Bir Kahvelik Okumalar

Beyaz Atlı Gelin

Köyün Elf Ana’sıydı büyük annesi, onlar gibi şehire gelmemiş, köyünü terketmemişti. Torunlarını özlüyordu., Yaz geldiğinde, anneleri beşini birden gönderip onu yormak istemediği için, sırayla gidiyorlardı Elf Ana’nın yanına.

Bütün yaz sıranın ona gelmesini beklemişti, köyde büyükannesi ve dedesiyle geçirdiği vakitler, hayatının en güzel günleri oluyordu.

Çok soru sorup, her şeyi kurcaladığı için Elf Ana’yı kızdırsa da, onun yumuşak kalbinin affedici olduğunu her zaman biliyordu. Henüz altı buçuk yaşındaydı ama, büyük annesinin çok özel biri olduğunu anlayabiliyordu.

Babası kardeşini alıp, onu köye bıraktığında, yeniden burada olduğu için çok mutluydu. Bu kısacık dönemde evin tek çocuğu, büyükannesiyle dedesinin prensesi oluyordu. Köy şehir gibi değildi, serbestçe dolaşabiliyor, hayvanları seviyor, büyükannesiyle dağlardan ot topluyor. Akşama kadar eve girmesi gerekmiyordu.

İki göz evlerinde diğer dört kardeşi ile balık istifi bir yaşamın ardından, burası onun cenneti gibiyidi. Geçen yaz eve döndüğünde, kardeşleri bir daha gitmek istemesin de, o daha uzun kalabilsin diye bir sürü kötü anı uydurup anlatmıştı ama, yaz geldiğinde hepsi ondan önce sıraya dizilmişti yine.

İşte nihayet buradaydı, bütün gün Elf Ana’nın peşinde dolaşıyor, arada bir onun işi çıkınca evde dedesiyle kalıyordu.

O gün hava kapalı ve yağmurlu olduğu için bütün gün evde vakit geçirmişlerdi. Zaten sayılı olan günlerinin biri yazın ortasında yağmurla boşa gitmişti. Bütün gün yağmur dinmiş mi diye o pencereden, o pencereye koştu durdu. Ne yazık ki yağmur hava kararana kadar yağmaya devam etti. Gün dönmeden hızla vurulan kapıya ilk o koştu. Kapıda yağmurdan sırıksıklam olmuş bir adam vardı, komşu köyden geliyordu, kız kardeşi doğurmak üzereydi. Köyde elektirik kesilmişti, bu saatte uzaktaki hastaneye yetişemezler, yetişseler doktor bulamazlardı, köyün ebesi bir kaç günlüğüne kardeşlerini görmeye gitmişti, Elf anadan başka çareleri yoktu.

Elf ana adamı ciddiyetle dinledi, arkasını dönüp odunları harlanmış ocağın üzerindeki yemeğe baktı.

“Tamam sen git, ben aşı böleyim geliyorum”

Adam gidince, yemeği karıştırıp tadına baktı, aceleyle sofrayı serdi ki, onlarında elektiriği gitti. Dedesi ocağın ışığında kiler kapısının önündeki lüks lambasını yakıp, sofranın ortasına koydu. Elf Ana onların yemeklerini bölüp, “Haydi afiyet olsun, varayım şu gebeye bakayım, geç oldu, gece dönmessem merak etmeyin, gün ışıyınca çıkar gelirim.”

Perdeyle örtülmüş dolabın içinden bir şeyler aldı, dönüp çıktı kapıdan.

“Hadi kızım kaşıkla yemeğini” dedi dedesi onun hala kapıya bakan gözlerini farkedince.

Hem bütün gün evde kapalı kalmıştı, hem de Elf Ana gitmişti. Dedesi birazdan uyuklardı.

“Keşke beni de götürseydi” dedi içinden.

Kaşıkladığı yemek ağzını yakınca onu üflemeye daldı.

“Aaa!” dedi dedesi birden, “Şemsiyeyle şalını almadan çıkmış, gördün mü? Islanacak!”

Birden beyninde şimşekler çaktı, Elf Ana çıkalı daha çok olmamıştı. Kaşığı bırakıp, ok gibi kapının yanına fırladı.

Şemsiye ile şalı kapıp, “Ben yetiştiririm dede!” diyerek kapıyı açtı ve koşmaya başladı.

Dedesinin arkasından çıkıp seslendiğini duysa da, duymamış gibi yapıp, ağaçlık yolda koşmaya devam etti.

Evden görünmeyeceği mesafeye ulaşınca yavaşladı, eğer şimdi Elf Ana’ya yetişip, elindekileri verirse, onu hemen geri yollardı. O yüzden evden iyice uzaklaşana kadar ona yetişmemeye karar verdi. Yine de gün kararmaya yüz tutmuş, ay tabak gibi gökyüzünde salınırken uzaktanda olsa onun gölgesini görerek gitmek için adımlarını hızlandırdı. On dakika sonra onu uzaktan seçti. Yetişmişti ama yanına gitmek için biraz daha bekleyecekti. Yağmur durmuştu ama bulutlar ayı bir saklıyor, bir gösteriyordu. İyice karanlık olunca daha fazla geride kalmamın bir gereği olmadığını düşündü ve “Elf Anaaa!” diye bağırarak ona seslendi. Yaşlı kadın karanlığın içinden ona seslenen torununu görünce çok şaşırdı.

“Kız sen niye düştün peşime?”

“Sana şalınla şemsiyeni getirdim, dedem söyledi”

“Hadi ordan deden seni salmaz bu saatte”

Hava iyice, kararmıştı, bu saatte el kadar çocuğu tek başına köye yollayamazdı Elf Ana, geri dönse gebeye yetişemezdi. Bir süre düşünüp, “Düş önüme o zaman, bak orada çıtın çıkmayacak” dedi kızıyormuş gibi yaparak.

“Söz veriyorum Elf Ana!”

İkisi birlikte ayın kah aydınlattığı, kah karanlığa bıraktığı yolda yürümeye başladılar. Elf Ana kendi kendine mırıldanıyordu, ama o büyükannesinin bu hallerine alışkındı. Evde bir şeyler yaparken de, ot toplarken de hep mırıldanırdı o. Hatta mırıltısı kesilince merak eder hemen yüzüne bakardı bir şey mi oldu diye. Uykusunda bile mırıldanıyordu bazen.

Yolun sağ tarafında karanlığa bürünmüş ağaçlık alandan müzik sesleri gelmeye başladı. Elf Ana’nın mırıltısı kesildi. Neredeyse nefes bile almıyordu. Eline sıkıca yapışıp yolun solundaki küçük tepeye doğru çekti onu.

“Çabuk gel şuraya, bizi görmesinler!”

“Kim onlar Elf Ana?”

“Hışşşt!”

Tepenin arkasına geçip çömeldiler birlikte, müzik sesi giderek yaklaşıyor, neşeli şarkılar söyleyen bir grubun sesi geliyordu. Az sonra ağaçların arasından bembeyaz bir ata binmiş, saçları beline kadar uzun peri kızı kadar güzel bir gelin fırladı yola. Atı hafifçe şahlandırıp durdurdu. Arkasından yola çıkan kalabalık onun etrafını sardılar. Bir yandan şarkılar söyleyip, el çırpıyorlar, bir yandan dans ediyorlardı.

Gelin ortalarında atını bir o yana sürüyor, bir bu yana sürüyor, elini onlara uzatıp dokunuyordu. O uzandıkça saçları ardında dalgalanıyor, sanki geceye ışık saçıyordu. O kadar güzel eğleniyorlardı ki, böyle bir gruptan niye saklandıklarını hiç anlamamıştı.

Müzik giderek bedenini sarıyor, farkında olmadan başını sallayarak doğrulmaya yeltenince, büyükannesi koluna yapışıp çekiyordu onu oturması için.

Gelin çok güzeldi, at daha da güzeldi beyaz uzun yelelerine rengarenk çiçekler takılmıştı, gelin eğilip kalabalığa dokundukça saçları atın yelesine karışıyordu.

Bir anda fırladı saklandığı yerden, büyük annesinin hırkasının arka ucundan çektiğini hissedince, kollarını çekip ona bıraktı hırkayı,

Kalabalığın içine dalıp oynamaya başladı, müzik artık beyninde çalıyor gibiydi. Oynadı, oynadı, oynadı.

Gelin atıyla onun önüne geldiğinde boyu yetmediği için ona da dokunsun diye elini uzattı. Parmakları hafifçe değdi birbirine, saçları elini sıyırıp geçti. Gülümsedi gelin ona, avucuna beş küçük leblebi bıraktı ve atını başka tarafa sürdü.

Sonunda gelin geldiği gibi daldı ağaçların arasına, kalabalıkta peşinden, o da gitmeyi çok istiyordu ama büyükannesini bırakamazdı.

El salladı arkalarından.

Onlar gider, gitmez, Elf Ana koşup geldi tepenin ardından.

“Ah kızım, zamansız işler yaptırdın.” dedi sadece, hırkasını giydirip, elinden tuttu ve hızlı hızlı yürümeye başladı.

“Kimdi onlar Elf Ana?”

“Geç kaldık, erken davrandık. Yürü Hadi!”

Sımsıkı kapadığı avucundaki leblebileri hatırladı birden, elini büyükannesine uzatıp, “Bak gelin bana ne verdi?” dedi sevinçle.

Büyükannesi açık avucuna bakıp, “Ne verdi?” diye cevapladı.

“Leblebi”

“Peki neredeler?”

Hemen avucunu kontrol etti, gerçekten de leblebiler orada değildi.

“Düşürmüş olmalıyım, dönüp bulalım!” diye astı suratını.

“Fesupanallah! Geç kaldık bal kızım boş ver leblebileri” dedi Elf Ana yumuşak bir sesle, yeniden el ele tutuşup yürüdüler.

Büyüyüp genç kız olduğunda, büyükannesinin köyün, ebesi, şifacısı, bilgesi olduğunu öğrenecekti. Kendi köyleri ve civar köylerdeki derdi olan herkes ona gelirdi. Anadolu’da yüzlerce yıldır var olan ocaklardandı onlar. Elf Ana elini ona verirken anlatmıştı hepsini. Aslında o yazdan sonra, onu yaptığı her işe katmış, gittiği her yere götürmüş, otları, faydalarını ve daha bir çok şeyi masal anlatır gibi anlatmıştı.

El verdiğini söylediği gün, “Aslında ben seni o gece açmıştım ama, daha çok küçüktün” demişti.

“Hangi gece Elf Ana?”

“Ata binen gelini gördüğümüz akşam. Duramadın kurdun kaynadı.”

“Kimdi onlar Elf Ana?”

“Cinler”

Gelinin parmaklarına değen sıcaklığını hatırlayınca tüyleri diken diken oldu birden.

“Cinler düğünlerinde rahatsız edilmek istemezler, seni alıp gidebilirlerdi, onları çok kızdıracak bir şey yaptın.”

“Ama gelin bana gülümsedi”

“Evet çünkü seni açmak zorunda kaldım, o senin işaretini gördü, sana dokunmadı, insanlar bunu göremez. Oysa açılman gereken yaşa henüz girdin.”

“Peki ne oldu ben erken açılınca Elf Ana.”

“Bunu yaşın geldikçe farkedeceksin, herkesin senin gibi olmadığını anlayacaksın insanlara yaklaştıkça. Sen büyürken onların asla göremeyeceği şeyler gördün, yerlere gittin, ama bunları normal sanıyordun. Gittiğin uzak yerleri anlattığında kardeşlerinin sana güldüğünü hatırla.”

“Evet onlara rüylarımda gittiğim yerleri anlatınca benimle hep dalga geçerlerdi.”

“Onlar rüya değildi kızım.”

“Neydi o zaman?”

“Bugünden sonra kendi yolunu bulacaksın, ben sana öğretebildiğimi öğrettim. Kendi yolunda bir dost edineceksin, o senin, sen onun anahtarı olacaksınız. Kapıları beraber açıp, beraber gireceksiniz, sana söyleyeceğim budur”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s