Kim yazdı bu kaderi ? Bölüm 1

Tuğşat bu defa da Boğaç’ı İstanbul’a dönmeye ikna edememişti. Kazadan beri kendini bu eve kapatmış, kimseyle görüşmek konuşmak istemiyordu. Adal, “Boğaç’a biraz zaman ver! Çok üzerine gidiyorsun!” dese de, Tuğşat nişanlısını dinleyip onu kendi haline bırakırsa bir daha toparlanamayacağını biliyordu.

Tam kariyerine yeni başlayacakken olan bir kaza yüzünden her şeyden vazgeçmesine izin veremezdi. Avusturya’ya gitmek için zamanı kaçırmıştı ama yeniden deneyebilirdi. Konservatuvarı birincilikle bitirmişti o, çok iyi bir piyanist olacaktı. Yurt dışında pek çok okul ona kapılarını açmıştı ama o Avusturya’yı istemişti nedense.

O gece arkadaşları ile son bir kutlama yapmaya karar vermişlerdi. Arabayı Boğaç kullanıyordu. Her şey bir anda olup bitmişti. İçkili bile değildi ama yolun kayganlığından direksiyon hakimiyetini kaybedivermişti. Hemen yanında oturan arkadaşı Kadir o anda vermişti son nefesini, arkada oturan diğer ikisi ise hafif sıyrıklarla atlatmışlardı. Kadir’in ailesi onu suçluyordu. Tüm raporlara rağmen içkili olmadığına  da inanmıyorlardı nedense. Oğullarının katili Boğaç’tı onlara göre.

Tüm bu yaşanılanların ardından Boğaç bir anda Bademli’ye gelmeye karar vermişti. Kariyerine başlamak için uygun bir ruh halinde olmadığını söylemişti Tuğşat’a attığı mesajda. Neyse ki nereye gideceğini de yazmıştı. Tuğşat hemen gelmişti peşinden, Adal’lın babaannesi buralıydı ve evi boş duruyordu. Hiç değilse Boğaç’ın ne yaptığını takip edebilmek için ona evi önerdi. Elbette nişanlısına danışarak. Zaten boş duran mobilyalı evde Adal’ın babaannesi vefat ettiğinden beri kimse oturmamıştı. Eşyaları da içinde öylece duruyordu ev.

Boğaç minnet duyuyordu Adal’a, daha ailesine resmi olarak dahil olmamıştı ama yine de Boğaç için elinden geleni yapmıştı Tuğşat ile beraber. Tuğşat’ı her zaman  ağabeyi gibi sevmişti zaten. Çocukluğundan beri onunla büyümüşlerdi. Tuğşat’da her zaman öz ağabeyi gibi davranmıştı ona, ne zaman başı sıkışsa arkasında durmuştu. Bu yüzden bir tek ona  haber vermişti giderken zaten. Diğerlerinin peşine düşüp yalnızlığını bölmelerini istemiyordu. O arkadaşının ölümüne neden olmuştu, önce kendiyle barışması gerekiyordu.

Tuğşat ve Adal iki üç haftada bir uğruyorlar, onunla bir kaç gün geçirdikten sonra da İstanbul’a dönüyorlardı. Tuğşat hukuk okumuştu, babası şehrin en iyi avukatlarından biriydi. Şimdi oğlunu yetiştiriyordu yanında, o yüzden çok istese bile Boğaç’ın yanında daha fazla kalma şansı yoktu.

Daha önce boş olan yan daireye, son geldiklerinde bir teyze-yeğenin taşındığını öğrenmişti Boğaç’tan. Hiç değilse artık katta tek başına  olmayacaktı. Zaten dört daireli olan binanın, alttaki iki dairesi de ev sahibinin geçimsizliği yüzünden bir türlü kiraya verilemiyordu. Nasıl olmuşsa yan tarafı tutacak birileri çıkmıştı demek.

Boğaç’ın ruh hali bu durumdayken boş bir binada oturması içine sinmediği için komşularının olmasına memnunluk duydu. Adal’dan komşularla biraz görüşüp samimi olmasını rica etti. Böylece onlar gittiklerinde Boğaç’a da belki biraz sahip çıkarlardı.

Adal o gün öğleden sonra yaptığı kek ile çaldı yan  dairenin kapısını. Kapıyı orta yaşın hayli üzerinde bir kadın açtı. Yaşı ileri olsa da gençliğinde güzel olduğu uzun kirpiklerinden, kemersiz düz burnu ve uzun boyundan anlaşılıyordu.

Kendini yan dairenin sahibi olarak tanıtıp, “Hoş geldiniz demek istedim” diyerek buyur ettirdi kendini. Zehra teyzenin yaptığı kahvenin ardından sohbeti koyulaştırmışlardı bile. Adal gerçekten sevmişti Zehra teyzeyi. Akşam Boğaç ve Tuğşat’a anlattıkları zaten kadına hissettiklerini ele veriyordu. Hâlâ güzeldi aslında, çok hoş sohbet ve görmüş geçirmiş bir kadındı. Konuşmayı oturmayı kalkmayı biliyordu. Yeğeni buradaki özel merkezde hemşireliğe başlayınca onunla birlikte gelmişti o da Bademli’ye. Zaten hiç evlenmediği için başka da kimsesi yoktu. Onlar da İstanbul’dan gelmişlerdi.

Boğaç “Ne diye gelip komşularımla samimi oluyorsunuz ki anlamadım?” demişti Adal’ı dinlerken. Adal Zehra teyzeye onun durumundan bahsettiğini söylemedi elbette Boğaç’a.

“Bakarsın bir gün evlenip Tuğşat ile bu evde yaşarız, komşularımızı tanımayalım mı?” dedi Adal gülerek.

Kızın şehir hayatını ne kadar sevdiğini bilen Boğaç güldü bu söze. Tuğşat istese bile onu böyle bir yerde yaşamaya ikna edemeyeceğini biliyordu zaten.

Adal’da onlar gibi tek çocuktu, annesi ve babası sürekli yurt dışında olduklarından bakıcılarla büyümüştü. Çocukluğundan onlarla ilgili tek hatırlardığı dönüşte getirdikleri birbirinden güzel elbise ve oyuncaklardı. Onlar için Tuğşat’ın geleceği parlak bir avukat olması ve İstanbul’un köklü bir ailesinde mensup olması yeterliydi. Çocukların kendi aralarında taktık dedikleri yüzükleri hemen onaylamışlardı.

Tuğşat Adal’ın Zehra teyze ile sohbetlerini anlatırken onda farklı bir yakınlık bulduğunu anlamıştı kızın mimiklerinden. Bu en azından Boğaç’ı onlara emanet edebileceklerini de  gösterdiği için iyi hissettirdi onu ama Adal’a bir şey söylemedi.

Sonraki ziyaretlerinde Adal bu defa kendiliğinden uğradı Zehra teyzeye, sabah kahvesine diye gidip akşama kadar dönmeyince Tuğşat aramak zorunda kaldı sonunda. Yemeğe çıkmak için onu bekliyorlardı Boğaç ile. Adal o akşam da Zehra teyzeden bahsedip durdu. Boğaç’ın yaralarını sarmaya çalışırken, nişanlısının yaralarının sarıldığını hissediyordu Tuğşat. Kız Zehra hanıma neredeyse anne diyecekti daha iki kez görmesine rağmen.

Behin’de o akşam Zehra hanımın anlata anlata bitiremediği Adal’ı merak etmeye başlamıştı. Zehra hanımın doğurduğu tek çocuk altı yaşındayken atlatamadığı hastalığına yenik düşmüştü. Adal’da kızına benzeyen bir şeyler bulduğunu söylemişti Behin’e ne olduğunu o da tam bilemiyordu ama içinde  bir bağ kurmuştu bu genç kızla.

Ayrıca Boğaç’ın başına gelenleri ve Adal ile nişanlısının onun için nasıl endişe duyduklarını da anlatmıştı. Kimseyi tanımadıkları bu köyde Zehra hanımın komşuları ile bir bağ kurmuş olması hoşuna gitmişti Behin’inde. O çalışırken kadının bütün gün evde tek başına kalmasına üzülüyordu.

“Ben çok yoruldum kızım hayattan, burada kafamı dinliyorum benim bundan sonra istediğim sadece bu. Sen rahat ol!” diyordu Behin biraz dışarı çıkıp etrafı keşfetmesini istediği zaman.

Gerçekten de Zehra hanım yaşına göre gösterişli ve güzel  bir kadındı. Kimse onun yetmişine merdiven dayadığına inanmıyordu gördüğünde. En çok ellisinde gösteriyordu. Yüzünde derinleşen çizgiler ele veriyordu elbette yaşını ama hatları o kadar kusursuz çizilmişti ki açık tenli yüzüne, güzelliği saklıyordu bu çizgileri sanki. İnsan gözlerine takılıp kalıyordu daha çok.

Güzelliğin nasıl insanın başına bela olacağını bilecek kadar çok şey yaşamıştı kadın. Bu yüzden güzelliğinden bahsedildiğinde acı acı gülümseyip, teşekkür ediyordu nazikçe. Akşamları çaylarını demleyip uzun uzun dertleşiyorlardı Behin ile buraya gelene kadar neler yaşadıklarını gözleri dolarak anıyordu Zehra hanım.

Bir akşam yine çaylarını yudumlarlarken yan daireden gelen gürültüye kulak verdiler ikisi birden. Sanki evde bir şeyler kırılıyor, birileri duvarlara eşyaları fırlatıyordu. Tuğşat  ve Adal İstanbul’a dönmüşlerrdi. Boğaç ise o kadar içine dönük yaşıyordu ki, onlar gittikten sonra yan daireden neredeyse çıt çıkmıyordu. Birden bire yükselen bu gürültü sonucu ikisi de fırlayıp Boğaç’ın kapısını çaldılar. Onun depresif ruh halini daha önce Adal’ın anlattıklarından bildikleri için endilenmişlerdi.

(devam edecek)

Bölüm 1
https://gulserenkilincyazar.com/2018/09/09/kim-yazdi-bu-kaderi-bolum-1/

Bölüm 2

https://gulserenkilincyazar.com/2018/09/10/kim-yazdi-bu-kaderi-bolum-2/

Bölüm 3

https://gulserenkilincyazar.com/2018/09/11/kim-yazdi-bu-kaderi-bolum-3/

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s