arkası yarın

Kiraz Senfonisi Andante (Bölüm 2)

images

“HER AN ÖLÜMÜ YAŞAYAN KUTSAL AĞAÇ SAKURA”

Onun danseden bedenine takıldı gözlerim bir süre, öyle dans ediyordu ki, sanki ruhunu salıvermiş içi boş bir kukla gibiydi. Mutluluğun değil deö kaybolmaya yeminli bir insanın dansıydı bu, rastgele, başı boş hareket eden bir bedendi o sadece bu cennetin içinde, kaybettiği ruhunu bir kadehin içinde arıyor, kadehin ona sağladığı rehavetin etkisinde esen rüzgarda oradan oraya savruluyordu.

“Geri gelmedi mi?” dedim mırıldanır gibi, “Bir hesap bile sormadan çekip gitti mi öylece?”

Kollarını indirip bana baktı, sessizce gelip oturdu az önceki yerine, gözlerini elindeki kadehe dikti ve sanki orada bir şeyler görüyormuş gibi devam etti anlatmaya.

“Geldi, hem de tam üç kez geldi. Konuşmak için yalvardı amaö hiç birinde bana baba olacağımı söylemedi, söyleyemedi. Belki gururundan, belki, belki.. Ne önemi var ki belkilerin, ona artık başkasını sevdiğimi söyledim. İnanamadı, inanmakta öyle zorlandı ki, inandırıcı olabilmek için harcadığım enerjiyle çıktı gitti canım bedenimden. Yüreğine yalan söyleyemiyordum belli ki, başka bir kadının varlığına rağmen yüreği bırakmıyordu yüreğimi. Bu kadar seven birini itmek ne zordur bilir misin?”

Gözlerime baktı doğrudanö “Bildiğini biliyorum.” dedi, bana fırsat vermeden. Bilmiyordum oysa, neden böyle söylediğini düşünmedim.

“Onu izledim daima, onu görmeden yaşayamıyordum, uzaktan gözlerimle dahil oldum hayatına, o kadar üzgündü ki, onu böylesine üzmüş olmaktan kahroldum. O en iyi arkadaşım vardı neyse ki, o hep görmezden geldiğim sevgi dolu yürek, bensizliğin ilacı olacaktı ona, bunu zaten biliyordum. Görmezden geldiğime, emanet edebilirdim bir tek onu. Bir tek o, bensizlikte koruyabilirdi onu. İki ay, bir gün olsun bırakmadı onu, ikimizin sevdiği kadının acısı, dostluğun ötesinde bir işbirliğine sürüklemişti bizi,  o bilmiyordu elbette, ama ben ona güveniyordum. Bana geldi, sadece onu sevdiği için ikimizi bir arada tutmanın yollarını arayacak kadar doğru biriydi o, aksi durumda ona güvenmezdim zaten kadınımı teslim etmek için.”

“Bebek ne oldu peki?”

“Bebek, o ve dostum bir aile oldular sonunda, güvenim boşa çıkmadı. Ben onları sadece izledim uzaktan, öylece izledim. Herkesten, her şeyden uzaklaştım ama onlardan asla, kiraz dolu kadehlere boğdum içimi, bulduğum her davayı aldım, hepsini kazandım, hepsini istisnasız. Hiç bir şeyi kaybetmedim ruhum, kadınım, dostum ve çocuğum dışında hiç bir şeyi kaybetmedim. Doktorumun sürekli aramalarına dönmedim, bir tedavi istemiyordum. Ne olacaksa bir an önce olsun istiyordum sadece. Çekeceğim tüm acıya razıydım. Doktorları bilirsin, bırakmadı peşimi, o kadar çok not bıraktı ki, dostluğumun hatırını kıramadım ve sonunda onu aradım.”

Ayağa kalktı yeniden, boş eliyle saçlarını karıştırdı, nasıl devam edeceğini bilmiyor gibiydi, sanki benim varlığımı unutmuş, kafesinden ilk kez çıkmış bir kuşun özgürlüğünü dört duvara kendini vurarak arayışı gibi çırpınıyordu kendi içinde, oysa ulaşabildiği en büyük özgürlük, kafesi kaplayan dört duvardı. Bu sahteliği farketmiş de, o duvarlara kendini vurarak öldürmeye çalışıyor gibiydi içinde şimdi.

Ellerini havaya kaldırarak bağırdı “Bana ne söyledi biliyor musun?”

“Hayır”

“Bana lanet telefonu neden açmadığımı sordu önce, sesi öyle öfkeli geliyordu ve ben öylesine umursamazdım ki, cevap bile vermedim bu öfkeye, kendi öfkem bana yetiyordu zaten, en  son ihtiyacım olan şey bir doktorun öfkesiydi. Neredeyse kapatıyordum telefonu ki, “Kanser değilsin, tahliler karışmış” deyiverdi.”

Bulunduğu yere bıraktı kendini dizlerinin üzerine, “Duydun mu? Kanser olmadığımı söyledi bana” dedi ve hıçkırarak ağlamaya başladı.

O kadar şaşkındım ki, ne söyleceğimi bilmiyordum oysa, gözlerimden akan ıslaklığı bile silecek halde değildim. Elimi ona uzatmak istedim, yapamadım. önüne eğdiği başını kaldırdı bir süre sonra, kahkahalar atıyordu şimdi.

“Hayatımı bile kaybetmedim, anlıyor musun? Hayatımı, kariyerimi kaybetmedim hepsi öylece duruyor mezar taşım gibi, buna hayat diyebilir misin şimdi söylesene?”

Doğrulup banka oturdu yeniden, gözleri uzaklara daldı ve sustu. Sustuk.

Bir şey söylemek istiyordum aslında, ama kelimeler beni terketmişti, kar sessizce yağdı üzerimize. Ben ona bakıyordum, o hiç bir yere bakmıyordu. Eli, aramızda duran kitabın üzerine kaydı, gözlerimle birlikte. İnce uzun parmaklarını ilk o zaman farkettim, ve kitabın kapağında yazan o ismi de. Neredeyse çığlık atacaktım.

“Sen, sen o musun?” dedim hıçkırarak, sesim titriyordu artık, “Sen o benim en iyi bildiğim yüreğin  yıllardır yasını tuttuğu musun, o en yakın dostumun yüreğini dağlayan, ömürden ömüre kavuşamadığı, düşlerime uğrayıp haberler yollayan sevdiği.. Sen o musun?”

Cevap vermedi.

Bu elleri tanıyordum, bu kitabı biliyordum. O henüz yazılmamış bir kitaptı. Bu kitap bir insanın yaşayabileceği tüm ömürlerde edinebileceği en iyi dostun zihninde kurgulanıyordu henüz, biliyordum çünkü bu kitabı defalarca hayal etmiştik birlikte, adını bile hayal etmiştik. Bu eller düşlerimde uzanmıştı ilk kez bana, sevdiğine erişmeye çalışan o kayıp ruhun elleriydi bunlar. O zamanlar ben de kendimi yeni keşfediyordum. Ruhumu bedenimden ne kadar özgür bırakabileceğimi, düşlerimin sandığım gibi hayallerden ibaret olmadığını, büyük annemin bana vermiş olduğu bir hediye ile tüm evrenle bağlar kurabileceğimi yeni öğreniyordum.

İşte tam o günlerde gelmişti bu eller düşlerime, bana sevdiği kadına ulaşmak için tek seçeneği olduğumu anlatmıştı ve sadece onun için ruhunun burada kalması için gönüllü olduğunu, onu bu dünyadan bırakıp gitse bile, her zaman yanında olacağını söylemişti. Sesini duymama ve ellerini görmeme izin veriyordu ama, yüzünü görmeme asla izin vermiyordu. Bana sadece ikisinin bilebileceği şeyler söyledi önce, bunları ona söylememi istiyordu, çünkü ancak o zaman onun olduğuna ikna olabilirdi sevdiği.

Bütün bunları en yakın dostuma nasıl söyleyebilirdim ki ona acı vermeden, korkutmadan nasıl söyleyebilirdim, onu bırakmak istemeyen bir ruhun, kendi cennetini feda edip, yanında kaldığını. Günlerce düşündüm, ben düşündükçe o gelmeye devam etti düşlerime.

Bilmeye hakkı vardı, onun geri geldiğini bilmeye hakkı kesinlikle vardı. Hatta onun zaten bunu beklediğini hissediyordum, bir akşam üzeri, elimden geldiğince dikkat ve özenle ona sadece ikisinin bildiği şeylerden bahsettim.

“Sen bunları nereden biliyorsun?” dedi tereddütle, “Sana geliyor değil mi?” dedi kendinden emin bir sesle sonra, ne korkmuş, ne de şaşırmıştı. Sanki yıllardır duymadığı beklediği haberi almış olmanın huzuru yayılmıştı yüzüne. “Onlar düş olamaz!” demişti gözleri parlayarak, “Onlar düş olamaz, o geri geldi!” diyerek göz yaşları dökmüştü, mutluluktan. Bu ince uzun parmaklı ellerin düşlerime getirdiği her şeyi taşımıştım ona sonraki yıllarda, tam on yıl boyunca, ikisi böyle haberleştiler, ama o eller yüzünü hiç göstermedi bana.

Şimdi düşlerimin ötesinde, cennetimde, burada yanı başımdaydı. Ellerim titreyerek aldım kitabı bankın üzerinden. Henüz yazılmamış bu kitabın üzerindeki dostumun ismi okudum yeniden.

“Biz hiç bir hayatımızda kavuşamadık biliyor musun?” dedi gözleri hiç bir şeye bakmaya devam ederken.

“Biz hiç bir hayatımızda kavuşamadık! Sonraki bir kez, kollarına gittiğim başka bir kadın yüzünden öldü o, bana geldiği için öldü hem de!”

Sonra bir kol uzandı arkamdan, paltosunu sırtıma bırakıp, “Üşümüşsün, hadi gidelim” diyerek kaldırdı beni o banktan. Tanıdığım bu güven dolu sarılmaya bıraktım kendimi, kitap ve o kaldılar bankta. Başımı çevirdiğimde gördüm dostumu, parkın hemen önündeki caddeden yürüyordu elinden tuttuğu küçük kız çocuğuyla, küçük kız dönüp bana el salladı. Gülümsedim tanıdığım bu küçük yüze.

Gözlerimi açtığımda, parkta yürüyen insanlar azalmış, gün akşamıyla kucaklaşmaya başlamıştı. Yanıma baktım hemen, orada değildi artık, onu cennetimde bırakmıştım. Ruhum bedenime geri gelmiş, yolculuk sona ermişti.  Gözyaşlarım bu dünyaya karıştı bu kez.

Ben oradan ayrılırken “Ona anlat, o bu buluşmanın nedenini anlayacak!” demişti sadece. Elimi cebimde duran telefonuma götürdüm, öylesine titriyordu ki parmaklarım, bunu öylece telefonda anlatamayacağımı anladım. Bunu yüzyüze anlatmalıydım dostuma, canı yanacak mıydı, ne anlayacaktı bu öyküden bilmiyorum, ama bu kez gerçekten ona anlatmak zorundaydım.

(Devam edecek, Andante)

Okuyucuya Not :
Bu hikayeyi başından sonuna, can parçam, oğlum Ceren Metin Kılınç ile birlikte kurguladık, hayal gücümü ona miras bırakmış olmanın mutluluğu ile kaleme aldığımız bu satırlarda, onun kocaman ve sevgi dolu yüreğine teşekkür ediyorum. Umuyoruz ki devam edecek olan bu hikayeden, bizim yüreklerimizi ve hayal gücümüzü birleştirmekten duyduğumuz keyfi sizler de almışsınızdır.

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s