“Sen beni kargocu mu sanıyorsun?” dedi kuş ters ters ama bunu söylerken bu konuşan kafanın kim olduğunu da merak ettiği için önüne gelmişti. Uzun zarif bacaklarının üzerinde yükselen kocaman bir bedeninin tamamını göremiyordu gözlerini kaldırsa da ama bu bir insan değil baya kuştu.
“Kocaman bir kuşsun, ben küçücük bir kafayım, ne olur çantamı da alsan yani?” dedi kuşa.
“Seni burada mı bıraksam acaba?” diye söylendi kuş, “Hem konuşuyorsun, hem de hiç susmuyorsun?”
Sonra kanatlarını hafife açıp biraz daha geri gidince onu gördü Ayan, bir turna kuşuydu bu. O kadar güzeldi ki, gözleri hayranlıkla açıldı Ayan’ın.
“Ne olur güzel turna!” dedi yumuşak bir sesle, “Ben köyde dedemle senin arkadaşlarını görürdüm hep, dedem bana turnalarla ilgili çok güzel hikayeler anlatırdı. Ne olursun biraz yardımcı olsan, dedemin yanına gidiyorum ben. Bu çanta orada bana lazım!”
Turna başını hafifçe yana eğdi. Daha önce yolcuları hiç onu sevip tanıdıklarını söylememişti.
“Tamam!” dedi sakince, gagası ile çantanın sapından kaldırıp, sonra yeniden taşın üzerine zıpladı ve Ayan’ın kafasını pençeleri ile tutup havalandı. Kaybedecek vakti yoktu, daha toplaması gereken bir sürü kafa vardı.
Kuşun pençeleri iki kulağının hemen yanında olmasına rağmen hiç acı hissetmeyen Ayan, birden bire havalanınca, heyecanla etrafı seyretmeye başladı. Aşağıda yemyeşil ovalar, pırıl pırıl sular gözüküyordu. Gökyüzünde hiç bulut yoktu, aşağı bakmayınca, dümdüz ve sakin bir denizin içinde gidiyorlarmış gibi gelmeye başladı.
“Burası ne kadar da güzelmiş, düşündüğümden de güzel!” diye mırıldandı Ayan.
Kuş ağzında onun çantasını taşıdığı için cevap vermedi, uzunca bir süre dağlar, tepeler aşarak uçtular. Sonunda yüksek bir dağın zirvesine yakın bir kayalığa yaklaştılar. Kayalığın içinde bir mağazanın ağzı görünüyordu ve bu mağaradan kaynayan su, dağın aşağısına doğru bir toz bulutu gibi su damlacıkları sıçratarak akıyordu. O kadar yüksekten akıyordu ki, yaklaştıkça damlacıklardan suyun ulaştığı yer görünmez olmuştu.
Kuş suyun çıktığı mağaranın ağzında yüksek bir kayanın üzerine kondu. Kayanın iki yanından geçen sular hızla, az ilerideki yamaçtan aşağı akıyordu. Ağzındaki çantayı da yavaşça yanına bıraktı.
“Benden bu kadar konuşan kafa” dedi ve kanatlarını açıp havalanmak üzere harekete geçti.
“Çok güzel bir yolculuktu, teşekkür ederim” dedi Ayan arkasından, “Aslan adamlar buradan mı gelip alacak beni?” diye ekledi ama kuş kanatlanıp gittiği için sesini duyuramadı. Zaten akan suyun sesi de her şeyi bastırıyordu. Yüzüne sıçrayan suyun damlacıklarından keyif alarak akan suları dili ile yaladı. Bedeni olmadan su içilebiliyor muydu acaba?
Başını çevirip arkasındaki mağaranın içine bakmak istiyordu ama bu kafayla kalma olayı biraz sıkıntılıydı. Aslan adamlar oradan mı çıkıp geleceklerdi. Sularla ıslandıkça gözlerini de açamaz oldu, eli de yoktu ki silip temizlesin.
“Hadi ama!” diye söylendi kendi kendine, “Biri gelip beni almayacak mı?”
O sırada bir rüzgar ıslak saçlarını yalayıp havalandırdı. Gözlerini açıp biri mi geliyor diye bakmaya çalıştı ama sudan başka bir şey yoktu. Sonra bir rüzgar daha gelip çarptı yüzüne ama bu daha şiddetli olduğu için az kalsın yuvarlanacaktı. Rüzgar sanki sürekli esmiyordu da oyun olsun diye durup durup yeniden üflüyordu. Bir iki üç derken giderek şiddetlenmeye başladı. Sanki mağaranın içi dışardaki havayı içine çekiyor gibiydi. Sonunda onu çantası ile birlikte kayanın üzerinden havalanıp bir girdap gibi mağaraya dolan rüzgarla mağaranın içine doğru uçtu. Bir yandan sıçrayıp duran sular, bir yanda rüzgarın savurup durması yüzünden serseme dönmüştü, arada bir girdabın içinde dolaşan çantası gelip kafasına çarpıyordu. Mağaranın içinde olmalıydı artık ama gözünü açıp etrafa bakamıyordu ki. En hatırladığı sert bir şeye çarptığıydı.
Gözlerini açtığında, hastane odası gibi bembeyaz bir odadaydı. Beyaz bir masanın üzerine konmuştu. Beyaz kocaman camlı rafların içinde kafaları olmayan çeşit çeşit bedenler duruyordu.
“Vay canına!” dedi heyecanla.
Arkasından biri kafasının üzerinden tutup onu kendine doğru çevirdi ve şaşkın aslan gözlerini kocaman açarak ona baktı.
“Az önce konuştun mu sen?”
Ona bakan aslanın hemen arkasında beyaz doktor önlüğü giymiş bir başka aslan duruyordu. Onunda gözleri merakla büyümüştü.
“Konuştum evet, ben Ayan!” diye yanıtladı Ayan artık normalde tuhaf olan her şey normalleşmişti onun için, “Bana beden mi vereceksiniz?”
“Burada gerçekten bir saçmalık dönüyor!” dedi arkadaki aslan, yüzüne ciddi bir ifade yerleşmiş gözü elindeki defterdeydi, “Gelenin sen olmaman gerekiyordu! Seksen yaşında yaşlı bir adam bekliyorduk!”
“Ayrıca bedenlenmeden konuşamaman da gerekiyordu!” dedi öndeki meraklı aslan, “Bu kuşlar her şeyi karıştırıyorlar, kuş beyinliler!” diye devam etti sonra.
Ayan kafaları karışmış iki aslana baktı gülerek “Ben şimdilik ziyaretçiyim!” diye açıkladı, “Dedemi bulmaya geldim! O da aşağı yukarı o yaşlarda!”
“Ne yapacağız bunu?” diye kendi aralarında konuşmaya başladı iki aslan onu duymamışlar gibi.
“Geri gönderelim ne yaparlarsa kuşlar yapsın, biz niye sorumluluğu alalım!” dedi biri
“Olmaz!” diye atıldı Ayan, “Beni geri yollayamazsınız! Buraya kadar zor geldim zaten. Bir beden verin gideyim!”
“İyi de sen çocuksun, listedeki ayrılan beden seksen yaşında, seni yanlış yere getirmişler herhalde!”
“Seksen yaşında mı?” dedi Ayan, “Şu arkamdakilerden birini verin hiç değilse!”
“Veremeyiz her bedenin bir sahibi var!”
“Geri göndermeyin ne olur! Hangi beden olursa razıyım!”
“Geri gönderirsek de rapor etmemiz gerek!” dedi aslanlardan biri sıkıntıyla, “Başımız ağrıyacak!”
“Bizim kafa nerede o zaman?” dedi öbürü
“Ne bileyim o da nereye gittiyse oradakiler düşünsün, biz hiç bir şey olmamış gibi bedenleyip gönderelim bunu!”
“Evet, evet bedenleyin!” dedi Ayan, “Kim bilecek? Ben kimseye söylemem!”
“Ya öbür kafa da gelirse ne yapacağız?” dedi meraklı aslan. İki aslan birbirine bakıp biraz düşündüler.
“Gelirse bekletiriz, nasılsa bedeni olmadan anlayamaz! Şu arkadaki hatalı bedenlerden birini veririz ona da!”
“Hatalı olanı buna takalım” dedi önlüklü aslan heyecanla, “Böylece öbür kafa gelirse doğru bedeni almış olur, biz de kurtuluruz bu dertten!”
“Hatalı beden de ne demek?” dedi Ayan.
“İşte üretim hatası ufak tefek şeyler dert etme!” dedikten sonra, “Ben gidip bir bakayım!” diyerek yanlarından ayrılıp gitti.
“Sen nasıl konuşuyorsun?” dedi ciddi aslan arkadaşı gidince.
“Uzun hikaye!” dedi Ayan tam anlatacaktı, meraklı aslan heyecanla içeri girdi.
“İşte getirdim, biraz tozlanmış ama idare eder!”
Diğer aslan onun yanına gitti bakmak için ama Ayan kafasını çeviremediği için olanı biteni göremiyordu. Sonra birden iki pençe onu yakalayıp masanın üzerinden aldı.
“Hemen halledelim de kurtulalım şundan” dedi ama Ayan daha ne olduğunu anlamadan kendinden geçiverdi.
Gözlerini açtığında yine masanın üzerindeydi ama bu defa tavanı görebilecek şekilde yukarı bakıyordu.
İki aslan başına dikilmiş onu inceliyorlardı.
“Fena olmadı bence!” dedi biri, “Hadi bakalım artık bedenlisin kalk da yürümeyi dene!”
Ayan heyecanla boynunu kaldırdı, gerçekten kafasının altında uzanan bir beden vardı. Üzerine de tuhaf bir kıyafet giydirilmişti. Doğrulup, oturdu ellerine ve bedenine bakmaya başladı.
“Biraz büyük geldi sana ama alışırsın!”
Kendine ait olmayan bir bedene bakmak çok tuhaf bir duyguydu, elini boynuna attı bir birleşme yeri mi vardı acaba?
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.