Ayan ve Yedi Diyar – Bölüm 18

İlk tırmandığı tepe çok dik olmadığından aşması zor olmamıştı aslında. Sonrasında çalılardan yukarı devam edecek yer bulamayınca, diğer yana doğru yürümeye başladı. Bulduğu bir aralıktan tırmanmaya devam etti.

İki saat yürümüştü aşağı yukarı, artık köy de yol da çok gerilerde kalmıştı. Sıcak arttıkça artıyordu. Karnı acıktığı için minderini çıkarıp oturdu. Açık bisküvi paketindeki kalanları birer birer yemeye başladı. Saçlarının arasından yüzüne terler akıyordu.

“Daha çok var mı acaba?” diye düşündü. Tepenin birini aşıyor öteki ile karşılaşıyordu. “Teee!” orası diye gösterilen yeri de bulunduğu yerden göremiyordu şimdi.

Paket bitince, üzerini silkeleyip kalktı ve yola devam etti. Dura gide sonunda hava kararmaya başlamıştı ve çok yorgundu. Çalılar ve topraktan fışkırıyormuş gibi duran kayalar da çoğaldığı için yürümek iyice zorlamıştı. Hava tam kararana kadar yürümeye devam etmek istese de, bacakları artık titremeye başladığından vazgeçti. Dinlenmezse zaten yolu tamamlayamazdı. Bir taşın üzerine oturup, güneşin batışını izlemeye başladı. Öyle sessiz, öyle çıplak bir yerdi ki burası, güneş bile bu evrene ait değil gibi görünüyordu. Güzeldi yine de. Güneş tamamen batınca, etkisi de azaldı birden bire tatlı bir serinlik geldi. Ancak karanlık tam anlamıyla çökünce, tüm dünya yok oldu sanki. Karanlığın ortasında bir tek Ayan var gibiydi. Kalbi korkuyla atmaya başlasa da köyde dedesi ile kapı önünde oturdukları zamanları hatırladı. Etrafa değil gökyüzüne bakmaya karar verdi. Yastığını iki kayanın arasında bir yere koyup, sırtını da kayanın birine dayadı. Diğerine de ayaklarını uzatıp, nerede olduğunu unutmaya karar verdi. Gökyüzüne dikti gözlerini. Yıldızlar sanki o baktıkça çoğalıyormuş gibi sardılar karanlığı, ay kafasını eğmiş bir boğanın boynuzları gibi parlıyordu.

“Gürbüz!” diye fısıldadı sessizce, “Gel de masalı anlat, tam yeri burası!”

“Tamam!” dedi Gürbüzün sesi hiç beklenmedik bir şekilde.

“Sen burada mıydın?” dedi Ayan başını kaldırıp sanki onu görecek gibi.

“Evet!”

“Neden söylemedin?” dedi Ayan onun yanında olduğunu bilmek içini rahatlamıştı.

“Sormadın ki? Öyle boş boş etrafa bakıyordun!”

“Gökyüzüne bakıyordum!” dedi Ayan yeniden yerine yerleşip, “Dedemle yaz geceleri gökyüzünü seyrederdik. Bazen bana yıldızlarla ilgili hikayeler anlatırdı. Hepsinde ayrı birer saray varmış, her sarayda da bir kral! Keşke oralara gidebilseydik!”

“Bir dağın başındasın!” dedi Gürbüz neşeyle, “Biraz daha tırmanırsan belki oralara da varırsın!”

“Geç sen dalganı, karşına çıktığımda çok şaşıracaksın!”

“Neden şaşırayım zaten yanındayım ya, nereye gittiğini biliyorum!”

Durdu Ayan, doğru söylüyordu, “Tamam neyse!” dedi keyifle, “Karanlığın içinde tek başına değilmişim, iyi ki buradasın. Haydi masala devam et!”

“Kral arkadaşının ölümünden sonra da çok uzun süre kendine gelememiş!” diye başladı Gürbüz anlatmaya, “Herkes kaybından dolayı bu kadar dağıldığını düşünüyormuş ama canavarın ölümünden sonra o cesur kralı bir korku sarmış aslında. Ölüm korkusu! Canı yanıyormuş arkadaşından ayrıldı diye ama ölümü daha önce hiç bu kadar yakından görmediği için korkuyormuş da. Canavar ölene kadar tüm o ölüm törenleri, tanrılara sunulan hediyeler, ölüm sonrası ile ilgili anlatılanları hep bir masal gibi dinlediğini fark etmiş. Sanki ölüm ona hiç uğramaz gibi yaşıyormuş onca zamandır.

Bu işi tanrılar yapıyorsa mutlaka kaçınmanın da bir yolu vardır diye düşünmeye başlamış. Sonra ozanların anlattığı bir hikayeyi hatırlamış. Çok eskiden bir kral varmış. Tanrıların çok sevdiği, onlara hizmette saygıda kusur etmeyen çok iyi bir kral. Kral iyiymiş ama halkı onun kadar iyi değilmiş. Sürekli tanrıların yapılmasını istemediği şeyleri yapıyorlar, bir türlü başlarına gelenlerden ders almıyorlarmış. Tanrılar ne yaptılarsa onları yola getirememişler. Kral da getirememiş. Kral gibi iyi olanların sayısı da çok azmış. Tanrılar bir gün “Artık yeter!” demişler, “Biz bunların hepsini yok edelim. İşi gücü bıraktık bunlarla uğraşır olduk, tadımız tuzumuz kalmadı.” Kendi aralarında karar almışlar, tüm insanları dünyadan temizleyip, eskisi gibi huzur ve sakinlik içinde yaşayacaklarmış. “

“Tüm insanları mı?” dedi Ayan merakla, nerede olduğunu unutmuş, Gürbüz’ün anlattığı masala kulak kesilmişti. O sessiz, ıssız ve karanlık dağın yamacı şimdi köydeki yatağı gibiydi.

“Tüm insanları” diye devam etti Gürbüz, “Sadece içlerinden bir tanrı bu fikre sıcak bakmamış. İnsanları en çok da kralı seviyormuş. Diğerleri yüzünden herkesin yok olup gitmesine gönlü razı olmamış ama tanrıların çoğunluğu, özellikle de baş tanrılar karar verince yapılacak bir şey yokmuş. Bütün tanrılara plan yapılacağı ve bundan insanlara asla bahsedilmemesi gerektiği söylenmiş. Tüm dünyada fırtınalar, seller, depremler kopartılacak ve tek bir insan kalmayana kadar da sürecekmiş.

İnsanların hepsinden vazgeçmek istemeyen tanrı da diğerleri ile onlara söylemeyeceğine söz vermiş ama sözünü tutmak da istemiyormuş. Sonuçta “Gidip onlara söylemeyin” denmiş, başka şekilde duyuramazsınız denmemiş ki. Hemen kurnazca bir plan yapmış. İyi kral bir gün gölün kenarındaki sazlıklarda otururken, sazlıkların dili olmuş.

‘Şimdi sana bir sır vereceğim’ demiş sazlıklardan biri. Etrafta kimse olmadığı için kral irkilmiş sağına soluna bakmış kimse yok. Bana öyle geldi herhalde diyerek doğrulmuş tam kalkıp gidecekmiş, ses yine gelmiş, ‘Sana bir sır vereceğim, otur da dinle’

Kral yine sağına soluna bakmış kimse yok. Başını kaşımış ama durmayıp yürümeye başlamış, ‘Eğer gidersen öleceksin’ demiş ses. Bu kez kral durmuş, sesin sazlıkların olduğu yerden geldiğini anlayıp o yana yürümüş, kılıcını çıkarıp, sazlıkların arasına daldırmış, o yana savurmuş, bu yana savurmuş kimse yok.

‘Sen de kimsin?’ diye gürlemiş bu sefer. Birisi koca kralla kafa mı buluyormuş. Tanrı kim olduğunu açıklayamayacağı için sazlığı seslendirmeye devam etmiş.

‘Tanrılar meclisi karar verdi, hepinizi yok edecekler. Eğer beni dinler bir gemi yaparsan sen ve sevdiklerin kurtulurlar’ demiş sazlık.

Kral durup kulak vermiş bu kez, ‘Nasıl yok edecekler herkesi?” demiş şaşkın şaşkın.

‘Bir gemi yapacaksın!’ demiş sazlık ‘Yarın buraya gel aynı saatte ben sana anlatacağım!'”

Ayan’ın nefesleri ağırlaşıp, horlamaya başlayınca sustu masal.

Sabah güneş yükselirken, göz kapaklarını araladı Ayan, uyurken ayaklarını karnına çekmiş, cenin gibi iki kayanın arasına sıkışıp kıvrıldığından tüm bedeni uyuşmuştu. Doğrulup gerindi. Gecenin serinliği henüz kalkmamıştı yamacın üzerinden, kayalar soğuktu. Gürbüz gelip ona masal anlatarak uyuttuğu için çok mutlu olmuştu. Kollarındaki bir kaç böcek ısırığını kaşıdı. Ayağa kalkıp gerinmeye devam etti. Tek başına bir dağın başında bir gece atlatmıştı. Kendini bir kahraman gibi hissediyordu artık.

Çantasından çıkardığı bir paket bisküviyi de yedikten sonra, toparlanıp, yoluna devam etti. Sıcak iyice basana kadar da durmadan epeyce ilerledi. Yukarılara çıktıkça güneş daha çok parlasa da rüzgar bu sıcaklığı biraz olsun hafifletiyordu. Dünden yorulan bacakları başta çok ağrımış ama yürüdükçe ağrı yok olmuştu. Öğlen vardığı noktadan, “Teee!” orada diye gösterilen tepeyi görünce heyecanlandı. O kadar yürümesine rağmen uzak görünse de, en azından doğru yöne doğru gitmişti. Sıcaktan terleyen kollarındaki böcek ısırıkları daha çok kaşındığından, kaşına kaşına biraz daha ilerlemeye karar verdi. Her ne kadar dün geceyi atlatmışsa da, hava kararınca kalbinin yine hızlı hızlı atacağını biliyordu. Mümkün olduğunca az mola vererek, karanlık çökene değin epeyce yol aldı. Bir derenin kenarına vardığında yaşadığı sevinç inanılmazdı. Etrafta kimse olmadığı için hemen üzerini başını çıkarıp, soğuk suya girdi. Güneş henüz kaybolmamış, kayaları kızıl bir renge boyayarak gitmeye devam ediyordu. Su o kadar iyi gelmişti ki, hem kana kana içti hem de bolca yıkandı. Soğuktan titremeye başlayana kadar durduktan sonra, çıkıp giyindi. Hava karardığında suya bakıp, Gürbüz’ü görmeye çalışmadığına pişman oldu ama nasılsa gelip masal anlatırdı yine.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın