Ayan ve Yedi Diyar – Bölüm 24

“Hadi kalksana!” dedi meraklı aslan “Görelim nasıl olmuş!”

Ayan kendini masadan kaydırıp aşağı indi. Yeni bir elbiseye bakmak gibi değildi yeni bir bedene bakmak. Daha ayağı yere basar basmaz dengesini tutturamadı. Ciddi aslan yakaladı kolundan tuttu.

“Bir bacağın diğerinden biraz kısa! Yaşında bedeninle aynı değil. Dikkatli olman gerekecek ama zamanla alışırsın!”

“Ellerimin üzerinde tüyler var!” dedi Ayan iyice affalamıştı.

“Hangi beden olursa fark etmez dedin! Şimdi şikayet etme! İşimiz gücümüz var!” dedi meraklı aslan pençelerini beline koyarak.

Bir an önce ondan kurtulmak istediklerini fazlaca belli ediyorlardı. Ayan’da bir an önce dedesine kavuşmak için acele ediyordu zaten.

“İyi ne yapalım o zaman!” diyerek yeniden kendi başına adım atmayı denedi, bir kaç adım attıktan sonra işi çözmüş görünüyordu.

“Ayaklarım da çok büyümüş!” dedi gülerek, “Nasılsa dedem yüzümden beni tanır, dert değil!”

“Al bu da senle geldi!” dedi ciddi aslan, elinde Ayan’ın çantası duruyordu, “Beni takip et şimdi!”

Ayan çantasını yeni bedeninin omzuna takıp, kapıdan çıkan ciddi aslanın peşine takıldı ama adımları hissettiği heyecana uyum sağlayamadığı için geride kalıyordu.

“Ayağımın altına takacak bir şey yok mu?” dedi durup.

Aslan durup ona baktı, “Bacak boyunu eşitlemekten mi bahsediyorsun?”

“Evet, belki bir ayağımın altına bir şey koyarsak daha kolay yürürüm!”

“Yürüyorsun ya işte!”

“İyi de zor oluyor böyle! Denemezseniz gitmem ben de!”

Aslanın yüzüne bir kızgınlık ifadesi yerleşti, bir hırlama çıktı ağzından ama “Bekle burada!” diyerek Ayan’ı beyaz uzun koridorda bırakıp, odaya geri döndü. O gidince Ayan olduğu yerde zıplamayı denedi, fena sayılmazdı ama bu denge işi zordu biraz.

Aslan biraz sonra elinde bir tahta parçası ve sargı bezi gibi bir şeyle geri geldi, homurdanarak eğildi ve tahta parçasını ayağının altına koyup, sargı beziyle de sarıp bağladı.

“Oldu mu?” dedi ters ters.

Ayan bir kaç adım attı, sert zeminden tak tak diye ses geliyordu yürürken. Pek konforlu olmamıştı ama tam ağzını açacağı sırada aslan hırlayınca vazgeçti.

“Olmuş hadi gidelim!” dedi mecburen, uzun koridorun sonuna tak tak sesler çıkartarak ulaştılar. Hiç de olmamıştı ama aslanın iriliği ve hırıltısı ürkütücü geldiği için sesini çıkarmıyordu. İki kanatlı beyaz bir kapının önüne geldiler. Kapının hemen yanında bir askıda duran broşürlerden birini çekip Ayan’a uzattı aslan

“Al bu yedi diyar broşürü, arkasında harita var!”

Ayan heyecanla aldı broşürü, incelemeye başladı ama aslanın sabrı tükenmişti kapının kanatlarını açtı ve onu dışarı doğru itti. Kapılar açılınca karşılaştığı manzara Ayan’ı büyülemişti, o hayran hayran bakarken kapı arkasından kapandı ve bir sürgü sesi duyuldu.

“Amma da gıcık bu aslanlar!” dedi kendi kendine, çıktığı bina dışarıdan da bembeyaz, tek katlı ama kocaman tuhaf bir binaydı, yeniden manzaraya döndü. Kocaman ağaçların olduğu yemyeşil bir ormandı burası. Cıvıl cıvıl kuş sesleri geliyordu her yandan ama onları göremiyordu. Ağaçların sık dallarından gökyüzü görünmüyordu ama ışık dalların arasından süzülüp toprağa ulaşıyordu. Bir iki adım atınca, düz olmayan zemin ayağının altındaki tahtayı sağa sola eğince, eğilip çözdü sargıyı, tahtayı fırlattı bez lazım olursa diye çantasına tıkıştırdı.

“Burası yedi diyar mi şimdi?” dedi sanki soracak kimse varmış gibi

Sonra cebine ittirdiği broşürü çıkarıp incelemeye başladı. Yedi diyar gerçekten yedi diyardan oluşuyordu, bulunduğu yer yedi diyarın içi bile değildi. Broşürün arkasını çevirip, haritaya baktı. Dedesi bu diyarların hangisindeydi bilmiyordu ki? Ormanın içinden geçen yol bir taneydi netice itibari ile onu takip edip, çıkacağı yere görmeye karar verdi ve yürümeye başladı. Yeni bedeni eski bedeni gibi hafif ve esnek değildi, dengeyi tutturmak da zor oluyordu. Bulduğu bir dal parçasını temizleyip, baston gibi kullanınca biraz daha kolay oldu. Bir sürü kuş cıvıldıyordu ama hiç biri görünmüyordu. Biraz yürüdükten sonra yorulduğunu fark etti, nehri geçtiğinden beri hiç karnının acıkmadığı aklına geldi ki karnı guruldamaya başladı.

Bedeni mi vardı ki gelene kadar karnı acıksındı, devrilmiş bir ağacın üzerine oturup çantasının dibinde kalan bisküvi paketini çıkardı ve yemeye başladı. Broşürü çıkarıp yeniden göz attı.

“Dede neredesin acaba, çok şaşıracaksın çoook!” diye sevindi kendi kendine. Bir kaç bisküvi yedikten sonra patikayı takip etti. Ağaçlar ne seyreliyor, ne çoğalıyordu, patika arada bir kıvrılsa da tek bir yöne doğru götürdüğü hissediliyordu. Saatler geçtikçe yeni bedenine iyice alıştı ama orman da bitmek bilmiyordu bir türlü. Bir kaç kez dinlendikten sonra beş altı saat yürüdü ve sonunda altından tatlı bir nehrin aktığı bir köprüye geldi. Köprünün devamında ağaçlar devam etse bile zemin kayalıklarla bozulmaya başlamıştı. Suya giresi çok olmasına rağmen oyalanmak istemediği için vazgeçti ve köprüyü geçip patikayı takip etti. Kayalar çoğaldıkça ağaçlar azaldı. Patika’nın yürümesi nispeten kolay zemini de taşlarla dolmaya başlayınca, düşmemek için adımlarını yavaşlatmak zorunda kaldı. Ayağında Romalı’ların ayakkabılarına benzeyen tuhaf ayakkabılar vardı. Parmakları dışarıda kaldığından ayağı sağa sola büküldükçe taşlar acıtıyordu. Çantasına ittirdiği sargı bezini çıkarıp ikiye böldü ve ayaklarının ön kısmına sardı güzelce. Böylece parmaklarını taşlardan koruyabilecekti. Köprünün bu yanında sadece kayalar yoktu, rüzgar da önce tatlı tatlı, sonra sert sert esmeye başlamıştı. Ayaklarına bezi sarayım derken elinden bıraktığı broşür rüzgarla havalanıp ağaçların arasına gitmiş, büyük bir kayanın dibinde durmuştu. Dikkatlice geçip broşürü aldı ve cebine soktu yine. Yürümeye devam etti, bir süre sonra ağaçlar yeniden sıklaştı ve sonunda dümdüz bir çayıra açıldı. Rüyasında gördüğü çayıra çok benziyordu. Ağaçların bittiği yere gelince “İşte geldiiim!” diye bağırdı kendi kendine. Alabildiğine kır çiçekleri ile bezenmiş koca bir çayırdı burası.

“Gürbüüüüüüz!” diye bağırdı geniş geniş “Geldim işte haydi çık ortaya!”

Öyle keyiflenmişti ki tüm yorgunluğunu unutup çayırın içinde zıplamaya başladı. Sonunda kendini bırakıp, çayırın üzerine uzandı. Masmavi bir gökyüzü vardı üzerinde, orman hemen arkasında kaldığından kuş cıvıltıları buraya kadar geliyordu. Derin bir “Oh!” çekti ve gökyüzünü izlemeye başladı. Bedeni gevşedi gevşedi ve sonunda tatlı bir uykuya daldı.

Ne kadar uyuduğunu bilmiyordu ama gözlerini açtığında her şey aynı duruyordu. Kendini daha iyi hissederek doğruldu. Şimdi ne yöne gideceğini bulmalıydı, anlaşılan Gürbüz gene ortalarda yoktu.

“Belki de doğru çayırda değilimdir” diyerek haritayı çıkardı. Çayırın iki ucundan iki farklı yol görünüyordu başını kaldırıp ileri doğru baktı ama çayırın ucu görünmüyordu ki, bu yollar hangi yöndeydi acaba. Orman arkasında olduğuna göre diye düşündü ve kendince bir hesap yapıp, bir yön belirledi ve kalkıp oraya doğru yürümeye başladı. Yürüdükçe arkasında ezilen çiçeklerden bir iz bırakıyordu.

İstediği hızda olmasa bile epeyce yürüdükten sonra nihayet bir yere ulaştı. Çayır bir nehirle kesiliyor ve köprünün ardında yine kayalıklı farklı bir yol uzanıyordu. Bu defa suyu boş geçemeyip, çabucak soyundu. Soyununca iyice şoka girdi. Ne çok kılı vardı bu bedenin. Garip bir şekilde onca yürümesine rağmen, hiç de terlememişti. Boş verip, dikkatlice suya değdirdi ayaklarını, soğuk sanıyordu ama su ılıktı. Bir kaç adım daha atıp suyun içine oturdu. Su ince bir tül gibi sardı bedenini, yüzünü gözünü yıkadı. İçmeye cesaret edemedi. Bir süre daha oturduktan sonra hiç istemese de çıkıp, tuhaf giysileri yeniden giydi. Çantasını alıp köprüyü geçti.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın