Ayan ve Yedi Diyar – Bölüm 29

Ayan hikayesini anlatmaktan artık sıkıldığı için bu defa fazla uzatmadan özet geçti adam sormadan da kolyesini gösterdi hemen.

“Karanlık kral seni buradan yolladıysa bir bildiği vardır!” dedi adam başka soru sormadan, “Beni takip et!” diyerek çayıra yürümeye başladı. Ayan da peşine düştü, kısa bir yürüyüşten sonra köy gibi bir yere geldiler, taştan yapılmış yuvarlak çatılı evlerin olduğu harika bir köydü burası, ağaçlardan çiçek fışkırıyordu, sokakların kenarlarından ince tatlı dereler akıyordu. Köydeki her ev beyazdı ve herkes beyaz giyinmişti. Ayan’ın renkleri köyde dikkat çektiği için herkes dönüp onlara bakmaya başladı. Genci yaşlısı herkesin saçları, kirpikleri bile beyazdı.

“Burası aydınlık diyar mı?” dedi Ayan merakla.

“Evet ama sadece bir köyü, burada dedeni sor sana yardım ederler. Bu gün aydınlık kralı yer altına ineceği için benim görev yerime dönmem gerek!” diyerek Ayan’ı meraklı köy halkının bakışları arasında bırakıp gitti.

Yaşlıca bir adam Ayan’ın yanına yaklaştı, “Yenisin herhalde?” dedi dikkatle bakarak, “Gel de sana bir kıyafet bulalım!”

“Ben dedemi arıyorum!” dedi Ayan “Burada değilse kalmaya niyetim yok!”

“Herkesi kalacağı köye getirirler, sana kıyafet bile vermemişler, dur bakayım adın listede var mı?” dedi yaşlı adam düşünceli bir şekilde sonra dönüp, evlerden birine girdi. Diğerleri konuyu birinin çözdüğünü görünce kendi işlerine geri dönmüşlerdi. Kimi bahçesine bir şeyler dikiyor, kimi ağaçlardan çiçek topluyor, kimi de ağaçların altında sohbet ediyordu. İlgi üzerinden çekilince, Ayan’da daha büyük merakla bakmaya başladı, dedesi böyle bir yerde mi yaşıyordu yani. Çok güzeldi gerçekten. Buradan neden kimsenin dönmediğini şimdi daha iyi anlıyordu. Adam elinde bir defterle geri geldiğinde, Ayan kendi köyü ile burayı kıyaslamakla meşguldü.

“Adım ne demiştin?” diye sordu adam.

Ayan söyleyince, listeden kontrol etmeye başladı, “Haklısın burada senin adın geçmiyor? Deden kim senin?”

Ayan onun adını da söylerken, adamın yanına geçip listeyi kendi de görmek istedi ama yazılar okuyabileceği türden değildi.

“Deden de yok!” dedi adam, “Bir karışıklık olmuş herhalde, sen en iyisi şu tepenin arkasındaki köye gidip sor, orası buradan büyüktür. Onlar sana yardımcı olur?”

“Kaç köy var ki böyle?” dedi Ayan merakla.

“Çok var! Ama o gideceğin köyde her köyün listesi tutulur, onlar sana dedenin ve senin yerini söylerler!”

Ayan teşekkür edip, ayrıldı adamın yanından ve gösterdiği yöne doğru yürümeye başladı. Dedesine ulaşmasına çok az kalmıştı, kim bilir ne kadar şaşırıp sevinecekti onu görünce. Sonra Gürbüz’ün söylediği aklına geldi, ya sevinmezse? Canım niye sevinmesindi ne kadar uzun yollar aşıp gelmişti buraya kadar, hem de kendi başına. O beceriksiz sandıkları Ayan koskoca canavarlarla karşılaşmıştı, gerçi onları yenmesi gerekmemişti zaten de yenemezdi ama olsun. Onu itip kakanlar burada yaşadıklarının yarısını yaşamaya cesaret edemezlerdi. Düşündükçe cesareti de arttığı için göğsünü gere gere daha dik yürümeye başladı. Tepenin başına vardığında, gördüğü bir köy değil koskocaman bir şehidi neredeyse, tam ortasında kocaman beyaz yüksek bir bina yükseliyordu, o kadar yükseliyordu ki göğe değecekti neredeyse. Etrafında az önce gördüğü gibi küçük küçük beyaz evler dizilmişti. Her ev birbirinin aynısıydı ama bahçeleri farklıydı. Renk renk çiçeklerin üzerinde uçuşan renk renk kuşlar vardı. Taş yollar evlerin arasında bir nehir gibi kıvrılıyordu.

“Harikaymış!” diye sevine sevine tepeyi koşar adım indi ve evlerin yanına ulaştı. Burada da herkes beyaz giyinmiş, saçları, kirpikleri beyazdı. Ayan’ın esmerliği ile tam bir zıtlık oluşturuyorlardı. Üzeri başı da iyice kirlendiği için, “Keşke gelmeden bir nehirde yıkansaydım!” diye düşündü ama sonra boş verip, dedesini bulmanın daha önemli olduğuna karar verdi. İlk girdiği yerde sokaklarda kimse görünmüyordu. Evlerin kapıları ardına kadar açıktı ve pencerelerinde cam yoktu. Taş sokakların kenarında akan ince derelerde renkli balıklar yüzüyordu. Her şey o kadar temiz ve parlak renkliydi ki, gözleri kamaştı yürürken. Sonra bir meydana çıktı, meydan da bir sürü beyaz insan vardı, hepsi toplanmış konuşan bir diğerini dinliyordu. Anlatan, aydınlık kralının yer altına inişinden bahsediyordu. Karanlık kral yola çıkmıştı bile, şimdi onlar kendi krallarını karşılayıp, sonra da yer altına uğurlayacaklardı. Sonra gözü konuşan adamın arkasındaki afişe takıldı, aydınlık kralı bu afişe bakılırsa bir aslandı ama gördüğü aslan adamlar gibi değil, daha heybetli ve altın sarısı bir aslan.

Kalabalığın arasına karışıp, biraz daha öne ilerlemeye çalıştı, onun farklı olduğunu gören geri çekilip ona yol açıyordu ama Ayan farklı olmaya hep alıştığı için umursamadı. Adam konuşmasını yaparken gözü ona takıldı, konuşma bitince de çıktığı yükseltiden inip onun yanına geldi.

“Yabancı mısın?” dedi merakla üzerine başına bakıp

“Dedemi arıyorum” dedi Ayan, “Burada herkesin nerede olduğunun kaydı tutuluyormuş”

“Evet ama bu gün kralımızın geri dönüşü törenleri olduğu için her yer kapalı!” dedi adam.

“Evet haberim var” dedi Ayan turist edasıyla, “Yine de belki bana yardımcı olabilirsiniz, çok vaktinizi almam! Dedemin yerini söylerseniz ben de hemen yola çıkarım! Hatta belki de buradadır!”

“Böyle önemli bir günde ortalıkta bu halde dolaşıp durman hoş değil” dedi adam, “Herkesi tedirgin ediyorsun, gel benimle!” diyerek kalabalığın içinden geçip yürümeye başladı, Ayan’da artık alışık olduğu üzere onun peşinden gitti, sokaklar geçip o kocaman yüksek binaya geldiler. Adam, kapıdaki görevlilere onu gösterip bir şeyler söyledi, adamlar da başını sallayıp ona gelmesi için işaret ettiler.

“Bu adamlar nöbetçi bu gün, sana yardımcı olacaklar, böyle dolanmaman için de sana bir kıyafet ayarlasınlar, hiç değilse kıllarını örtsün!” dedi adam ve arkasını dönüp gitti.

Nöbetçiler Ayan’ı binanın içine soktular, içerisi dışarıdan da muhteşemdi, dışarıdan göründüğü gibi katları yoktu, döne döne yükselen asma katların ortasında, binanın en tepesinden aşağı sarkan çiçekli harika bir sarmaşık vardı ve çiçeklerin kokusu içeriyi sarmıştı. Sarmaşığın zemine değdiği yerde içinde kocaman renkli balıkların yüzdüğü bir havuz vardı. Ayan içeride dolaşacaklarını zannedip sevinirken, adamlar hemen girişteki bir odaya girdiler. Ayan’ın bilgilerini büyük bir ciddiyetle aldıktan sonra beklemesini söyleyip odadan çıktılar.

Odanın camsız penceresinden tatlı bir rüzgar doluyordu içeriye, bütün eşyalar beyazdı, masalar, sandalyeler, duvarlar. Duvarlara, renkleri canlı harika çiçek tabloları asılmıştı. Ayan hayran hayran baktıktan sonra adamlar gelene kadar içeriyi biraz daha görmek istediği için odadan çıkıp sarmaşığa doğru gitmeye karar verdiği sırada geri geldiler.

“Dedenizin yerini bulduk!” diyerek eline bir harita verdiler, “Buradan çok uzak değil!”

Ayan heyecanla uzatılan haritayı aldı, diğer adam koluna astığı beyaz kıyafeti ona uzattı.

“Bunu giydikten sonra gidebilirsiniz!”

Ayan o kadar heyecanlanmıştı ki haritayı tutan eli titriyordu sevinçten, sonunda başarmıştı işte. Hiç soru sormadan adamın elindeki kıyafeti kaptı ve arkalarını dönmelerine fırsat bırakmadan üzerini çıkarmaya başladı. Aslında bir banyo yapmayı tercih ederdi bu kadar beyaz bir elbise giymeden önce ama şimdi bununla oyalanacak vakti yoktu, bir an önce dedesine kavuşmak istiyordu artık. Elbiseyi üzerine geçirdi, eski kıyafetlerini de sandalyenin üzerine bıraktı, “Biz hallederiz!” dedi adamlar. Masaya bıraktığı haritayı yeniden kaptı ve teşekkür bile etmeyi unutup, hızla fırlayıp çıktı binadan.

“Dede ben geliyorum!” diyordu bir yandan, bir yandan gözlerinden yaşlar iniyordu.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın