Yazılarım

Yüreğimdeki açılışa davetlisiniz

15.05.2007

İlkin bir aday başvurusu, sonra işe yeni başlamış bir yabancı, derken “günaydın-iyiakşamlar” ikilisinden sıyrılarak gelişen paylaşımların ardından, duvar panosundaki bir ses olmak; rekabete dayalı bir düzen içinde kaybolduğun ainandığımız sosyal paylaşımların, aslında ne kadar basit ve maliyetsiz yöntemlerle ortaya çıkarılabileceğinin göstergesidir diye düşünüyorum.

 

Bundan dolayı, şu anda okuduğunuz satırlar çalışma arkadaşlarım tarafından bana sunulan bir ödülün, belki bir anlamda bu kurumda bana sağlanan  sosyal kariyerimin bir neticesidir. Bir “sicil numarası” ve “görevli” tanımından “ben” olmaya terfi edişimin hikayesi…

 

Ve “ben” bu ilk yazımda hepinizi sosyal hayatımdaki bu önemli ve bana gurur veren terfimi kutlamak üzere yüreğime davet ediyorum, çünkü bundan böyle yüreğimden taşıp bir türlü seslere dönüşemeyenleri ya da dönüştükleri seslerde anlamlarını bulamayıp havada dağılığ gidenleri, sessiz işaretlerle kağıtlara sabitleyerek paylaşmaya çalışacağım sizlerle..

 

“Sevmek anlamaktır, anlamaksa tanımak” İşte bu nedenle davetlisiniz yüreğimdeki açılışa. Tanımak, anlatmak, sevmek ve sevilmek dahası en temel ihtiyacımız “kendimizi ifade etmek”, “anlaşılmak” için…

 

O halde HOŞGELDİNİZ diyelim ve sıralı-sırasız, zamanlı zamansız ama kesinlikle hesapsız-yalansız başlayalım anlatmaya…

 

Kolay değil aslında nereden başlayıp nereye vardıracağını bilmek anlatılacakların.. Ne de olsa etden kemikten haritalanmış bir imajın üzerine kılıflanacak anlattıklarım. Kafanızdaki “ben” tanımı hikayeleşecek, ne bilmenizi istersem onu okuyacaksınız belki, belki satır aralarına gizleyeceğim bazı sırlarımı.. İlk yazı, ilk buluşma gibi hissettiriyor sanırım, hani öyle çorap söküğü gibi gelmiyorda kelimeler, ritmi yakalayamamış bir dansçı gibi, durup dinlemek gerekiyor yürekten gelen sesleri..

 

“Sen ne anlatırsan anlat, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır.”

 

Öyle midir gerçekten? “Anlatanın” kabahati yoktur da, “anlayan” mı anlamak istemez, ya da dinlemez..Bir lütre sürahiye bir kova su doldurmaya çalışmak gibi midir yani anlatanın işi? Konu öğretmekse belki olabilir.. Herkesin kapasitesi, her öğretiye yetmeyebilir. Ama her anlatmak öğretmek olmadığına göre, “anlayana” da bu kadar haksızlık etmemek lazım. Belki anlıyordur da işine gelmiyordur, belki anlamak istemiyor, dahası dinlemek istemiyordur, ya da anlıyordur da anladığını ifade edemiyordur. Hiç başınıza gelmedi mi bir arkadaşınızın anlattığı bir şey karşısıda tepki veremediğiniz, ya da doğru tepkiyi veremediğiniz anlar olmadı mı?

 

Sanırım anlatılanın değeri “anlatan” ve “anlayan” için denk olduğunda, “anlayan” en azından “anlamak isteyen” olduğunda bir paylaşım ya da alış-veriş sağlanabilir. Çünkü o zaman”anlatan” anlatamasa da “anlayan” anlamaya çabalayacak ve sonunda bir ortak dil bulup anlaşabileceklerdir.Ama “anlatan”ın niyeti, anlaşılmak değil, “anlayan”ın niyeti de anlamak değilse, zaten anlaşmak söz konusu olamaz.

 

Hayattaki diğer herşey gibi anlaşmak karşılıklı bir denge tutturmakla olur. Evrendeki somut ve soyut her ilişkinin temelinde bu dengeli alış-veriş vardır zaten. Bu dengelerin bozulması her ilişkinin zarar görmesine neden olur. Ne kadar ağaç keserseniz, o kadar ağaç dikmelisiniz ki doğanın dengesini bozmayasanız. Hatta daha da güncel bir örnek olarak global ısınma sonucunda kurmamız gereken su tüketimi ile dengeyi verebiliriz. Ne kadar gereksiz su tüketirsek, gerektiği durumlarda o kadar susuz kalabiliriz. Çok kolay bir formüle dayanmasına rağmen, anlamamakta ısrar ettiğimizden ya da anlamak işimize gelmediğinden, hayatımızdaki karmaşaları basite indirgeyip bu formüle oturtmak yerine, çok bilinmeyenli, yüksek matematik gerektiren, kompleks problemlere çevirmekte çok başarılıyız nedense. Anlatılanı anlıyoruz da aslında, anladığımızı hayata geçiremiyoruz belki…Teori var, pratik yok.

 

Belki ezbere yönlendirildik zamanında ondandır. Anlattılar dinledik, anladık, ezberledik, sordular söyledik ama yaşama geçiremedik. Yani sorsalar anlatırım, yaz deseler yazarım ama yap deseler yapamam hesabı. Belki sadece tıp kitapları okuyarak fakülteye gitmeden doktor olmaya çalışmak gibi. Çünkü söyleneni anladık ama nedenini, sonucunu anlayamadık. Su az dediler anladık, yazdılar-çizdiler ezberledik. az tüketin dediler anladık, yoksa yetmeyecek dediler onu da anladık. Peki uyguluyor muyuz? Pek sanmıyorum. Sonucu anlayamadık, farkına varamadık çünkü, su bitince anlayacağız, musluktan gelen “tısss…..” sesi anlatacak bize. Onlar istedikleri kadar anlatsınlar şimdi. “Tısss…”lasın musluklar bak nasıl anlıyoruz hepimiz.

 

“Tıss…” sesini duymadan önce hayatınızda ki tüm dengeleri gözden geçirmeniz dileğiyle…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s