arkası yarın

Kimin cenneti? – Bölüm 2

Yaralı’nın ıslık gibi ağlayan sesiyle açtı gözlerini, güneş hala o kadar parlaktı ki, tepesinde dikilen büyük karaltının ne olduğunu seçemedi önce.

“Bu hayvan senin mi?” dedi kalın bir erkek sesi. Elini gözlerine siper yaparak doğrulduğu sırada, yaralı yeniden çığlık atar gibi bir sesle, onun arkasına dolandı ve oradan adama hırlamaya başladı.

“Evet o benim köpeğim.” dedi adamın yüzünü seçmeye çalışarak. Bu günlerdir görmeye çalıştığı yaşlı komşularıydı. Adamı bu kadar yakından görünce, yüzünde bir yara izi olduğunu farketti, ayrıca sol elinin bir parmağı da eksikti. Yaralı’nın onu görünce neden korktuğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Esmer  tenindeki kısa beyaz saçları, kafasına plastik süpürge telleri saplanmış gibi tuhaf duruyordu. Gözleri o kadar siyahtı ki, gözbebekleri olmayan bir uzaylı gibiydi.

“Size bir şey mi yaptı efendim?” dedi nazik bir ses tonuyla.

“Onu bir daha evimin etrafında görmek istemiyorum anladın mı?” dedi adam yüksek bir tonlamayla, Yaralı bu kez hırlamayı bırakıp, havlamaya başladı ama, adamdan nasıl korktuysa, tüm havasına rağmen Suna’nın arkasından adamın olduğu tarafa geçmiyordu.

“Ah, gerçekten çok özür dilerim, ben biraz uyumuşum, o da sanırım sıkılmış olmalı. Benim adım Suna, sizinki ne?” diye elini uzattı adama.

Adam söylediklerini anlamamış gibi sohbete giren bu kısa saçlı cılız kıza ters ters bakıp, ayakları kumlara batarak evine doğru yürümeye başladı.

“Ne tuhaf adam, değil mi Yaralı?” dedi Suna onun arkasından bakarken, “Sanırım konuşmayı da pek sevmiyor. Olsun artık tanıştığımıza göre arkadaş olduk sayılır.”

Yaralı, adam evine girene kadar havlamaya devam etti arkasından.

Ertesi sabah annesinin akşamdan yaptığı kurabiyeleri bir tabağa koyup, Yaralı ile adamın kapısına gittiler. Suna kapıyı bir kaç kez tıklamasına rağmen açan olmayınca, kapalı perdelerden içeri bakmak için camı denedi bu kez.

Adam, kızın cama geldiğini görünce, kolonun arkasına geçti onu görmesin diye. Nereden çıkmıştı bu kız böyle birden bire, daha dün onu etrafında görmemek için azarlamamış mıydı? Üstelik yanındaki pire torbasından da hiç hoşlanmamıştı, zaten köpekleri hiç  sevmezdi, hele böyle ısrarcı çocuklardan nefret ederdi.

Suna bir kaç kez de, camı tıkladıktan sonra, elindeki tabağı kapının önüne bırakarak “Uyuyor herhalde Yaralı, biz tabağı bırakalım nasılsa uyanınca görür.” diyerek gülümseyerek indi kuma yeniden. Yaralı kuyruğunu sallayarak yürümeye devam etti arkasından.

Adam kızın gittiğinden emin olduktan sonra, televizyonunu açıp koltuğuna kuruldu eskisi gibi, eğer bir kez daha gelirse, onu sıkı bir kokutacaktı, o zaman bir daha evin etrafında dolanmaya cesaret edemezdi bu sıska kız. O saçları da neydi öyle sahi, sesini duymasa kız olduğunu bile anlamazdı, hatta neredeyse pinokyoya benziyordu kocaman burnuyla. Üç ayı burada sakince geçirmek istiyordu. Son yaptıkları işten sonra, patronun ona verdiği bir ödüldü burası. Hem ortalıkta gözükmeyecek, hem de her türlü ihtiyacı karşılanacaktı. Bu son işin son olmasını istediğini söylemişti gerçi adama ama, o bu üç aylık dinlenmeden bahsedince, ısrar etmemişti. Buradaki süresi dolunca yeniden konuşurdu. Sonra belki gidip bir yerlere yerleşirdi tek başına, belki de başka bir ülkeye giderdi, bu işlerden yeterince parası birikmişti.

“Neyse!” dedi kendi kendine, “Sonrasına, zamanı gelince bakarız!”

Vakit geçirebilmek için patronun adamlarından bir kaç kitap istemişti, kitap okumayı da hiç sevmezdi ama, yine de burada vakit geçirmek için bir şeylere ihtiyacı vardı, akşama kadar televizyon seyretmek onu sıkıyordu. Televizyonu da sevmiyordu aslında. Bu evi de, pek sevmemişti, en azından bedavaydı, şimdilik kalmasında sakıncası yoktu.

Oturduğu yerde sıkıntı basınca, pencereden etrafta kimse olup olmadığını kontrol edip, kimseyi göremeyince verandaya çıktı biraz. Deniz her zamanki gibi dalgalıydı. Ayağına çarpan şeyin bir tabak olduğunu, eğilip bakınca anladı, içindeki kurabiyelerden bir kaçı, ayağı çarpınca yere düşmüştü. Yere düşenleri alıp, fırlattı kuma doğru. Bir kaç aç kuş bu hareketi bekliyormuş gibi üşüştüler kurabileyelerin başına. Kuşları da sevmezdi. Şamatacı küçük tüylü yaratıklardı hepsi. Sürekli açtılar.

Tabakta kalan kurabiyelerin bir tanesini ısırdı, “Fena değilmiş!” dedi kendi kendine ve kalan parçayı da attı ağzına.

O daha çok küçük bir çocukken, sürekli kurabiye pişiren bir komşuları olduğunu hatırlıyordu. Kadın neredeyse her gün bir koca tabak kurabiye getirirdi. Ağabeyiyle beraber, onun kapıya geleceği saati beklerlerdi. Hiç bir işte dikiş tutturamayan babası, kadının getirdiği kurabiyelerin içinden bir tane ağzına attıktan sonra, kalanı ikisine verirdi. Aradan bir süre geçtikten sonra da, tabağı götüreyim bahanesiyle evden çıkar, bir kaç saat geri gelmezdi.

Bir sabah kadın evinde kanlar içinde bulunduktan sonra, öğrenmişlerdi babasının onunla ilişkisi olduğunu, kadın kurabiye getirmeyi kesmişti bir süredir. Meğer kendine başka bir sevgili bulmuş, babaları da buna çok sinirlendiği için kadını evinde öldürmüştü.

Babası hapse girdikten sonra, zaten sinirleri pek normal olmayan anneleri de evi terkedip gitmişti, “O herif için ömrümü yedim, bir de piçlerine bakamam!” diyerek kapıyı vurup gittiği akşam, o henüz yedi, ağabeyi de on bir yaşındaydı.

Anneleri evden gitmeden önce de, pek mutlu bir yuvaları olduğu söylenemezdi ama, hiç değilse, hep birlikte yaşadıkları bir dört duvarları vardı. Komşuların ihbar etmesiyle sonunda ağabeyi ve onu bir yetiştirme yurduna yerleştirmişlerdi. Onu hayata hazırlayan asıl yer, o yetiştirme yurduydu.

“Ne yapıyorum ben?” diyerek elindeki kurabiyeye baktı, geçmişi düşünmeyi de hiç sevmezdi, çünkü geçmişin kimseye bir faydası yoktu. Şimdi şu cılız kızın kurabiyeleri yüzünden aklına hatırlamak bile istemediği bir sürü saçmalık doluşmuştu. Tabağın içindeki kurabiyeleri verandanın önüne doğru savurdu. Kuşlar yine hazır olduklarını belli edip, kurabiyelerin döküldüğü yere hücum ettiler.

“Sizin de insanlardan bir farkınız yok!” dedi tükürür gibi kuşlara bakarak. Tabağı da onlara doğru fırlatıp attı ve dönüp içeri girdi.

Suna, Yaralı’nın evlere doğru havlaması ile başını çevirince gördü adamın, tabağın fırlatışını.

“Pek de nazik biri değil, değil mi Yaralı.” dedi tabağını almak için o tarafa doğru yürürken.

Köpeğin yaklaşan havlama sesinden anladı adam, yine kızın o tarafa geldiğini, sabah sabah kurabiyeleriyle onu delirttiği yetmiyormuş gibi yine geliyordu anlaşılan.

Suna ve Yaralı gelince kurabiyeleri henüz bitiremeyen kuşlar havalandılar bir anda, Suna yarısı kuma saplanmış tabağı alıp, içinde kalan kırıntıları da kuşlar yesin diye silkeledi yerdeki kurbiyelerin üzerine. Başını kaldırıp adamın camını kontrol etti, ama bu kez verandasına çıkmadan, kendi evine doğru yürümeye başladı. Adam perdenin arkasından izliyordu onu.

Biraz ileride sarışın uzun saçlı  kız çocuğunun elindeki uçurtmayı farkederek durdu Suna. Baykuş şeklindeki kırmızı uçurtma rüzgarda çırpınarak yükseliyordu. Rüzgar öyle çok esiyordu ki, kız bir yandan uçuşan saçlarını elleriyle düzetmeye çalışırken, bir yandan da uçurtmayı kontrol edebilmek için çığlıklar atıyordu. Suna’nın o kadar hoşuna gitmişti ki bu uçurtma fikri, elindeki tabağı kumlara bırakıp, kızın yanına doğru koştu.

“Biraz da ben uçurabilir miyim?” dedi heyecanla.

Kız Suna’ya tuhaf tuhaf baktıktan sonra, eliyle itti onu. Yaralı bu hamlenin üzerine havlamaya başlayınca, korkan kız uçurtmayı bırakıp ağlayarak uzaklaştı oradan. Uçurtma sahipsiz kalınca, iyice hızlanarak yükselmeye başladı. Kızı korkuttukları için üzülen Suna, uçurtmanın kaçıp gideceğini anlayınca, kızın arkasından bakmaktan vazgeçip, uçurtmanın peşine doğru koşmaya başladı. Ayağına takılan taşlar yüzünden arada bir düşüyor, ama kahkahalar atarak hızla uzaklaşan uçurtman ipinin peşinden koşmaya devam ediyordu.

“Haydi yaralı, onu kurtarabiliriz!” diye bağırıyordu bir yandan da. Sonunda uçurtma rüzgarın dönmesi ile denize doğru yol alınca, Suna ve Yaralı’nın yapacak bir şeyi olmadığından, arkasından baktılar uzun süre.

Adam kızın uçurtma macerasını sonuna kadar izledi penceresinden. Bir keresinde ağabeyiyle gazete kağıtlarından denemişlerdi uçurtma yapmayı. Mahallede buldukları çıtaları, annelerinin dikiş ipleriyle birbirine bağlamışlar, gazeteyi de, çıtalardan ayrılmasın diye sımsıkı bantlamışlardı. Evdeki naylon poşetlerden de, upuzun bir kuyruk yaptıkları uçurtmaları ancak akşama bittiği için, ertesi gün uçurmak üzere, onu kapının yanına dayayıp, uzun uzun seyretmişlerdi eserlerini. Onun ertesi gün masmavi gökyüzünde havalanmasını seyretmek için bir an önce sabah olmasını istiyorlardı artık. Kurabiye getiren teyzeden o gün daha geç dönen babaları, nedense her zamankinden daha sinirliydi o akşam. Anneleri de gecikince, öfkesi iyice artmıştı. Kendi kendine bir şeylere söylenip, eline geçeni sağa sola fırlatıyordu. Böyle durumlarda ona bulaşmanın dayakla sonlandığını bilen iki kardeş, içerideki küçük odada ellerine birer kitap almış, okuyor gibi yapıyorlardı. Anneleri gelince, şiddetli bir kavga edip, sonra sessizliğe bürünürlerdi ikisi de nasılsa. Şu an onlar için önemli olan tek şey, yarın sabah göklere salacakları uçurtmalarıydı.

(devam edecek)

Bölüm 1

https://gulserenkilincyazar.com/2018/05/31/kimin-cenneti-bolum-1/

Bölüm 2

https://gulserenkilincyazar.com/2018/06/01/kimin-cenneti-bolum-2/

Bölüm 3

https://gulserenkilincyazar.com/2018/06/02/kimin-cenneti-bolum-3/

Bölüm 4

https://gulserenkilincyazar.com/2018/06/03/kimin-cenneti-bolum-4/

5 replies »

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s