Dedesi torunundan yeniden ayrılmanın hüznüyle devam etti masalı anlatmaya. Ayan masal hiç bitmesin uzadıkça uzasın istiyordu ama her masalın bir sonu vardı maalesef.
“Gılgamış nehre girdiğinde bir yılan gelip, çantasında gözü gibi sakladığı otu yiyiverdi. Nehirden panik halinde çıkıp, otu kurtarmayı denese de başaramamıştı. Yılan otu yiyip, kıvrıla kıvrıla gözden kaybolmuştu. Artık yapabileceği bir şey yoktu, geri dönüp aynı yolculuğu baştan yaşayamazdı. Mecburen yola devam edip, ülkesine döndü ve çok iyi bir kral oldu”
“Bitti mi?”
“Bitti” dedi dedesi hüzünle gülümseyerek.
“Her şeyi anlattığından, bir şey atlamadığından emin misin?”
“Eminim, şimdi gitme vakti!”
Ayan dedesinin masalı daha da doğrusu destanı böyle çabucak toparlayıp, bitireceğini hiç düşünememişti.
“Bu destan, insanların bazı şeyleri yapamayacağını anlatır evlat!” dedi dedesi o düşünürken, “Gılgamış yarı tanrı olduğu için tüm bu yolculuğu yapabildi ancak o bile istediğini alamadı. Ölmeyecekmiş gibi yaşa ama bir gün öleceğini de unutma diye anlatılmış bu destan. Herkesin sınırları vardır, bu sistemin sınırlarını aşamaz. Döndüğünde bu sözlerimi unutma! Sen orada olman gerektiği için oradasın, ben de burada olmam gerektiği için. İkimiz de doğru yerdeyiz.”
“Ben yaptım ama!”
“Yaptın çünkü belli ki yolun seni buraya getirmesi gerekiyordu ve getirdi. Şimdi buradan öğrendiklerinle geri döneceksin, büyümüş ve cesaretlenmiş olarak.”
“Aslında büyümedim ki hâlâ on beş yaşındayım!”
“Büyümüşsün sen farkında değilsin!” diye sarıldı dedesi ona, “Bu da beni çok mutlu etti, artık gözüm arkada kalmayacak!”
Ayan’da dedesine sıkıca sarılıp ağladı biraz. Artık ayrılık vakti gelmişti, dedesi bahçeye dikemediği çiçeği saksısı ile birlikte ona verdi. Ayan’ı tünel çıkışında bulup, buraya getiren adam onlara dönüş için yardımcı olacaktı. Ayan dedesinin kollarından ayrıldığından adam da bahçe kapısına gelmişti bile. Ayan saksısını alıp, dedesine son bir kez baktıktan sonra adamın yanına gitti ve dönüp bir kez daha el salladı dedesine.
“Yine görüşeceğimiz güne kadar dede, seni çok seviyorum!”
“Ben de seni çok seviyorum oğlum, yolun hep açık olsun, her cihanda!”
Ayan sessizce beyazlar giymiş sınır koruyucusunun arkasından ilerledi. İçinde öyle derin bir hüzün vardı ki, son bir kez etrafa bakınmayı bile akıl edemeden yürüyordu.
Adam onu geldiği tünelin ağzına değil, başka bir patikanın başına getirmişti.
“Sen yeraltından kısa bir yoldan gelmişsin, bu patika da seni doğrudan aslan adamların olduğu yere götürecek ve sen geçtikten sonra kapanacak. Geri dönüşü olmayan bir patika olduğunu unutma.”
“Dedeme söz verdim zamanım gelene kadar dönmeyeceğim!” dedi Ayan hüzünle ve adama teşekkür edip, patikadan yürümeye başladı. Saksıdaki çiçek bembeyazlığı ile parlıyordu. Öyle güzeldi ki sanki ondan yükselen aydınlık içine tatlı bir rahatlık veriyordu. Sımsıkı tutarak patikanın sonuna kadar yürüdü ve sonunda aslan adamların onu çabucak kapı dışarı attığı binanın önüne geldi. Beyaz kapılar yine kapalıydı. Gidip kapıyı bir kaç kez tıklattı ama açan olmadı. Muhtemelen ona beden verdikleri odada çalışıyorlardı. Binanın etrafına dolanıp, onların olduğu yeri kestirmeye çalıştı ama bina o kadar büyüktü ki, pencereleri de olmadığından tam olarak neresi olduğunu anlayamadı. Yapacak bir şey olmadığından başka girişi var mı diye bina duvarı boyunca yürümeye başladı. Aklı hâlâ dedesindeydi. Ona kavuşmak için bunca yol gelmiş, geçirdiği kısa zaman ona hiç yetmemişti. Geri dönüp, tüm o yolları yeniden aşmamak için kendini zor tutuyordu ama dönmeliydi. Gürbüz haklıydı, dedesi onun aydınlık diyara gelmiş olmasına çok üzülmüştü, gördüğüne çok sevinmişti tabi ama bu diyarlar yaşayanlar için değildi belli ki. Onu sonsuza kadar görmeme riskini de alamazdı. Düşünceli düşünceli yürürken, “Gene mi sen!” diyen tanıdık bir ses duydu.
Meraklı aslan, kafalarla dolu tekerlekli bir arabayı itiyordu.
“Merhaba!” dedi Ayan eski bir dostu görmüş gibi, “Geri dönüyorum! Bana yardımcı olur musunuz?”
“Olamayız!” dedi meraklı aslan, zaten ondan zor kurtulmuşlardı.
“Lütfen!” dedi Ayan, “Kuşların beni geri götürmesi gerek ama bedenim var! Size bu bedeni de iade etmiş olurum hem, başka bir gün yine işinize yarar!”
Bedeni geri alma fikri düşündürdü meraklı aslanı, envanter raporları çıkarırken bu bu bedenin nereye gittiğini de açıklamaları gerekiyordu. Verilen her beden hatalı da olsa zimmetleniyordu üstlerine.
“Ben bedeni geri alırım ama kuşlar seni götürür mü garanti veremem!” dedi kararlı bir sesle.
“Siz kuşların geldiği yere kafamı bırakın ben konuşurum onlarla!” dedi Ayan heyecanla.
Buraların işleyiş kuralları sanki günlük hayatının bir parçası olmuştu artık.
“Gel madem!” dedi Aslan ve birlikte binanın daha önce görmediği bir girişinden içeri girdiler. Bu defa ciddi diğer aslan ortalar da görünmüyordu. “Arkadaşım izinde!” dedi meraklı aslan, “Burada olsa kesin karşı çıkardı ama madem geldin, ben seni söküvereyim iki dakika da uzan haydi!”
Yeniden Ayan’ın bedenini ekledikleri odaya gelmişlerdi. Ayan masaya uzandı.
“Ama çiçeğimi de kuşlara vermeniz gerek eğer ben kendime gelememiş olursam diye söylüyorum, onu yanımda götüreceğim!” dedi hemen
“Bu kuşlarla senin aranda, kendine gelmiş olursun merak etme!” dedi aslan ve Ayan daha ne olduğunu anlamadan geçti kendinden.
Gözünü yeniden açtığından bir tepenin en ucunda yanında bir saksı çiçekle yine sadece kafa olarak duruyordu. Yüzü uçuruma dönük olduğu için aslanın arkasında olup olmadığını göremiyordu. Nasılsa bir kuş gelip onu alır diye beklemeye başladı.
Kısa bir süre sonra pençelerinde bir kafa ile bir kuş geçti üzerinden, bu tepede tek başına bir kafa görmeye alışık olmadığından bir yandan da gözünü ondan ayıramıyordu.
“Beni geri götürür müsünüz?” diye seslendi Ayan hemen ama kuş tepesinden geçip gitti.
Nasılsa bir tane daha gelir diye beklemeye devam etti Ayan ama kısa bir süre sonra arkasından gelen ayak seslerin duyunca, aslanın geri geldiğini sandı.
“Beni kimse almadı henüz!” dedi dönemediği için.
Ayak seslerinin sahibi yanına kadar gelip önüne geçince gördü onu, bu aslan değil demin gördüğü kuştu.
“Seni niye iade ediyorlar anlamadım!” dedi şaşkın şaşkın.
“Benim geri dönmem gerek çünkü ama siz ben söylemeden nasıl bildiniz bunu? Aslan mı söyledi” diyerek gülümsedi Ayan, demek ki aslan ona bahsetmişti.
“Hayır alnına koca bir etiket koymuşlar “İade edilecek” diye!” dedi kuş
Ayan gözlerini kaldırıp, alnındaki etiketi görmeye çalıştı ama başaramadı.
“Beni akrep insanların oradaki nehre götürebilir misiniz?”
“Burada işler iyice zıvanadan çıktı!” dedi kuş sinirli sinirli, “Koca bir kafayla upuzun yol geldim, şimdi dönüşte bir de seni mi taşıyacağım. Maaşlarımıza zam yapmaları gerek!”
Söylene söylene Ayan’ın kafasını pençeleri arasına almıştı ki “Saksımı da almanız gerek!” diye bağırdı Ayan, “O da benimle gelecek!”
Kuş durup saksıya baktı, “Yok artık!” dedi sinirle, “Kafan yetmiyor bir de kökün mü var!”
“O benim köküm değil!” dedi Ayan
Kuş hiç cevap vermeden Ayan’ın kafasını pençeleri ile tuttuğu gibi saksıdaki çiçeğin dibine bıraktı ve saksıyı kavrayıp havalandı “Şimdi kökün işte!” dedi yükselirken, “Artık emekli olacağım, bu kadarı gerçekten fazla!” diye söylene söylene uçmaya devam etti.
Ayan’da sinirlenir onu ve saksıyı bırakıverir diye hiç cevap vermeden etrafı izlemeye başladı. Saksıdaki çiçeğin kokusu burnuna geliyordu mis gibi, o da harika bir manzara seyrediyordu.
Kuş onu giderken aldıkları şelalenin başına değil, kayıkçının olduğu nehrin karşı kıyısına bıraktı doğrudan, Ayan’ın teşekkür etmesine fırsat bırakmadan da söylene söylene gitti.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.