Ayan ve Yedi Diyar – Bölüm 25

“Buraya kadar gelebileceğini hiç sanıyordum doğrusu!” dedi Gürbüz’ün sesi.

Ayan heyecanla etrafına bakındı ama kimseyi göremedi, “Hala mı oradasın sen çıksana artık geldim işte!” dedi kafasına vurarak.

“Daha zamanı gelmedi!” dedi Gürbüz.

“Korkağın tekisin neler atlattım ben kendi başıma! Gelmezsen gelme, ben dedemi kendim de bulurum!”

“Belki yolda masalın devamını dinlemek istersin diye düşündüm! Ama tabi istemiyorsan o ayrı, gidebilirim!” dedi bu defa Gürbüz, sesine o alaycı ton gelmişti yine.

“Masal mı?” dedi Ayan heyecanla, “Dinlerim, gitme! Bir işe yara bari, yol tek başına çekilmiyor!”

“Ben sana yol seni götürür dedim değil mi? Bence bana haksızlık ediyorsun. Bu senin yolun, tek başına yürümen gerek zaten!”

“Tamam bilmişlik taslama gene, haydi kralı anlat bana!”

“Nerede kalmıştık?”

“Kral eski bir hikayeyi hatırlamış, tanrılar insanları yok etmiş, sonra bir tanrı insanlara yardım etmiş onları sonsuz yaşamın olduğu bir yere götürmüş!”

“Hah tamam! İşte hikaye ölümsüzlüğün sırrını o yere gittikten sonra hikayede geçen kralın bildiğini söylüyormuş. Bizim zalim kral da arkadaşının ölümünden sonra ölümden korkmaya başladığı için o ölümsüzlük otunu aramaya gitmeye karar vermiş!”

Ayan bir yandan taşlara takılmadan yürümeye çalışırken, bir yandan da masalı dinliyordu şimdi. Gürbüz’dü bu pat diye kaybolur giderdi, hiç değilse yolundan olmadan dinleyebilmek için sessini çıkaramadan dinlemeye devam etti.

“Yönettiği ülkenin bütün alimlerini toplamış kral, hikayede anlatılan yerin nerede olduğunu bulmalarını istemiş ama kimse bilmiyormuş. Herkesin tek bildiği o yerin güneşin hem doğduğu, hem de battığı yer olduğuymuş ve doğuda çok ama çok uzak bir yerdeymiş. Günlerce alimlerine akıl danışan kral sonunda ne olursa olsun bu yolculuğa çıkmaya karar vermiş ve hazırlıklar yaptırmış. Yanına askerlerini alması söylense de kabul etmemiş.

‘Ben kendim giderim’ demiş ve kralın ne kadar üzgün ve yeri gelince zalim olduğunu bilenler seslerini çıkaramamışlar.

Kral bir sabah erkenden sarayından ve ülkesinden ayrılmış, doğuya doğru yolculuğuna çıkmış.

“Benim gibi!” dedi neşeyle Ayan, Gürbüz duymamış gibi yapıp devam etti anlatmaya.

“Bahsedilen yer doğuda çok uzaktaki o yerde bir dağın tepesindeymiş ama o güne kadar oraya hiç kimse ne gitmiş, ne de gitmeyi denemiş. Geride kalanlar, kralın acıdan delirdiğini ve bir daha dönmeyeceğini düşünüyorlarmış. Yine de bir çok kahramanlık hikayesi olup, kanında Tanrıların kanını taşıdığı için bir ihtimal bırakıyorlarmış. Kral kalbinde arkadaşının acısı ve ölüm korkusuyla geceler gündüzler boyunca yürümüş. Dağlar, tepeler, nehirler aşmış. Yürüdükçe eski dostu canavarla anıları gözünde canlanıyor daha da hüzünleniyormuş. Bir yandan da sarayında hizmete alıştığından her işini kendi yapmaya çalışıyormuş. Son zamanlarda zaten kendine fazla bakmadığı için yola çıkarken de öyle şatafatlı şeyler giyinmemiş. Acıkınca avlanıyor, yorulunca dinleniyor, kirlenince yoluna çıkan nehirlerde, göller de yıkanıyormuş.”

“Ben bir şey avlamıyorum ama az kalsın av oluyordum doğrusu!” diye gülümsedi Ayan yine akrep insanları hatırlayarak.

“Onlar kimseyi avlamazlar, sen dünyanda öğrendiklerin yüzünden korktun!”

“Hiç de korkmadım!”

“Tabi ‘Beni yiyecekler mi?’ diye düşünen bendim çünkü!”

“Madem yanımdaydın ne demeye çıkıp da o zaman söylemedin bunları. Korktum tabi, kaç tane akrep insan gördüm sanıyorsun daha önce!” diye Gürbüz yanında gibi kafasını çevirip cevap verdi Ayan ters ters ama önüne bakmadığı için ayağı takıldı az kalsın kapaklanıyordu yere.

Gürbüz yüksek sesle güldü onun haline.

“Gülersin tabi, beni buralara kadar getirdin bir masalı bile tam anlatamıyorsun!”

“Sen masalın kendini yaşıyorsun ama farkında değilsin! Tamam sus da dinle devam ediyorum” dedi Gürbüz, “Kral, krallığını unutacak kadar çok yol kat ettikten sonra nihayet bahsedilen o dağa ulaşabilmiş. Dağın eteklerinde kralın varmak istediği yolun koruyucuları varmış. Kralı görünce şaşırmışlar ama yarı tanrı olduğu için geçmesine izin vermişler”

“Baksana sen masalı benim üzerimden uyduruyor olabilir misin?” dedi Ayan

“Niye uydurayım, dinlemek istemiyorsan anlatmam! Kendi masalını yaşa o zaman!”

“Dur! Dur! Öyle demek istemedim!” dedi Ayan ama Gürbüz cevap bile vermedi.

“Aman anlatmazsan anlatma ya, dedeme gidiyorum ben o bana bir sürü masal anlatır eski günlerdeki gibi!” diyerek sevine sevine yoluna devam etti.

Aslında buraya gelip, Gürbüz ile buluşacağını, arkadaş olacaklarını ve dedesini birlikte bulacaklarını düşünmüştü gelirken ama “Zamanı var!” diyordu Gürbüz hâlâ.

“Neyin zamanı? Beni kandırıp duruyor!” dedikten sonra yorulduğu için durup dinlenmeye karar verdi. Haritayı çıkarıp inceledi yine. Bu girdiği yol haritadaki hangi yoldu acaba? Yolların biri doğrudan dört diyara, diğeri üç diyara çıkıyordu. Diyarların birine varsa, diğerlerine de geçiş vardı ama görünüşe bakılırsa hâlâ yoldaydı.

“Dede!” diyerek gözleri doldu birden bire, yola o kadar kaptırmıştı ki kendini, dedesini ne kadar özlediğini düşünecek vakti bile olmamıştı. Yaşlar gözlerinden indikçe indi.

“Tamam masala devam ediyorum!” dedi Gürbüz’ün sesi, “Amma sulu gözlü çıktın sen de!”

“Sen ne anlarsın!” dedi Ayan kolunun tersi ile yüzünü silerek, “Sen kim bilir yedi diyarda ne güzel bir hayat yaşıyorsun. Benimse bir dedem vardı onu da kaybettim ama bulacağım! Kral değilim, ölümsüzlüğün peşinde hiç değilim. Tek istediğim dedemle birlikte olmak!”

“Deden seni burada görünce sevinecek mi sence?” dedi Gürbüz ciddileşerek.

“Niye sevinmesin, onun için geldim buraya kadar. O da beni özlemiştir!”

“İyi ama deden seni dünyayı arkanda bırakasın diye mi korudu onca senedir! Sen onun senin için kurduğu dünyayı bırakıp buraya geldin! Zaten bir gün gelecektin ama acele ediyorsun.”

Durdu Ayan burnunu çekti, “Sen dedin yola çık diye!”

“Evet ben dedim!”

“Ben de çıktım işte, şimdi ne demeye çalışıyorsun hiç anlamadım doğrusu? Yedi diyar var diyen sensin, deden orada diyen sensin, ben senim diyen de sensin. Şimdi kalkmış bana bunları mı söylüyorsun. Ayrıca dedem benim dünyamı da alıp gitti, ne kaldı ki geriye. Beni istemeyen bir amca ve yenge! Annemi, babamı, dedemi ve son olarak da beni deli sanan iki akraba! Onlarla yaşamaktansa burada olmayı tercih ederim.” dedi Ayan ama sonra arkasından duyduğu bir çıtırtı ile irkilip, döndü.

“Orada bir şey mi var?” diye sordu Gürbüz’e ama cevap gelmedi. Usulca doğruldu ve parmaklarının ucuna yükselip ağaçların arasını gözleri ile taramaya başladı. Çıtırtı yeniden geldi biraz ileriden ağaçların arasından. Huzursuz olduğu için bir an önce yola devam etmek istedi. Ağlarken yere bıraktığı haritasına uzandı bu defa çantasına koymak için ama bir rüzgar gelip haritayı uzağa taşıdı. Kalkıp peşinden gitti, tam uzanıyordu, harita yeniden rüzgarla havalanıp, daha uzağa uçtu.

“Bana bak Gürbüz! Bu senin işinse hiç komik değil haberin olsun!” dedi boşluğa ama elbette cevap alamadı. Yine yürüdü ve harita oyun oynuyor gibi havalanıp daha uzağa iki kayanın arasına uçtu. Bu sefer harita duyacakmış gibi adımlarını sessiz atmaya çalışarak yavaşça yaklaştı ve elinde baston yaptığı sopasını kaldırıp, ucunu haritanın üzerine koyacaktı ki, harita havalanıp, kayanın diğer yanına uçtu.

“Ne oluyor yahu! Gelsene buraya!” diye söylendi haritaya. Çantası oturduğu yerde kalmıştı. Göz ucuyla duruyor mı diye kontrol edip, yüksek kayanın diğer yanına geçti.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın