Yazılarım

Kaderim, mirasın olmasın Bölüm 1

30 Mayıs

“Canım kızım,

Yine sensiz başlayan bir günün sabahına uyandım. İçimde kaybolmayan sana ulaşma arzusu beni ayakta tutuyor. Nefes aldığını öğrendiğim günden beri kendime, seni yeniden görmeden bu hayattan ayrılmayacağıma dair söz vermiştim. Yıllar geçtikçe umudum azalmasa da, gücüm tükeniyor.

Her gün, seni kucağıma alamadan kaybettiğim o günü yeniden yaşıyorum. Ne zaman bir anne ile evladını görsem, yüreğime kızgın yağlar dökülerek, göz yaşlarına boğuluyorum. Kokunu bile içime çekemeden kaybettiğim, güzel saçlarını tarayarak büyütemediğim bir evladın varlığını bilerek yaşamak çok zor.

Senin daha doğduğun anda, bu dünyaya arkanı dönüp, gittiğini söylediklerinde duyduğum acı, inan aslında benden çalınmış olduğunu öğrendiğimde yaşadığım acının yanında hiç kalır.

Nerede olduğunu, nasıl yaşadığını bile bilmeden, tüm yüreğiyle sana hasret duyan

Annen.”

Mevhibe hanımın henüz kırklı yaşlarının sonunda, aklını tamamen yitirmeden önce yazdığı son satırlardı bunlar. Baskın bir annenin iki kızından biri olarak, gençlik yıllarında gönlünü kaptırdığı aşkının meyvesi olarak, evlilik dışı dünyaya getirdiği kızının, önce öldüğünün söylenmesi ile başlayan acısı, sonra annesinin kızının sağlığının giderek bozulması üzerine onu bir başkasına verdiklerini itiraf etmesiyle sonsuz bir hasrete dönüşmüş, sonunda zavallı kadın yüreğinin ve aklının almadığı bu acı ve hasrete dayanamayarak aklını oynatmıştı.

Geç vicdana  gelen Mevhibe hanımın annesi Feride hanım, kızına yaptıkları yüzünden ömrü boyu vicdan azabı çekerek, torununu arasa da, hatasını telafi edemeden bu dünyadan göçüp gitmişti. Mevhibe hanımın ablası Feryal, yine annesinin baskısı ile kendisinden yaşça büyük, bir erkek evlat sahibi, dul bir adamla evlenmek zorunda kalınca, üç kadından kurulu bu ailenin, mutluluğa yelken açmış tek bir üyesi bile kalmamıştı. Gerçi Feride hanım vicdana geldikten sonra, kızının hamile kaldığı adamla evlenmesine izin vermişti ama, Mevhibe hanıma tutkuyla bağlı olan Sedat bey de, onlara yaptıkları yüzünden Feride hanımı asla affedememişti. Artık Mevhibe hanımla meşrulaşan aşklarının meyvesi çoktan avuçlarından kayıp gitmişti. Karı koca yıllarca bu acıyı birlikte taşısalarda, Mevhibe hanım uzun süre dayanamamış, zavallı kocasının ona gösterdiği tüm ihtimama rağmen, sonunda tedavi edilebilir umuduyla yurt dışında bir ruh ve sinir hastalıkları merkezine yatırılmıştı.

Oldukça zengin bir ailenin tek kızı olan Feride hanım, her istediği yapılarak büyüyen bir kadın olarak, ne kızlarına, ne de torununa ailesinden kalan saadet ve zenginliği yaşatmak yerine, hepsini birden mutsuzluğa sürükleyen bencil karakterine yenik düşmüştü. Vicdana gelmiş olmasına rağmen Mevhibe hanımı sürüklediği buhranın aile çevrelerinden duyulupta, kınanmasından korkarak yurt dışında bir tedavi merkezine yatırılmasını isteyen de, yine kendisiydi. Damadı Sedat bey, bu son olaydan sonra bir daha Feride hanım’ı ne aramış, ne sormuş, daha sonra uzun uğraşlarla karısını Türkiye’de bir bakım merkezine getirerek yerini de Feride hanıma asla söylememişti.

Zorla evlendirdiği kızı Feryal dışında, ölürken Feride hanımın yanında kimse yoktu. Feryal hanımın eşi Hüseyin bey ve oğlu Taner Allah’tan insanlıktan nasibini almış bir soydan geliyorlardı da, bu kadar acının içinde, zorlanarak da olsa mutluluğu biraz olsun tadabilmişti. Ne Hüseyin Bey, ne de Taner Feryal hanımı bir gün olsun üzmemiş, yaşadığı her zorlukta onunla olmuşlar, sevgi ve desteklerini esirgememişlerdi. Hüseyin bey ile evlendiğinde henüz sekiz yaşında olan Taner, Feryal hanımı gerçek annesi gibi sevmiş, Feryal hanımda onu yüreğinin ayrılmaz bir parçası ederek, bir evlada verilebilecek tüm sevgi ve fedakarlığı vermişti ona.

Mevhibe hanımın rahatsızlığı ilerlemeden önce, kardeşine ömrü yettiğince kızını aramaktan vazgeçmeyeceğini söz veren Feryal hanım, annesiyle ilişkisini kesmesinden sonra da Sedat beyle görüşmeye devam ederek,kızın izini sürmeye devam etmişlerdi. İkisinin de içinde onu buldukları zaman Mevhibe hanımın yeniden hayata tutunup iyileşeceğine dair umutları duruyordu. Neyse ki Feride hanımın kızları kendisi gibi bencil ve baskın karakterler değillerdi. Onun yanında karakterleri ezilerek büyümüş olsalarda, içlerindeki güzellikleri ve iyilikleri kaybetmeden yaşamayı öğrenmişlerdi.

Sedat beyin, Mevhibe hanımı Türkiye’e getirmesinin ardından iki yıl geçtikten sonra vefat eden Feride hanım’ın eşyaları arasında, yıllardır sakladığı halde söylemediği, kızın verildiği ailenin bilgilerini bulan Feryal hanım, annesine duyduğu öfkeyi kontrol etmeye çalışarak Sedat bey’i aradı hemen. Hepsi Feride hanımın son nefesine kadar, bütün aileyi darmadağın eden bu olayı çözecek bir bilgiye sahipken, sessiz kalmış olmasına inanamıyorlardı. Eğer bu dünyadan göçüp gitmemiş olsaydı, bu bilgide çekmecelerde yıllanıp duracaktı. Onun nasıl bu kadar bencil ve egoist olabildiğini anlamak mümkün değildi.

Feryal hanımı üzmemek için, ailesi hakkında çok yorum yapmamaya çalışan Hüseyin bey bile, bilgilerin bulunmasının ardından Feride hanımın yeni toprağa verilmiş bedenine tüm saygısını  yitirmiş olarak, içindekileri tutamamış ve epeyce söylenmişti yüksek sesle.

“Bence asıl akıl hastası olan senin annendi” diyebilmişti yıllar sonra Feryal hanıma. Feryal hanım çocukluğundan beri bildiği bu gerçeği, kendine bile itiraf edememiş olsa da, kocasının haklı olduğunu biliyordu. Henüz kırkı çıkmamış bir annenin ardından hissedilebilecek en olumsuz duygular yüreğini sarmış olsa da, sessiz kalmayı tercih ederek, hemen Sedat beyi aramıştı.

Sedat bey, Feryal hanımın telefonu üzerine, ne hissedeceğini, ne söyleyeceğini bilemeden uzun süre kalakalmış, kızın verildiği ailenin isimlerini not aldığı kağıt elinde, uzun süre bu kadar acımasız nasıl olabildiğini düşünmüştü.

Kızlarını bulma umudu tüm acı ve öfkeye baskın gelmiş, verilen isimlerin nerede olabileceklerini bir an önce araştırıp, ailesini yeniden bir araya getirebilmek için hızla çalışmaya başlamıştı. Artık altmış yaşında bir adam olsa da, hayatının geri kalanında kızı ve karısıyla mutlu bir hayat geçirebileceğine dair umutları tükenmiş değildi.

Sonunda kızın, İzmir’da olabileceğine dair bir iz yakaladığında, sevinçle Feryal hanımı aradı.

Selin o sıralar yirmi dört  yaşına henüz girmişti. Ailesinin tek kızı olarak, oldukça iyi yetiştirilmiş, sanata olan düşkünlüğü nedeniyle çocukluğunan beri müzik eğitimine yönlendirilmiş, bununla birlikte de Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun olarak resim öğretmenliği yapmaya başlamıştı.

Henüz küçük bir kızken tanıştığı müzik öğretmeni, onun yeteneğini farkedince ailesi ile konuşmuş, eğer isterlerse kendisininde severek çaldığı çello ile Selin’i tanıştırarak, bu kadar müzik kulağı iyi bir öğrenciyi yetiştirmek istediğini söylemişti. Yıllarca çocuk sahibi olamadıktan sonra Selin’e kavuşmuş olan aile, onun en iyi şekilde yetişmesi, yeteneklerine uygun bir meslek veya hobi edinmesi için ellerinden gelen her desteği vermeye kararlı olduklarından, bu teklifi hemen kabul etmişlerdi.

Yıllar içinde çello Selin için, içinde anlamlandıramadığı duyguları bastırmak için sarıldığı bir dost haline gelmiş. Her yalnız kalmak istediğinde çellosu ile saatlerce vakit geçirerek, onu hayatının değişmez bir parçası haline getirmişti. Güzel Sanatlar Fakültesi’ni kazandığında müzik, yerine resimi tercih etmesi aileyi şaşırtsa da, o çelloyu bir meslek olarak değil, hayat olarak gördüğünü ifade edip, resim konusunda kariyer yapmak istediğini söyleyerek, bölümüne başlamıştı.

Müzik onun için para kazanılmak için değil, kendini bulmak ve ifade etmek için apayrı bir yerdeydi. Sadece kendine saklamak istediği tüm anların tek ortağı etmişti çellosunu. Yaşamının başlangıcı ve sonrasında, biyolojik bağı olan ailesinden ve onların başlarına gelenlerinden hiç haberi olmasa da, içinde bir yerlerde o hayatların bestesini hisseder gibi tarif edemediği bir hüzün taşıyor, bu hüznü sadece çellosuna dokunduğunda ortaya çıkarıp, serbest bırakmayı başarabiliyordu.

Feride hanımın hayata gözlerini yumduğu günlerde, Selin’in hayatına da, o güne değin tatmadığı acılar konuk olmaya başlamıştı. Anne ve babası bir seyahat için şehirden ayrıldıklarından hemen sonra, karşı yönden gelip, kontrolden çıkan bir aracın, kendi araçlarına çarpması sonucunda ölümcül şekilde yaralanmışlar, annesi henüz hastaneye ulaştırılamadan hayata veda etmiş, babası ise ciddi şekilde yaralanmıştı.

Ailesinin gözbebeği olarak, mutluluk içinde geçen hayatı bir anda altüst olan Selin, annesinin acısı içini kanatarak, bir gün olsun babasının başından ayrılmadan hastanede beklemişti. İç kanaması yüzünden yaşam fonksiyonları sürekli risk altında olan adamcağız, canından çok sevdiği kızını hayatta tek başına bırakmaktan öylesine korkuyordu ki, annesinin acısı henüz bu kadar tazeyken, onun aslında bir başka ailesi daha olduğunu anlatıp anlatmamak konusunda içinde büyük bir savaş veriyordu.

Sedat bey, hastane kayıtlarında izine rastlanan kişinin, henüz adını bileme bilmediği, bir isim koymaya bile fırsatları olmadan ellerinden alınan evlatlarını yetiştiren insan olup olmadığını anlamak için yola çıktığında, kızını gördüğünde ne hissedeceğini düşünüyordu. Eğer bu bir isim benzerliği değilse, hastanede yatan kişinin yanında onu görebileceğini umarak heyecanla kalbi çarpıyor, ailenin nasıl bir acıyla o hastane de bulunuyor olduğunu aklının köşesine bile gelmiyordu.

Feryal hanım, yeğeninin izinin bulunması sevinciyle, Sedat beye eşlik etmek istese de, Sedat bey bunun doğru bir iz olmayabileceği ihtimali üzerinde durarak bu teklifi redetmişti. Sonuçta eli boş dönme ihtimali de vardı, hemen kendilerini kaptırmamaları gerekiyordu. Ayrıca Feryal hanıma söylemese de, eğer bu doğru bir iz ise, kızı ile ilk karşılaşmasında yanlız olmak istiyordu. Kızın onu kabul edip etmeyeceği korkusu da yüreğini eziyor, ama yine de, en azından onu bulup, karısına kızını da yanına alıp gitmeyi çok istediği için, olumsuz şeyler düşünmemeye çalışıyordu. Gitmeden arayıp haber vermesi gerektiğini hiç düşünmemişti, çünkü zaten Feride hanım muhtemelen aileyi bir daha asla kendileri ile bağ kurmama konusunda tembihlemişti. Eğer oraya gittiğini haber verecek olursa, aile bundan çekineceği için ortadan kaybolabilirdi. Tüm bu düşünceler içinde İzmir’e kadar zor dayandı.

Havaalanından hastaneye varana kadar, yaşlı bedeni heyecana yenik düşmüş, tansiyonu yükselmiş, beyninde korkunç bir ağrı ve kulaklarında sonsuz bir çınlama başlasa da, her zaman cebinde tuttuğu ilacını ağzına atıp, hastanın yattığı söylenen odanın kapısına kadar çıktı. Kata geldiğinde rengi o kadar beyazlamıştı ki, kat hemşiresi onu görünce, hemen yanına gidip, iyi olup olmadığını sordu.

Hemşirenin getirdiği bir bardak suyu içip, onun telkinleriyle biraz sakinleşmek için bekleyeceğini söyledi kadına. Tam buraya kadar gelmişken, kızını az sonra açacağı kapının ardında bulmaya bu kadar yaklaşmışken, hemşirenin tedirginliği ile tetkik ve tedaviye yönlendirilmek istemiyordu. Kadın masasının arkasından sürekli onu gözetlediği için, kendi kendine toparlanmaya çalıştı, koltuktan kalktığı anda, biraz sendelese veya başı dönse, kadının onu tuttuğu gibi acile indirmeye hazır olduğunu anlamıştı.

Kendini biraz iyi hissedip, tansiyon ilacının da etkisini gösterdiğine kanaat getirdikten sonra, yavaşça doğruldu koltuktan ve kapıya doğru yürümeye başladı. Kalbi öylesine hızlı çarpıyordu ki, fenalaşıp düşeceğinden korktuğu için adımlarını hızlandırma ihtiyacı duydu ve kapının önüne gelip yavaşça koluna uzandı.

Selin, ilaçların etkisi ile uykuya dalmış babasının nefesini dinleyerek, başlarına gelenleri düşünüyordu. Anne ve babasının başına gelenlere bir türlü inanamıyor, annesinin o güzel sesi kulaklarından bir türlü gitmiyordu. Babasının da durumunun kritikliğini koruması yüzünden iyice gerilen sinirleri yüzünden, doğru düşünemediğini hissediyor, annesinin acısını en az kendi kadar hisseden babasını üzmemek için sürekli kendini kasarak, ona umut vermeye çalışıyordu.

Tüm bu yoğun düşünceler  içinde kapının açıldığını farketmemişti bile, kapıda duran yaşlı adam, yatakta makinalara bağlı yatan adamdan önce farketmişti, başucunda yüzündeki yorgunluk ve acı okunan kızı. Bir an için Mevhibe hanımı gördüğünü sanmıştı bu yüzde, evladının acısıyla mutluluğu yüzünde taşımayı unutmuş olan kadıncağız, şimdi bu yatağın yanında oturan gencecik kız gibi yorgun ve acı dolu bir maske ile yaşamıştı ömrü boyunca.

Bacaklarının bu kadar heyecana dayanamayan bedenini taşıyamayacağını hissettiğinde, direnmeye çalışsa da, başaramayıp yığılıverdi kapının ağzında.

(devam edecek)

 

Kaderim, mirasın olmasın isimli hikayenin tüm bölümlerini okumak için aşağıdaki linklere tıklayınız.

Bölüm 1

https://gulserenkilincyazar.com/2018/05/01/kaderim-mirasin-olmasin-bolum-1/

Bölüm 2

https://gulserenkilincyazar.com/2018/05/02/kaderim-mirasin-olmasin-bolum-2/

Bölüm 3

https://gulserenkilincyazar.com/2018/05/03/kaderim-mirasin-olmasin-bolum-3/

Bölüm 4

https://gulserenkilincyazar.com/2018/05/04/kaderim-mirasin-olmasin-bolum-4/

Bölüm 5

https://gulserenkilincyazar.com/2018/05/05/kaderim-mirasin-olmasin-bolum-5/

 

 

 

 

4 replies »

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s