu şimdi farketmiyorsun. Bir gün anlayacaksın. Senin farkında olmaman o bilgileri değersizleştiriyor sadece. Ama geleceği öngörmen, edinmediğin tecrübeye sahipmişsin gibi çıkarımlar yapman mümkün değil bu yaşında. Hiç birimiz için değil. Bu yüzden isyandasın. 

Hayat da bize böyle dersler sunuyor bazen, istemediğimiz zamanda, ne işe yarayacağını öngöremediğimiz şeyler öğretiyor. Her zaman istediğimiz şeye istediğimiz anda sahip olamıyoruz. Başımıza gelenleri kötü sanıyoruz bu yüzden. Almamız gereken dersin, öğrenmemiz gereken bilginin ne olduğunu es geçerek, biz de yarattığı olumsuz duygulara odaklanıyoruz. Oysa tıpkı okulda öğrenmek zorunda olduğun dersler gibi, hayatın verdiği dersleri de öğrenmek zorundayız. Üstelik tıpkı okulda olduğu gibi geçer not alana kadar bu dersi tekrar tekrar yaşamak zorundayız. 

Şimdi söyle bakalım sence bu yaşadığın şeylerin sende yarattığı olumsuz duyguları bir kenara bırakırsak, olayın biraz dışına çıkıp yukarıdan sana ve yaşadığına bakarsak, bu deneyim ile neyi farketmen ya da öğrenmen gerekiyor olabilir?”

Bu ve benzeri başlayan sohbetlerin sonunda bibisinin yanından huzurlu ve rahatlamış olarak ayrılırdı. Zamanla kendiliğinden canını sıkan her olayda bir ders aramaya başladığını da farketmişti. Bu onu eskisinden daha huzurlu ve sakin bir insana dönüştürüyordu. 

Bibisine bunu söylediğinde gülümsemiş “Sen çok verimli bir tarlasın, ekilen hiçbir tohum ziyan olmuyor. Bu yüzden senin ektiğin her tohum da yeşerip, sana dönüyor. Biz insanlar toprak gibiyiz. Bir karış toprağa minicik bir tohum ekersen ve ona bakıp büyütürsen sana hemen cevap verecektir. Oysa tohumu eksen bile onunla bir daha hiç ilgilenmezsen, toprak küsecek ve seninde ekmek için yeni tohumların olmayacaktır.” demişti. 

Bibisinin bu harika benzetmelerine bayılırdı. Sanki ağzından çıkan her kelime zihninde bir noktaya dokunup bir düşünce ağını harekete geçiriyor. Onunla her sohbetin ardından kendini günlerce tetiklenen o düşüncenin peşinde çıkarımlar yaparken buluyordu. 

Ondan hem hayatı öğreniyor, hem zihnini ve ufkunu genişletiyordu. Yetişkin bir kadın olduğunda bu düşünce yapısı onun çok işine yaramıştı. Tıpkı bibisi gibi gençlerin zihinlerine tohumlar ekebileceği bir meslek seçmişti kendisine, öğretmen olmuştu. Onun hayattaki en iyi öğretmeni bibisi gibi olabileceği en uygun mesleğin bu olduğuna karar vermişti. Çünkü öğretmenlik sadece tekrarlanmış ve ezberlenmiş bilgileri birilerinin zihnine sokmaya çalışmak değildi. Tüm verimli tarlaların kuruyup küsmemesi için çaba sarfetmekti aslında. Zihin herkeste vardı, toprakta her yerde vardı. Ama işlenmediklerinde ikisi de kum fırtınalarının neden olduğu, gözün gözü görmediği karanlık bir toz bulutundan başka bir şey olmuyorlardı. İçlerine koymak istenilen her şey kumların altında gömülüp kayboluyordu. 

Onlardan da vazgeçmek olmazdı elbette, çölü yemyeşil vahalara çevirebilen de pek çok insan vardı. Bibisi bunu başarmış en iyi örnekti. O kendi çölüne her gün bir tohum ekmişti, sonunda onu da kendisi gibi yeşertmiş, komşu çölü de vahaya çevirmişti. 

Şimdi o da bibisi gibi ulaştığı bütün verimli tarlaları ve çölleri yeşertmeye çalışıyordu. 

Ama zihinlerinden değil, yüreklerinden başlıyordu onları kazanmaya, çünkü yürek kapısından geçmeden girilen zihinde kalmak mümkün değildi. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s