Ayan ve Yedi Diyar – Bölüm 19

Suyun serinliğine, rüzgarın serinliği de eklenince, titremeye başladığından, çantasından bir kazak çıkarıp üzerine geçirdi. Hava tam kararmadan uyumak için iyi bir seçmesi gerektiğini düşünüp, büyük bir kayanın yanına oturdu. Gökyüzü griydi ama daha tam kararmamıştı. Derin bir iç çekti. Biraz sonra karanlık gelip onu yutacaktı.

“Gürbüz!” dedi sessizce.

“Buradayım!” dedi Gürbüz hemen, “Su güzeldi değil mi?”

“Evet çok güzeldi, köyde hep yıkanırdım derede. Kendimi evimde gibi hissettim burada. Gerçi yatak pek konforlu değil ama sen masal anlatacağın için umursamıyorum!”

“Tamam sen kapat gözlerini!” dedi Gürbüz, “Ben anlatmaya başlıyorum”

Ayan hemen kapattı gözlerini, dünya kayboldu.

“Kral ertesi gün aynı saatte gitti göldeki sazlığın yanına. Kimse bir sazlıkla konuştuğunu anlamasın diye oturup gölü izler gibi yaptı.”

“Sen mi gittin yoksa krala da!” diyerek gözleri kapalı gülümsedi Ayan, “Sen de bana böyle yapıyorsun!”

“Bir tanrı değilim!” dedi Gürbüz, “Kapat gözünü de bir an önce uyu hadi! Devam ediyorum”

“Kapalı ya zaten!”

“Çeneni de kapat o zaman!”

Ayan yarı açık ağzını da kapatıp, hazır olduğunu gösterince, Gürbüz devam etti, “‘Sana şimdi bazı ölçüler vereceğim’ diyerek hemen söze girmiş sazlık. Krala gemiyi nasıl yapacağını güzelce ezberlettikten sonra, bu gemiye sadece sevdiklerini ve hayvanları al’ demiş. Kral bir sazlığı neden dinlemesi gerektiğini anlamamış ama her nedense bu gemiyi yapması gerektiğine karar vermiş. Geminin yapımı çok uzun sürmüş. Sazlığın söylediklerinden kimseye bahsetmemiş ve sevdiklerine, bir yolculuk planladığını ve onları da davet ettiğini söylemiş. Kocaman gemide, hayvanlar için özel bölümler varmış. Gemi tamamlanınca, herkes bu tuhaf gemiye bakıyormuş. Diğer nehir gemileri gibi üzeri açık veya kayık şeklinde değilmiş. Ahşap geminin içi dışı katranla güzelce sıvanmış. İnsanlar kralın gemisinin yapımını hayretle izlerken, hava beklenmedik şekilde kapanmaya başlamış. Kral gemiye ne zaman binileceğini biliyormuş. Onunla geleceklere o akşam gemiye gelmeleri için haber salmış, seçtiği hayvanlar da o gün gemiye yüklenmiş. Uzun süre yetecek yiyecek ve içecek de yüklenmiş. Akşam olunca davetliler geminin önünde toplanmış, hayatlarında gördükleri en acayip geminin içini merak ediyorlarmış. Herkes binince geminin kapakları kapatılmış ve gemi hareket etmiş. Kapalı bir kutunun içinde nereye gideceklerini anlamayan ama kralın davetini de geri çeviremeyenlere kral bir açıklama yapmış. O sırada tanrıların dünyaya saldığı felaketler olmaya başlamış. Yer sallanmış, dev dalgalar başlamış, yarısı suya batmış olarak ilerleyen gemi bir o yana, bir bu yana sallanıyormuş. Kralın anlattığı hikayeden de çok korkan gemidekiler iyice paniğe kapılmış. Fırtına on günden uzun sürmüş. Gemi yaşadıkları yerden çok uzaklara sürüklenmiş. Bıraktıkları yerlerde ise hayatta kalan olmamış!”

“Berbat bir durum!” dedi Ayan ama sesi çok uykulu geliyordu.

“Tanrılar işi hallettiklerini düşünürken, bir grup insanın kurtulduğunu öğrenince çok sinirlenmişler. Kimin yaptığını da kolayca tahmin ettiklerinden yardım eden tanrıyı çağırmışlar. Sazlıktan konuşan insan seven tanrı, kralın çok iyi olduğunu, onu yok etmenin haksızlık olacağını, her kurala uyduğunu anlatmaya başlamış. Yaşamayı hak ediyormuş. Tanrılar çok kızgın olup, kalanları da yok etmek isteseler de, yaşanan felaketten geriye kalan sahnelere kendileri de çok üzüldükleri için. ‘Artık yeryüzüne kalamazlar! İstediğimiz buydu. Eğer onlar yaşasın istiyorsan, onları yeryüzünden ayrı bir alana taşı!’ demişler. Tanrı bu habere çok sevinmiş ve kralla sevdiklerini alıp, yeryüzünde olmayan, insanların asla giremeyeceği bir yere götürmüş. Burası ne tanrıların, ne insanların olduğu bir yermiş. Burada ölümsüzlük varmış. Sonsuza kadar yaşanabiliyormuş!’ İşte bizim zalim kral da canavar öldükten sonra bu hikayeyi hatırlamış.” diyerek sustu Gürbüz. Ayan’dan hiç cevap gelmedi, yorgunluktan sızıp kalmıştı çoktan.

Sabah gözünü açtığından, masalın kaldığı yeri hatırladı hemen ama Gürbüz’ün hiç sesi çıkmadı seslenince. Gürbüz’dü bu canı ister konuşur, canı istemez konuşmazdı. Dün girdiği dereyi hatırlayıp, yola çıkmadan bir kez daha girmeye karar verdiği için koşarak derenin kenarına gitti, bu defa eğilip ilk önce Gürbüz’ü görmeye çalıştı ama göremeyince uzatmadan soyunup yeniden suya atladı. Çocukluğundaki gibi yıkanıp, oraya buraya su sıçrattıktan sonra çıktı giyindi. Henüz acıkmış hissetmediği için yola çıktı. Bir dağın başında yapayalnız yürüyüp duruyordu ama çok da güzel vakit geçiriyordu. Burada kimse ona ne yapması gerektiğini söyleyemiyor ya da üzerine üzerine gelemiyordu. Yedi diyarın yolu bile harikaydı. Bir şarkı tutturup yürüdü yürüdü ve sonunda köylünün “Tee, orası!” dediği yere vardı.

Uzaktan gördüğünde heyecandan yerinde duramadığı için koşarak yerin üzerinde kimi kırık, kimi yerinde duran taşların yanına doğru koştu. Çantasını sırtından fırlatıp, ellerini havaya kaldırdı ve kendi etrafında dönerken, “Geldim işte! Buradayım!” diye neşeyle bağırmaya başladı. Bir süre hoplayıp zıplayıp, taşların arasında döndükten sonra durdu.

“Şimdi ne olacak?”

Etrafında dikkatle bakındı, bir yol, bir delik, bir geçiş var mı diye ama bulamadı. Taşlar öylece bir tepenin yamacında duruyorlardı. Kimi kırılmış, kimi dağılmıştı.

“Gürbüz burası mı?” diye seslendi ama Gürbüz’den yanıt gelmedi.

“İşe yarayacağın zaman neden ortada olmuyorsun anlamadım ki? Hey! Yedi diyar ben geldim!” diye bağırdı bu kez. Rüzgarın taşlara çarpan sesinden başka bir ses gelmedi. Sonra taşların üzerinde bazı semboller olduğunu fark etti. Acaba bu semboller bir işe mi yarıyordu. Eğildi doğruldu, etraflarında dolaştı. Başka taşların üzerine çıkıp, göremediği yerler var mı diye baktı. Hiç bir şey anlamadı

Sıkıntıyla gidip bir taşın üzerine oturdu. Onca yol gelmişti, yedi diyar burası diye ama ortada ne yedi vardı ne diyar. Akşam olmak üzereydi yine. Eğer doğru yerde değilse bir de geri dönmesi vardı şimdi. Gelirken yol heyecanlıydı da, dönerken aynı yolu yeniden yürümek canını sıktı. Yanlış yolda olsa Gürbüz derdi herhalde. Der miydi? Cevap veremedi.

“Hava kararsın masal anlatmaya gelir nasılsa!” dedi kendi kendine, “O zaman sorarım!”

Burada nasıl vakit geçireceğini bilmediği için taşların etrafında bir daha dolanmaya başladı. Güneş yamacın üstünden tepenin arkasına geçince, taşların üzerlerindeki kızıllık solgun bir sarıya döndü. Yedi diyarın bir girişi vardı da o mu göremiyordu acaba? Karanlık bastırmadan geceyi geçirecek bir yer seçti. Kocaman taşların biri, yıkılıp diğerine yaslanmıştı. Daha güvenli geldiğinden, devrilen taşın altına girdi, yastığını yerleştirdi, sırtını dil durana dayayıp, beklemeye başladı. Heyecanla gelip bir şey bulamayınca hayal kırıklığına uğramıştı ama ne demişti Gürbüz “Yol orada bitmiyor!”

Demek ki burada bir şey değil yolun devamını araması gerekiyordu. Taşların üzerindeki semboller yolu mu anlatıyordu acaba?

“Keşke daha dikkatli baksaydım!” diye homurdandı. Hava artık karardığından her şey kaybolmuştu. Saklandığı yerden çıkmaya da cesaret edemeyip, Gürbüz’ü beklemeye başladı. Ancak o akşam Gürbüz’ün hiç sesi çıkmadı. O da beklerken yorgunluktan sızıp uyudu. Duyduğu bir kaç ayak sesi ile gözlerini açtığında gün çoktan yükselmişti. Ayak seslerinin kimden geldiğini anlamadığı için önce dışarıyı kontrol etmeye karar verdi. Başını azıcık dışarı uzatınca, iki çift kalın ve siyah bacakla karşılaşınca irkilip geri saklandı. Bunlar insan bacakları değildi, insan ayakları hiç değildi.

“Saklanma seni gördük!” dedi bir ses. hırıltılı, tuhaf ürkütücü bir sesti bu. Hiç cevap vermedi, kalbi küt küt atıyordu. Neydi ki bunlar böyle?

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın