arkası yarın

Yıldız kayması Bölüm 1

“Merak ediyorum da, acaba bir gün herkes kendi yıldızını bulabilsin diye mi parlaktır bütün yıldızlar? Bak! Bu benim gezegenim, tam üstümüzde, ama ne kadar da uzak!”
Küçük Prens

Sert döşeğinde, yorganın altına kıvrılmış, her  gün uyumadan önce yaptığı gibi, küçük prens kitabının artık ezberlediği sayfalarını karıştırıken,  kitabı ona veren kadının söylediği sözleri düşünüyordu.

Küçük prensin yazarı, bu kitabı önce bin sayfalık bir kitap olarak yazmış, sonra eksilterek ince bir kitap haline getirmişti. Yazara göre,  mükemellik, yazıya eklenecek hiç bir şey kalmadığında değil, yazıdan çıkarılacak hiç bir şey kalmadığında mümkündü.

Bir arkadaşının aklıyla, otoban yapıldıktan sonra, yolun hemen yanında kalan dedesinden kalma köhne üç katlı binayı, motel olarak işletebileceğine ikna olan üvey babası, yaşadıkları evi kapatarak, Işıl’dan beş yaş büyük öz oğlu, Işıl ve annesini alıp buraya getirmişti.

Öz babası onları terkettikten sonra, annesi komşuları sayesinde bu adamla evlenmiş, şehri bırakıp onunla köyüne yerleşmeyi kabul etmişti. Adamın ilk karısı bir hastalık yüzünden öldüğü için, oğlu ile yaşıyordu. Köy yerinde karısı ölen adam çok fazla bekar durmazdı. Nasıl olmuşsa, şehirde yaşayan bir akrabası Işıl’lara komşu düşmüş, onun sayesinde Işıl ve annesinden haberi olmuş, başlık parası vermesine de gerek kalmadığını duyunca, gelip hemen nikah işlemlerini halletmişti.  Annesi doğru dürüst çalışacak bir iş bulamadığından zaten zor geçen hayatları, adamın peşine takılıp köye geldiklerinde iyice zorlaşmıştı. Adam aileden varlıklı olmasına rağmen, üç kuruş daha fazla kazanmak için her tür yola başvurabilecek karaktersiz biriydi, oğlu ise babasının paralarını yiyip, caka satmaktak başka bir şey bilmeyen bir öküzden farksızdı. Daha geldikleri günden, evin bütün işlerini ona yıkmışlar, annesi de tüm olanlara seyirci kalmıştı. Zaten öz babası gittikten sonra, ruh sağlığı pek iyi olmayan kadın, köye gelişleriyle iyice kendinden uzaklaşmış, yeni kocasının gölgesinden ayrılmaz olmuştu. Işıl onun bir şekilde yeniden sefalete dönmekten korktuğunu düşünüyordu. Adamın dayağı da olmasına rağmen, annesi sanki dünyanın en iyi adamıyla evliymiş gibi, toz kondurmuyordu. Başlangıçta Işıl annesinin onu korumak için böyle davrandığını düşünse de, bir kez adam hakkında annesine bir şeyler söylemeye kalkıp, annesinden “Nankör bir kızsın sen! Yediğin tabağa tükürüyorsun!” lafını işitince, kadının artık eskisi gibi olmadığını iyice anlamıştı.

Köye gelişlerinin ardından, bir kaç ay sonra motel demeye bin şahit isteyen bu izbe yere geçmişler. Işıl’a eskiden ahır olarak kullanılan alt katta küçük bir yer vermişlerdi. Murtaza bey, annesi ve oğlu Nadir üst katta kendileri için ayırdıkları yerde yaşıyorlardı. Annesi onun alt katta olmasının kendisi için daha iyi olduğunu, çünkü sonuçta iki erkek ile aynı yerde bir kız çocuğunun kalmasının doğru olamacağını söylemişti. İlk bakışta bu bir koruma tavrı gibi gözükse de, annesinin Murtaza Bey’in kendisine bakışlarını yakaladıktan sonra kıskançlık kavgasına girdiğini kulaklarıyla duymuştu. Annesi resmen onu kendisine rakip gördüğü için, yanlarında istemiyordu. Üstelik Işıl’ın kaldığı yerde ne bir banyo, ne de çamaşırlarını yıkayabileceği bir tesisat bulunuyordu. Sadece eskiden yapıldığı için hala arka bahçede duran bir küçük tuvalet ve önünde paslandığı için zorla çalışan bir tulumbadan başka, temel ihtiyaçlarını karşılayacak hiç bir lüksü yoktu. Katlara sonradan eklenen banyoları kullanması veya en üst kata çıkması yasaktı. Kız sırf bu yüzden günlerce banyo yapamıyor, üstü başı kir pas içinde, kokarak dolaşmak zorunda kalıyordu. Üstelik bu motel bozmasında ondan başka çalışan da yoktu. Annesi resepsiyon dedikleri yerde akşama kadar kocasının dibinden ayrılmıyor, aklı sıra otobanın üzerinde motele gelebilecek kadın müşterilerin işvesinden kocasını koruyordu. Nadir zaten herkesten çok patrondu, elinde telefonu resepsiyonun önündeki koltukta, bir ayağını ötekinin üzerine yayıp akşama kadar oyun oynuyordu.

İki yıldır açık olan motele, ona bu kitabı veren kadından başka, kadın müşteri gelmemişti. Genellikle yorulan uzun yol şöforleri dinlenmek için duruyorlar, çoğu tam gece bile kalmadan ayrılıyordu. Evden bozma motelin odaları karanlık ve kasvetliydi, içlerinde bir yatak, bir gardolap, bir de komodin vardı. Bina o kadar eskiydi ki, çivi çakılsa yıkılacak gibi durduğundan, sadece dışı bir kilometre uzaktan bile görülecek parlak bir renge boyanmış, her odaya olmasa bile, her kata ortak kullanılan bir banyo tuvalet eklenebilmişti. Mutfak giriş katta resepsiyonun hemen arkasındaydı. Eskiden salon olarak yapılan yere bir kaç masa ve sandalye konulmuştu. Tüm bu rezilliği saklayacakmış gibi Işıl’ı her sabah, binanın arkasındaki tarlada kendiliğinden büyüyen çiçekleri toplamaya yolluyorlar, birazını resepsiyona, kalanını da, restoran denilen salondaki masalara koyduruyorlardı, küçük uyduruk vazolar içinde.

Akşam yemeğinden sonra, mutfaktaki bulaşıkları kaldırıp, ertesi gün için gereken hazırlıkları da yaptıktan sonra Işıl ahırdan bozma odasına iniyor, kitabını alıp, düşler kuruyor ve sonrada uykuya dalıyordu. Bunca pislik ve kötülüğün ortasında kendisinin küçük prens olduğunu hayal ediyordu çoğu zaman. O kendi güzel gezegeninden dünyaya düşmüş bir çocuktu. Burada  karşılaştığı tuhaflıklara şaşırıyor, başına gelen günlük olaylara küçük prens ne tepkiler verip neler söylerdi , bulmaya çalışıyordu.

En çok kadının yazar hakkında söylediği sözlere takılıyordu her seferinde, mükemmel olması için her şeyin olması değil, eksiltecek bir şey kalmaması gerekiyordu demek. Hayatını mükemmel yapabilmek için fazlasına değil, eksiğine ihtiyacı vardı bu durumda. Onu mutsuz eden şeyleri bir bir hayatından çıkardığını hayal ettiğinde geriye bir kendisi kalıyordu zaten. Gerçekten de, kendi başına olsa yaşadıklarının hiç bir devam etmeyeceğinden hayatın mükemmel olacağı sonucuna varıyor, bu mutluluğu hissetmeye çalışarak uykuya dalıyordu.

Murtaza beyin kaba sesiyle onu resepsiyona çağırması sonucu görmüştü yaşlı karı kocayı ilk kez. Bu motele hiç uymayan bu iki insan öyle farklı gözükmüşlerdi ki gözüne, ne diye onca yer arasından burayı seçtiklerini anlayamamıştı. Sonradan arabaları yolda bozulduğu için mecbur kaldıklarını öğrenmişti . Yoksa öyle normal insanların bir kaç gün geçirmek için gelecekleri bir yer değildi gerçekten burası. Yine de ikisi de sanki, dünyanın en güzel yerine gelmişler gibi gülümseyerek karşılamışlardı onu. Üvey babası çantalarını taşıması için emrettiğinde, yaşlı adam, “Bir küçük hanıma çanta taşıtacak kadar, yaşlanmadım henüz.” diyerek alıvermişti  valizleri elinden. Müşteri memnuniyeti her şeyden önemli olduğu için Murtaza bey adama bir şey diyememiş, ama sanki onun suçuymuş gibi ters ters bakmıştı Işıl’a. Arabaları yapılana kadar yaşlı çift üç gün kalmışlardı bu izbe yerde. Her sabah gülümseyerek kahvaltıya inmişler, rastgeldikleri yerde de, Işıl ile küçük sohbetlere girmişlerdi. Annesi müşterilere hiç bir şeyden şikayet etmemesi konusunda sıkı sıkı tembihlediği için, Işıl’da burada olmaktan çok memnunmuş gibi davranıp durmuştu onlara.

Kadıncağız onun ellerindeki yaralardan, üstünün başının pisliğinden ve tabi ki saklayamadığı kokusundan ne durumda olduğunu anlasa da, yine de gülümseyerek sohbetlerini sürdürmüş, sonunda ayrılırlarken bu kitabı ona hediye etmişti. Yazarın cümlesini anlayabildiğinden emin olmak için, tam üç kez tekrarlamış ve başını anlamlı bir şekilde sallamıştı. Işıl kitabı ilk okuyup bitirişinden sonra anlayabilmişti kadının ne demek istediğini. Onun haline çare olamayacağını bilen kadın, dünyanın en güzel hediyesini hayal gücünü ve umudu sunmuştu ona. Daha fazlasına değil, daha azıyla mutlu olabileceğini öğütlemişti giderken. Annesi, Murtaza ve şapşal oğlu otuz iki dişlerini gösteren sahte gülümseleri ile izlemişlerdi ikisini. Neyse ki kimse kitabı almaya çalışmamıştı elinden. Bir kitabın insana neler katabileceğini anlayacak kapasiteleri olmadığı içindi elbette bu tavırları. O kitabın sayfalarında Işıl’ın onlardan ayrı bir gezegene kaçabileceği hiç birisinin aklına gelmiyordu.

O akşam yemeğinde kendini beğenmiş Nadir, babasına Hazım amcanın kızıyla evlenmek istediğini anlatıyordu, kız o kadar güzeldi ki, Nadir’in artık başkasını görmesi mümkün değildi. Hazım amca da köyün zenginlerinden olduğu için, öyle herkese kız vermezdi. Evvela başlık parasını ödeyebilecek  bir aile olması gerekiyordukızı almaya yeltenenin. E onlarda köyde koskoca motel sahibiydiler, başlık parasını da ödeyebilirlerdi herhalde. Murtaza bey, bir yandan ağzını şapırdatarak yemeğini yerken, bir yandan oğlunu dinliyordu yorum yapmadan. Annesi “Ah Nadirim büyümüşte evlenecek demek!” diye oğlanın yağlı saçlarını okşayınca, Işıl’ın midesine bir kramp girdi ama belli etmedi.

Oğlan babası sessiz kaldıkça, konuşmaya devam etti durdu. Oğlunun susmayacağını anlayan Murtaza dişlerinin arasına sıkışan yemeği diliyle temizledikten sonra, “Mehmet emmi de bu kızı sordu geçen?” dedi gözüyle Işıl’ı işaret ederek, sanki Nadir’i hiç dinlememiş gibi.

“Ne yapacakmış bu kokuşmuşu?” diye öfkelendi Nadir, anlattıkları ile ilgilenilmediğini anlayınca.

(devam edecek)

Yıldız kayması isimli hikayenin ikinci bölümünü okumak için tıklayınız

https://gulserenkilincyazar.com/2018/05/09/yildiz-kaymasi-2/

1 reply »

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s