Sonunda, Hanife hanım çay pasta servisi için kızları mutfağa çağırınca, yapılacakları tek tek anlatıp, gülümseyerek geçti içeri. Ocağın üzerinde üç ayrı çaydanlık kaynıyor, elektrikli çaydanlık da yedekte hazır bekliyordu. Daha ilk bardağı doldurup, sırayı tamamlamadan ilk beş kişinin boşalıyordu bardağı. Dilara ve Feride ellerinde servis tabakları dolanıp duruyorlardı servis yapmak için. Ayaklara ve ortadaki sehpalara takılmadan, tabağı dökmeden dolanmaktan başı dönmüştü Dilara’nın. Karnı da iyice acıktığından tansiyonu da düşmeye başladı. Feride her mutfağa gelişinde bir kaç şey aşırıp, tıkıyordu ağzına. Kendilerine bir tabak alıp, oturamayacaklarını anlayınca, Dilara’da yapmaya başladı aynını. Gelenlerin yüzünü bile görememişti dönüp durmaktan, bir daha görse hiç birini tanımazdı. Misafirler Dilara ile neredeyse tek kelime etmeden, birer birer kalkıp gittiklerinde akşam olmuştu. Tabaklar yetişmediği için bütün gün yıkanıp yıkanıp yeniden kullanılmış, makinada yıkananlar henüz boşaltılmamıştı.
Fatih geldiğinde Dilara’nın rengi iyice solmuş, serseme dönmüştü.
“Karıcığım hasta mısın?” dedi Fatih onun halini görünce endişeyle.
“Kalabalık dokundu herhalde, hamileliğin başlarında olur böyle geçer sonra” dedi Hanife hanım hemen araya girip
“Herhalde” diyebildi Dilara
“İstersen bir doktora gidelim iyi görünmüyorsun sen?”
“Aslında eve gidip biraz uzansam iyi olur” dedi Dilara. Fatih hemen karısını alıp eve gitmeye yeltenince, Hanife hanımın yüzü düşüp, Feride’ye ağabeyi için ayırdıklarını paket etmesini söyledi. Çıkıp eve geldiler.
“Ah bu annem!” diyordu Fatih dönüş yolunda, “Sen sakin sessiz hayata alışıksın, milleti başına toplayıp da gelin göstermek de ne oluyor. Nazar etmişler belli ki sana!”
Dilara’nın konuşacak hali kalmadığından, başını arabanın camına yaslamış sessizce yola bakıyordu. Ne yaşamıştı bütün gün orada ne işi vardı anlayamıyordu. Kendine kızıyordu artık iyice.
O gece daha başını yastığa koyar koymaz uykuya daldı, sabaha kadar kabuslar gördü durdu.
Ertesi gün Fatih karısını dinlendirmek için evde ne gerekiyorsa yaptı, onu kanepeden hiç kaldırmadı. Sevdiği şeyleri bir bir önüne getirdi. Gülizar hanım pazarları çalışmadığı için evde ikisinden başka kimse yoktu. Her şey bir anda sakin ve sessiz olunca Dilara’da rahatladı. Fatih çok iyi bir insandı, onu çok seviyordu ama.. O “ama” yoruyordu ruhunu artık iyice.
Fatih bir gün önce annesinin ayırdıklarından getirince, siniri bozuldu yeniden.
“Hiç canım istemiyor aşkım, annen senin için ayırmış bunları zaten. Sen ye afiyet olsun!” dedi kibarca.
Karısının gerginliğini sezen Fatih, hiç gitmedi üzerine. O gün sessiz sakin baş başa harika bir gün geçirdiler.
Fatih onun evde dinlenmesini önerse de pazartesi sabahı erkenden kalkıp, gitti o da şirkete. Kendini bulabildiği yegane yer şirket olmaya başlamıştı son zamanlarda. İki gün önce sanki orada değilmiş gibi hakkında kayınvalidesi ile konuşanların sözleri dolanıyordu yine de kafasında.
“Bebek doğunca çalışmasın tabi.”, “Kendi bakmalı çocuğuna”, “Çocuk emanet edilmez bakıcıya falan, mutlaka kendi bakması lazım. Çalışmasın”
Hanife hanım “Kendileri bilirler, biz karışamayız” diye yanıtlıyordu imalı imalı.
Fatih ile bu konuyu hiç konuşmamışlardı. Bebek doğduktan hemen sonra işe koşacak değildi elbette ama sonuçta işi bırakmayı da hiç düşünmüyordu. Para değildi ki konu, yıllarını verdiği eğitimi, babasından devraldığı emaneti, kendini ifade ve edip, anlam bulduğu bir yerdi şirket onun için. Kocası elbette her işi idare ediyordu elinden geldiğince, zaten yıllardır Samet beyle çalışan bir çok yöneticileri vardı. Her yük Fatih’in üzerinde değildi. Yine de ayakları üzerinde durabilen biri olmak istiyordu Dilara, Feride’nin haline üzülüyordu bu yüzden. Hanife hanımın kızı olmak da hiç kolay değildi. Annesi olmadığı için üzüldüğü zamanları hatırladı. Hanife hanım gibi bir annesi olmadığı için sevinirken yakaladı kendini. Fatih görmüyordu annesini elbette onun gördüğü gibi, birinin evladı olmak, dışarıdan bakmak gibi değildi ebeveynlere. Sevgi insanın gözünde her şeyi örtbas ediyordu da, sevmeye çalışmak etmiyordu demek ki.
Hanife hanım ve Feride’den yaklaşık on on beş gün hiç ses çıkmadı. Dilara’da eskiden yaptığı gibi arayıp hâl hatır sormadı. Sormadı çünkü bu huzuru sona erdirecek bir adımı kendi atmak hiç mi hiç istemiyordu. Fatih “Annemle konuştum” diye bir şeyler anlatırsa, “Selam söyle, iyilerdir inşallah” diyerek geçiştirip, konuyu değiştiriyordu.
Hanife hanımın oğluna, “Zengin kızı iki bardak taşıdı, ayılıp bayıldı sen kapıdan girene kadar bir şeyi yoktu” demişti oğluna, “Gücenmişti, misafirlere de çok soğuk davranmıştı. O övdüğü gelini için herkes ne kibirli, bizi beğenmedi galiba” demişti, iyice üzülmüştü. Ben de iki çocuk doğurdum, başımda kaynana, kaynata kayınbirader ne ararsan vardı. Yoruldum demek ne mümkündü. Babanız da halden anlayan bir adam değildi ki diye uzayıp gitmişti konu.
“Anne tamam” demişti Fatih sonunda, “Dilara farklı bir aile yapısında büyümüş, senin istediğin gelin olması için onu zorlamayı bırak istersen artık” demiş, Hanife hanım buna da içerlemişti. Onca ay karnında taşıdığı, büyüttüğü oğlu, biraz para görüp rahat edince, karısı ağızlı olmuştu demek.
Bu yüzden de on beş gündür ne arayıp ne soruyordu ikisini de. Fatih arada arayıp uğradığında da soğuk davranıyordu. Feride’nin zaten umurunda değildi, kendine dershane ile dışarıda bir hayat kurunca, eve bile uğramaz olmuştu artık. Dershane saatlerini olduğundan fazla söylemişti annesine. Gezip duruyordu.
Hamileliğin üçüncü ayı bittiğinde, Hanife hanım ve Feride sorunu da bitmiş gibiydi. Dilara kontrollerine gidiyor, kendi arkadaşları ile vakit geçiriyor, kendini mutlu ve rahat hissediyordu. Fatih’in çalıştığı şirket ihale dönemine girdiğinden işler yoğunlaşmıştı. Dilara kendi başına eve dönüyor, onun şirkette uzun saatler kalması gerekiyordu. Akşam evin sessizliğinde kısık bir ışık açıp, bitki çayını yudumlayarak kitap okumak, yeni keyfi olmuştu.
Fatih gelince, biraz sohbet ediyorlar, sonra sarılıp uyuyorlardı.
Altı ayın sonunda artık o da yavaş yavaş bebek odası, eşyalarını şekillendirmeleri gerektiğine karar verdi. Karnı biraz daha büyümeden ve bebek doğmadan da kocası ile baş başa kısa bir tatil yapmak istiyordu. Doktor bir sakıncası olmadığını söylemişti. Fatih karısının planladığı tatili duyunca sevindi, o da çok bunalmış biraz uzaklaşmaya ihtiyaç duyuyordu. Sonunda ayarlayıp, ikisi birlikte on günlük bir tatile gittiler. O kadar iyi gelmişti ki bu uzaklaşma ve tatil ikisine de, geri döndüklerinde yeni tanıştıkları o dönemin heyecanına kapılmışlardı yeniden. Fatih karısına nazar değmesin diye üzerinde pırlanta ve nazar boncuklarının olduğu bir bileklik almış ve takmıştı koluna yola çıkmadan. Bebeğin cinsiyeti de belli olmuştu bu arada bir kızları olacaktı.
O tatilden sonra Fatih eve her gün bir bebek eşyası ile gelip, karısına sürprizler yapmaya başladı. Bir gün ufacık bir tulum, bir başka gün ufacık pembe bir etek. Dilara çocuk gibi kocasının eve gelişlerini beklemeye başlamıştı bu hediyeler yüzünden. İkisi birden paketinden çıkarıp, karşılarına koyuyor bu kıyafetleri giyen minik bebeklerini hayal ediyorlardı beraber.
Hanife hanım ile aradaki soğukluk erimişti yavaş yavaş, pazar günleri sabah kahvaltıları planlıyordu Fatih iki üç haftada bir. Kimsenin evine gitmeden dışarıda kahvaltı ediyorlardı. Hanife hanım daha sessiz duruyor ama surat asmıyordu en azından. Oğlunun konuşmasından sonra geri çekilmişti biraz. Dilara’da rahat etmişti böylece.
Dilara’nın son bir kaç ayı zor geçince, kendi kararı ile bıraktı çalışmayı. Bebeğin her şeyi çoktan hazırdı. Fatih artık karısının yorulmasını istemiyordu. Doktor da ayrılsan iyi olur demişti.
Gülizar hanım, onunla ilgileniyordu evde kimse yokken. Kadıncağız sınırlarını çok iyi bilen bir çalışandı her zaman. Dilara’yı da çok seviyordu. O rahat etsin, istediğini yesin diye uğraşıp duruyordu bütün gün.
Hanife hanım elden medet umulasına bozuluyordu ama madem istenmiyordu o da uzak duruyordu şimdilik ama torunu olunca da böyle olmasına izin veremezdi.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.