Kırık Dökük Bir Hikaye – Bölüm 9

Fatih’i seyretti o akşam annesinin evinde. Onlarla nasıl konuştuğunu, konuşma şeklinin tanıdığı Fatih’ten nasıl farklı olduğunu, nelere güldüklerini izledi. Çok mutluydular gerçekten, o farklı bir hayat yaşadı diye bu mutluluğun parçası olamaz mıydı. Kızdı biraz kendine, o akşam bir karar aldı, kocasının hayatına alan açacak, hatta o hayata da dahil olacaktı. Kendininkinden bir şey kalmamıştı nasılsa geriye.

Sonraki günler, gelmeler, gitmeler devam etti bir iki gün arayla. Artık eskisi kadar gergin bakmıyordu olanlara. Herkes daha mutluydu böyle. Onların hikayelerini dinliyor, Hanife hanımın gençliğinde yaşadığı zorlukları dinliyor, Feride ile Fatih’in çocukken neler yaptıklarına kulak veriyordu. Şehir hayatı ile küçük yerde yaşamanın farklarını anlatıyordu Hanife hanım sık sık. Onların nasıl yetiştirildiklerini, bir kadının nasıl yuvasına sahip çıkıp, yapması gerekenleri sıralıyordu ardı ardına. O kızını öyle yetiştirmişti. Dilaraların da memleketleri adetleri vardı illa ki ama işte talihsiz kayıplar yüzünden bir yuvada bile büyüyememişti o. Yurtlarda nasıl öğrenebilir, tadabilirdi bunları.

Dilara onlar anlattıkça iyice uzaylı gibi hissediyordu kendini. Büyük bir aile çevreleri yoktu. Yurt dışında uzaktan kuzenleri vardı. Akrabaların birbirine gelip gittiğini hatırlamıyordu belki annesi sağken oluyordu öyle şeyler. Babasının arkadaşları olurdu, onlar gelir giderlerdi aileleriyle.

“Sen de anne olacaksın” diyordu Hanife hanım, “Bunları anlatıyorum ki, sen de öğrenesin. Kendi çocuğuna elin yaptığı, içine ne koyduğunu bilmediğin şeyi mi yedireceksin. Mis gibi sarmalar, mantılar, kısırlar tadacak bu çocuk bizim elimizden. İnsan kendi hakimi olmadığı eve yuva diyebilir mi? Gülizar hanım sizden çok biliyor nerede ne var. Çamaşırınız, özeliniz ne varsa hepsi onda. Kızım mahremiyetiniz yok aslında senin farkında değilsin sen! Yurtta büyüyünce haklı olarak bilmemişsin böyle şeyleri. Biz çamaşırımızı dışarı ipe asmazdık el alem görmesin diye. Evimizi hep kendimiz sildik süpürdük çok şükür. Ne var takarsın bezi, başlarsın şuradan şuraya silerdin. İnsanın evi kendine yük gelmez.”

“Annem böyle diyor da aslında çok yoruldu yenge” diye lafı devralıyordu Feride, “Yani bir kadın gelip evi temizleyince oh ne rahat. Gerçi ben biliyorum yapmasını, zorda kalınca her işi hallederim ama insanın imkanı varken de ne bileyim?”

“Kız sus açtırma benim bayramlık ağzımı, bir evin hanımı olmayı öğreneceksiniz. Fatih bilir beni, elim ayağım tuttuğu sürece yaparım, çok da takdir eder bu yönümü. Şimdi temizlik olay mı sanki, marketler malzeme dolu. Süpürgesi var şeyi var. El alemin kadını senin yaptığın işi yapar mı? Ojeleri sürün elinizi işe değmeyin sizin derdiniz, sanki o parmağınıza sürdüğünüz boya ile oluyor bir aile!”

Feride ağzını eğip, susuyordu annesi çıkışınca. Fatih annesine hayrandı gerçekten, annesi o varken anlattıkça, gururu belli oluyordu yüzünden. Eve döndüklerinde, “Karıcığım annem o dönemin insanı, sen başka dönemin. Gülizar hanım yapıyor iyi kötü, ben memnunum sen canını sıkma sakın bu sözlere” diyordu.

Gülizar hanımın yaptığı işlere gözü takılmaya başlamıştı Dilara’nın elinde olmadan. Banyoyu kontrol ediyor, her yer silinip süpürülmüş mü diye bakıyordu elinde olmadan. Gayette güzel yapıyordu kadıncağız. Bir yeri bu gün bıraksa, ertesi gün hallediyordu söylemeden. Bir şikayeti yoktu onun. En azından toparlanmıştı iyice artık. İşe dönmeye de hazır hissediyordu kendini. Kocasına açıkladı kararını, “Artık ben de döneyim, kendime geldim” dedi o akşam gülümseyerek.

“Tabi karıcığım” dedi Fatih, “Ben de senden bunu duymayı bekliyordum. Yine de kendini fazla zorlama, istersen yarım gün falan başla önce. Ben hallediyorum her şeyi. Günün kalanında yine istediğini yaparsın. Rahat değil mi böyle sana?”

“Olur tabi” dedi Dilara, “Başlayayım duruma göre karar veririm”

Böylece Dilara da başladı yeniden çalışmaya, işe dönünce bu hayatı gerçekten özlediğini fark etti. Babası ile ilgili detaylara üzülüyordu hâlâ ama burası onlarındı. Toparlanıp geri gelmesi, babasıyla eskiden beri çalışanları da mutlu etti. Fatih onu yormamak için her zor işi alıyordu üzerine zaten. Babası gibi seyahatlere de gitmesi gerekiyordu. Bir kaç gün gidip, her gittiği yerden arıyordu sürekli.

“Birimiz işin başındayken, bırakıp gidince içime siniyor” diyordu Dilara’ya. Samet bey gittikten sonra onun gibi olamamaktan korkuyordu her zaman. Sanki o gidince bir terslik olacak sanıyordu, şimdi Dilara’da dönünce içi daha rahattı.

Hanife hanımların gelmesindense, Dilara’nın gitmesi de iyi gelmişti ona. Akşamları iş çıkışı beraber gidip, yemek yiyorlardı. Fatih zaten onların dolabını hiç boş bırakmıyordu. Dilara’da gönlünce yiyordu kısırdan, dolmadan, etli yemeklerden. Gerçekten sevdiğini fark etmişti hepsini. Hanife hanım yorulduğu için Feride ile topluyorlardı masayı, çaylar içiliyor evlerine dönüyorlardı.

“Yenge, annem çok memnun böyle gelip gitmenizden. Söylemiyor ama çok yoruluyor. Desem şimdi gelmezler kesilir ayakları diye üzülüyor. ” deyiverdi Feride bir gün mutfakta, “Sen de çalışıyorsun biliyorum ama biraz da biz mi gelsek?”

Tam bir şeyleri yoluna koyduk derken, Feride’nin söylediklerine gafil avlandı Dilara.

“Tabi siz de gelin haklısın” diye çıktı ağzından.

“Ama yenge annem diyor ki o zaman da ağabeyim bu sevdiği şeyleri yemekten yoksun kalacak. Biz sana öğretsek mi bunları ha ne dersin? Bak sen de seviyorsun!”

“Tabi olur öğrenirim ben de!” dedi Dilara yine çaresiz, “Ama ben çalışıyorum biliyorsun, yani bu kadar vaktim olmaz benim!”

“Aman be yenge! Sen de paranın içinde yüzüyorsun, sanki meteliğe kurşun atanlar gibi çalışıyorum diyorsun. Ağabeyim yapıyor ya her şeyi, sal sen de biraz ama!” deyip kıkırdadı Feride “Bak ben geleyim öğreteyim sana ara ara! Düşünsene ağabeyim ne şaşırır mutlu olur ha!”

Böylece Feride gelmeye başladı öğleden sonraları, o işten çıkıp eve geliyor, daha üzerini çıkarmadan geliyordu Feride. Hanife hanım daha önce gelişlerinde olanlardan içerlediği için gelmiyordu kızıyla şimdilik. Komşuları ile iletişim kurmuştu yavaş yavaş, onlarla görüşüyordu kızı gidince. Apartmanda altın günü planlıyordu, komşulara da söylüyordu o yüzden ama gerçekten burada yaşayanlar, hiç anlamıyorlardı öyle şeylerden. Ölmüştü komşuluk falan.

Ferde ile mutfağa giriyorlar, Hanife hanımın lezzetlerini deniyorlardı her gün, Fatih de akşam tadıp, “Yaklaşmış vallahi ellerinize sağlık” diyordu. Bazen Feride eve dönüyor, bazen de Fatih gelirken ısrar edip annesini de alıp geliyordu.

Bir ay içinde Dilara durumu çözünce, artık her gün gelmesine bahane kalmadı. Zaten Fatih’in dediğine göre Hanife hanım komşulardan umduğunu bulamamıştı. Memleketi de özlemişti, biraz gidip kalayım diyordu son günlerde.

“Ne iyi olur haklı kadın, burada çok yabancı hissediyor kendini” dedi Dilara hemen.

“Gidecek zaten bunaldım deyip duruyor” dedi Fatih, “Ancak Feride istemiyor gitmek, dershane de başlıyor biliyorsun. Ben de evde yalnız kalmasın diye annem yokken gel bizde kal dedim. Senin için de sakıncası yoksa tabi! İkiniz iyi anlaşıyorsunuz. O zaten dershaneye gidecek, bütün gün, sana bir zararı dokunmaz.”

“Tabi olur” dedi Dilara yine mecbur, ne desindi.

Hanife hanım on gün gitti memlekete, aman çok mutlu olmuştu eski ahbaplarını görünce, anlatıyordu sürekli telefonda ama oğlunu, kızını, gelinini de çok özlemişti bir yandan.

Feride her gün erkenden gidiyordu dershaneye, arada bir Dilara’nın kıyafetlerini, takılarını ödünç istiyordu. Ne kadar istediğini alıyor gibi dursa da, giydirmiyordu annesi her şeyi. Hazır o yokken biraz rahat olmak istiyordu o da. Ağabeyi ne güzel hiç karışmıyordu Dilara’ya, annesi fenaydı.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın