Kimin cenneti? – Bölüm 4

“Patron, sana küçük bir iş vermek istiyor.” dedi alaycı adam, elindeki torbaları masaya bırakırken.

“Ben tatildeyim!” dedi Osman, bu  serserilere çocuk hayalini yaşarken yakalanmış olmaktan hiç hoşlanmamıştı. Başka bir dünyanın insanıydı onlar, içine çocukluk ya da insanlık giymemiş, bir çeşit kılıf gibiydiler sadece. Açık yakalı gömleklerinin içinden görünen can taşıyan bir beden değil, içinde küfden pastan başka bir şey barındırmayan teneke kutular gibiydiler.

O da onlardan biri olmuştu zamanla, az önce yüreğinden yükselen kuşlar bin yıllardır özgürlüklerini bekliyorlardı göğüs kafesinde, teneke adamların gelmesiyle geri dönüp, mahzunlaşmışlardı yeniden.

“Evet uçurtma uçurmaktan daha çok eğleneceğin küçük bir iş sadece, tatili bozman gerekmiyor.”

Cevap vermedi Osman, bu teklifi geri çeviremeyecek kadar batıktı bu pisliğe, kendisi de biliyordu. Eğer bu evde kalmayı kabul etmeseydi baştan, belki çoktan çeker giderdi ama, nasıl olmuşsa, yıllardır, hatta hayatında hiç yapmadığı bir tatil fikrine tav olmuştu içindeki kuşlar.

“Neymiş?” dedi ters ters.

Haracını ödemek istemeyen bir lokantanın sahibini korkutacaktı biraz, hepsi buydu. Adam lazdı, çok inatçıydı. Haraç ödemek istemiyordu. Ertuğrul abi böyle bir şeyi asla kabul edemezdi. Biraz dersini alınca, nasılsa o da diğerleri gibi kuzu  kesilecekti. Osman için çocuk oyuncağı demişti bu iş, halletsin sonra gene dinlenir.

“Hemen iki sokak ileride Osman abi, burdan ayrılman bile gerekmiyor, sonra gelir o oğlanla oynarsın yeniden.”

“O bir kız!” dedi içinden yeniden yükselen bir öfkeyle.

“Bir oğlan ya da kız ne farkeder, görmedin mi halini, yanındaki sokak köpeğinden farkı yok.”

Dişlerini sıktı Osman, “Ertuğrul abiye yapacakmış deyin, hadi toz olun şimdi buradan!”

Adamlar sırıta sırıta çıktılar kapıdan.

Uçurtma, Suna’nın ellerinde dansediyordu hala rüzgarla, kızın yüzündeki mutluluk öyle belirgindi ki, küçücük yüzüne büyük geliyordu gülümsemesi.

Tatilde de, olsa her türlü malzemesini taşırdı yanında Osman, bu böyle bir dünyaydı, iş olmasa bile, bela her yerde olurdu. Yatağın altından çektiği battaniyeyi açıp, akşam uğrayacağı lokanta için hazırlık yapmaya başladı.

Suna o gün uçurtma sevdasından o kadar yorulmuştu ki, yemeğini yer yemez derin bir uykuya dalmıştı, Yaralı her zaman ki gibi kapının önüne kıvrılmış etrafı kolluyordu. Şehrin tüm ışıkları yavaş yavaş söndü. Lazın dükkana gidip yapması gerekeni yapan Osman, ıssızlıktan faydalanıp verandanın önüne bir sandalye çıkarmış gökyüzüne bakıyordu. Deniz ve kumsal o kadar siyahtı ki, sadece karanlıkta sesi duyulabiliyordu.

Uçurtmanın nasılda süzülerek uçtuğunu düşünmeye başladı yeniden, keşke Hasan’da görebilseydi bu anları. Ağabeyini görmeyeli yıllar olmuştu, “Almanya’ya gidiyorum ben!” deyip, çekip gitmişti bir gün. Aslında ona da gel demişti, öylece gitmemişti ama, o zamanlar Ertuğrul denen pislikle yeni tanışmıştı Osman, ona vaadedilenlerin büyüsüne kapılmıştı. Belinde  bir silah, takım elbise, güç, para hayatı boyu sahip olamadığı ne varsa sermişti önüne Ertuğrul. Bunların sadece altından bir kafes olduğunu anlaması için on yıl geçmişti Osman’ın. Koskoca on yıl boyunca, yaşadıklarının çektiği acıların birer mükafat olduğuna inanmıştı. Hayat kadar acımasız, kalpsiz, şu teneke adamlar kadar aşağılık bir varlıktı o artık.

Evin arkasından gelen seslere kulak kabarttı bir anda, gecenin bu saatinde buralarda kimse dolanmazdı. Kontrol etmek için ayağa kalktığı sırada yedi yüzünün ortasına yumruğu. Sonra bir daha, sonra bir daha. Derken bir havlama sesi yaklaştı onlara doğru. Yaralı sahibinin arkadaşının başı dertte olduğunu görünce, koşup yetişmişti hemen. Yakalayabildiği her bacağı ısırıyordu. Sonunda adamlardan biri ona öyle bir tekme savurduki, ıslık gibi bir acı çığlıkla savruldu yaralı kumların üzerine doğru.

Osman gözlerini açtığında, Suna başına eğilmiş dikkatle ona bakıyordu. Onun gözlerini açtığını görünce, “Anne! Osman amca uyandı!” diye seslendi. Sonra elini adamın  yüzüne uzatarak “Acıyor mu?” diye sordu.

Suna’nın dokunduğu yerdeki sızı, saplı bir hançer daha derine itiliyormuşçasına yandı. Sesini çıkarmadı Osman, alışıktı böyle şeylere.

“Neredeyim?” diye sordu Suna’ya.

“Bizim evdesin Osman amca, gece gürültüyü duyunca herkes dışarı fırladı, seni döven adamlarda kaçtı bizi görünce. Biz de seni buraya taşıdık.”

Osman doğrulup etrafına  bakındı, kaburgalarında da şiddetli bir ağrı vardı, böğrüne yediği tekmelerden kendini koruyamamıştı. Kendi evi ile aynı düzendeki ev, renkli perdeleri ve yerleşme şekliyle bambaşka görünüyordu.

Suna’nın annesi elinde bir tas çorba ile geldi biraz sonra, “İyi misiniz Osman bey?” dedi sandalyeyi onu yatırdığı kanepenin yanına çekerek.

“Ben  yerim, teşekkür ederim.” dedi Osman kadının elinden çorba kasesi ve kaşığı alarak., “Size de yük olmuşum!”

“Olur mu Osman amca, biz arkadaşız, arkadaşlar ne güne varlar, değil mi anne?” dedi Suna gülümseyerek.

“Evet yavrum!” diye gülümsedi kadın, “Haydi git de, yaralı ne durumdaymış bak bakalım?”

Osman o zaman hatırladı gece köpeğin, silah arkadaşı gibi nasıl kendini tehlikeye attığını, “Nerede o?” dedi merakla.

“Veterinerde, kaburgaları kırılmış, Hakan abi burada kalsın dedi, bıraktık.” dedi Suna gözleri dolarak.

Kızın yüzüne çöken hüznün, yüreğindeki sevgi kadar büyük olduğunu gördü Osman. Şu minicik bedenden nasıl böyle bir azim ve sevgi fışkırabildiğine inanmak zordu. Çorbası bitince kanepeden ağrılarına rağmen kalkıp, “Ben artık gideyim. Teşekkür ederim her şey için.” dedi Suna’nın annesine.

“İyi olduğunuza emin misiniz? Yan komşumuz Ferhat beylerin bir kamyoneti var, sizi bir hastaneye götürebiliriz.”

“Hayır iyiyim teşekkür ederim.” diyerek kapıya yürüdü Osman, “Yaralı’ya benim için teşekkür et.” dedi Suna’ya dönüp.

“O bir kahraman değil mi Osman amca!” dedi Suna gülümseyerek.

“Evet o bir kahraman.”

Osman karanlığın içinden çıkıp gelen adamların kim olduklarını anlayamamıştı, burada olduğunu kimse bilmiyordu, tabi Ertuğrul ve adamlarından başka. Ondan kurtulmak için tezgahladıkları bir oyun muydu bu tatil acaba? İki büklüm kendi verandasına vardığında Ertuğrul adamlarını merdivenlerde oturuken buldu.

“Hah, Osman abi, bizde hastanelik oldun sandık, duyunca geldik hemen!”

“Neyi duydunuz?” dedi Osman şüpheyle.

“Laz haber yollamış Ertuğrul abiye, o Osman itini ya da başkasını bir daha dükkanıma yollarsanız, bu sefer yedi oğlumu değil, yedi sülalemi toplar gelirim diye.”

Osman dükkanda Lazın arkasında duran dört adamı hatırladı, demek Lazın oğullarıydı onlar.

“Yerimi nereden biliyorlarmış?” dedi Osman.

“Abi takip etmişler seni, lokantadan çıkınca. Ertuğrul abim dedi ki, istiyorsa başka yere alalım onu, Lazın piçleri orada rahat vermez ona.”

“İstemem!”

“Nası istiyosan abi? Can senin” derken ağzının yanıyla güldüğünü gördü adamın.

“Ertuğrul abim dedi ki, bir doktor filan lazımsa koşun halledin. Osman bize lazım dedi, biz o Lazın hakkından geleceğiz bu gece.”

Elini istemez diye savurup, banyoya girdi Osman. Yüzü gözü gerçekten fena dağılmıştı.

“Yaşlanıyorsun oğlum Osman, seni buraya kadar izlemişler de ruhun duymamış!” dedi yüzüne su çarparken.

Adamlar gidince, televizyonu açıp uzandı kanepeye. Şu cılız kızla, köpeği kadar dostu olmamıştı bu güne kadar. Biri çocuk, biri hayvan insana bulaşmamış, henüz insanın kirinden pasından nasibini almamış iki canlı türüydüler. Hayatı boyu sevmemişti oysa bu iki  canlı türünü de, ikisini de, sadece aciz, vızıklayan birer yük olarak görmüştü her zaman. Babalarının metresinin kurabiyelerini onların önüne atıp gittiği günlerdeki hallerini hatırlardı. Bir tabak kurabiye ile doyan yavru köpekler gibiydiler onlar da, o zamanlar Hasan’la. Yine de şu kız ve köpeği kadar azimleri yoktu ikisinin de. Sevmediği, sevemediği o Hasan ile Osman’dı aslında onun. Yavru köpekler gibi, aciz, sıçan gibi korkak! Öfkeyle doğruldu yerinden!

“Kahretsin, nereden geldim buraya! O küçük yaratıklar yıktı bütün duvarlarımı! Dayak  yiyecek kadar zayıf düşürdüler beni! Ertuğrul’a söyleyeyim, başka yer ayarlasın bana!”

Biraz hava almak için kalkıp, verandaya çıktı. Sahilde hiç kimse yoktu bu gün, deniz bile kızdıracak bir Yaralı olmayınca sakinleşmişti sanki. Her dışarı çıktığında resmin bir parçası olan iki şey orada olmayınca, sahil bomboş kalmıştı. O ikisinin varlığı ile doluyordu bu resim demek sadece.

Verandanın merdivenlerinden inip, cadde üzerinde gördüğü veterinere gitmeye karar verdi. Kendisini koruyan arkadaşına bir teşekkür etmesi gerekti.

(devam edecek)

 

Bölüm 1

https://gulserenkilincyazar.com/2018/05/31/kimin-cenneti-bolum-1/

Bölüm 2

https://gulserenkilincyazar.com/2018/06/01/kimin-cenneti-bolum-2/

Bölüm 3

https://gulserenkilincyazar.com/2018/06/02/kimin-cenneti-bolum-3/

Bölüm 4

https://gulserenkilincyazar.com/2018/06/03/kimin-cenneti-bolum-4/

Bölüm 5

https://gulserenkilincyazar.com/2018/06/04/kimin-cenneti-bolum-5/

Bölüm 6

https://gulserenkilincyazar.com/2018/06/05/kimin-cenneti-bolum-6/

 

 

Kimin cenneti? – Bölüm 4’ için 7 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s