Şehre vardığında kendini çok heyecanlı hissediyordu. Nihayet yola gerçekten çıktığını yeni anlıyordu. Ne kadar uzun sürerse sürsün yedi diyara varacaktı. Hele bir o taşları bulsundu, ondan sonrası kolaydı.
Daha önceden nereden kalktığını öğrendiği dolmuşa bindi. Gideceği ilk köy fazla uzakta değildi hesaplarına göre. Ancak dolmuş dolmak için bekledikçe sabrı tükenmeye başladı. Adam saatli olduğu halde aracı doldurmadan kalkmak istemiyordu. İçeride sıcakladığı için inip, şoförün yanına gitti.
“Ne zaman gideceğiz acaba?”
“Dolunca dedim ya!”
“Ya dolmazsa?”
“O zaman bekleriz! Acelen mi var?”
“Yolum uzun” dedi Ayan kendi kendine düşünür gibi.
“En fazla kırk dakika sürer amma abarttın!” dedi şoför
“Ama ben o köye gitmiyorum ki daha uzağa gidiyorum”
“Nereye mesela?”
“Şu taşların olduğu yere, hani yedi diyar varmış. Biliyor musunuz?”
Adam tuhaf tuhaf baktı çocuğun yüzüne, “Niye bu dolmuşla gidiyorsun ki o zaman? Turlarla gitsene!”
“Onlar gitmiyormuş daha”
“O köye niye gidiyorsun o zaman!”
“Çünkü haritada yolun üzerinde gözüküyor, orada inip başka dolmuşa bineceğim!”
Adam kahkahayı bastı bu sözleri duyunca, “Şaka mısın oğlum sen sabah sabah!”
“Neden?”
“Doğrudan en yakın köye giden dolmuşa binsene her köyden dolmuş mu kalkıyor sanıyorsun. Hepsi burada işte!” dedi eliyle bekleyen diğer arabaları göstererek.
Ayan şaşkın şaşkın adamın gösterdiği yöne baktı. O haritadan o köyden o köye gideceğini hesaplamıştı ama doğrudan en son köye gitmek hiç aklına gelmemişti. Hemen çantasından haritasını çıkarıp adama gösterdi ve en sondaki köyü gösterdi.
“Buraya gideceğim ben! Doğru değil mi?”
Adam gözlerini kısıp, haritayı aldı, inceledi, “En yakın orası evet de, turların gitmediği bir yere oradan nasıl gideceksin?”
“Yürüyerek!”
“Tshh!” diyerek küçümseyici bir ses çıkardı adam, “Gerçekten şaka olmalısın sen arkadaşım! Ne varmış burada bu kadar görmeye değer!”
“Benim için çok şey var!” dedi Ayan haritayı adamın elinden alıp düzgünce katladı, “Oraya gidecek dolmuşların hangileri olduğunu gösterirseniz memnun olurum!”
“Atıf ağabey!” diye arkasını dönüp seslendi şoför bir başka dolmuşun yanında bekleyen adama.
“Ney?” diye geldi cevabı, “Bu çocuk senin köye gidecekmiş, kalkıyor musun?”
“Kalkarız birazdan gönder gelsin!”
Ayan şoföre teşekkür edip, diğer adamın yanına doğru yürüdü.
“İyi ki dolmuştan inip sormuşum” diye seviniyordu. Bu durumda yol sandığından da kısa sürecekti.
“Atla!” dedi Atıf ağabey, “Yoldan alacaklarımız da var, beklemeye lüzum yok!”
Ayan, şoförün yanındaki boş koltuğa yerleşti neşeyle. Arkada oturan bir kaç kişi daha vardı. Dolmuş hareket edince, dışarıdaki sıcak hava rüzgar olup çaptı yüzüne açık camdan.
“Ne kadar sürer?” dedi şoföre dönüp, heyecanı iyice artmıştı.
“Bir saatten biraz fazla!”
Harika olmuştu böylesi, yol gerçekten onu istediği yere götürüyordu hem de hesapladığından daha kısa yoldan.
“Bekle beni yedi diyar!” dedi içinden ve yol boyunca geçtikleri köylere bakıp, kendi köyünü düşündü. Dedesini alıp geri getireceğini ve yeniden köylerine dönebileceklerini düşünmüyordu ama yedi diyarda onunla kalırsa, zaten gördüğü tüm köylerden bile güzel olduğunu biliyordu.
Dolmuşçu radyoda türküler çalan bir kanal açmıştı, sıcak, akıp giden manzara ve müzik uykusunu getirdi biraz ama böyle heyecanlı bir anda uyunmazdı. Azıcık midesi bulandığı için çantasından bir bisküvi çıkarıp kemire kemire dışarıyı seyretmeye devam etti. Yolda bir kaç köyde durdular, birileri indi, birileri bindi. Pek umduğu gibi yemyeşil değildi köyler ama tuhaf bir şekilde her şey aynı renk gözüküyordu, toprak evler, yollar. Sanki renk paletinde bir kaç renk kalan ressam elinde kalanlarla tuhaf şekilde güzel bir manzara yaratmıştı.
İnsanların giyimleri, konuşmaları da değişmeye başlamıştı binenler oldukça. Bazılarının ne konuştuğunu anlamıyordu bile. “Yedi diyarda da böyle yabancılık çeker miyim?” diye düşündü kendi kendine ama Gürbüz’ü anladığına göre oradakileri de anlardı elbet. Yol boyunca gelse de masala devam etse ne güzel olurdu aslında ama gelmiyordu. Canı ne zaman isterse o zaman ortaya çıkıyordu.
“Keşke ben de öyle olsaydım” diye düşündü bu kez. Birden bire görünüp kaybolabildiği bir dünya hayal etti. Şimdi bu koltukta “Puf!” diye kaybolsa, şoför kim bilir ne kadar şaşırırdı. “Puf!” diye kaybolup, taşların olduğu yerde yeniden belirse hatta daha güzel olurdu. Gürbüz böyle mi yapıyordu acaba? Yedi diyarlı olunca yapılabiliyor muydu?
Kafasındaki düşüncelerle gülümseyip dururken “Son durak!” diye bağırdı şoför aniden.
İneceği köye gelmişlerdi. Yolun sonuna doğru hayallere daldığından fark etmemişti bile nasıl geldiklerini. Teşekkür edip kalanlarla araçtan indi. Herkes gideceği yönü bildiği için iner inmez yürümeye başlamışlardı. Ayan henüz ne yöne gideceğini bilmiyordu. Birinin arkasından koşup yetişti.
“Ben taşlara gideceğim de! Hangi yöne yürümem gerek acaba?”
Yanında karısı olan adam durup baktı yüzüne, “Ne taşı?”
“Hani var ya taşlar, eski taşlar. Yedi tane!”
Adam gene baktı yüzüne bir süre, “Teee! Orada onlar!” dedi eliyle uzaklarda bir noktayı gösterip, sonra aldırmadan dönüp yürümeye başladı.
Adamın “Teee!” diye gösterdiği yer bir dağın tepesiydi neredeyse, “Oraya nereden gidilir?” demeye fırsat bulamadan adamla karısı uzaklaşmıştı bile. Diğerleri de onlarla uzaklaştığından bir daha koşmadı peşlerinden.
Yine de “Tee!” oraya giden bir yol var gibi görünmüyordu. Ağır ağır köyün içine doğru yürüdü bir başkasına da sorabilir miyim diye düşünerek. Köyün içinde, caminin yanında bir tentenin altında oturan bir kaç adam gördü. Onların yanına doğru ilerledi, sabah öğlene vardıkça sıcaklık da giderek artıyordu.
Önlerine gelip durunca adamlar da ona döndüler.
“Neye baktın çocuk?” dedi bir tanesi. Bir karşılık bulunca hemen yineledi isteğini.
“Dört tane taş!” dedi yaşlı olan, “Ne yapacaksın ki oraya varıp!”
“Bakacağım.” dedi Ayan. Herkes niye aynı şeyi soruyordu ki, “Bir arkadaşım var orada!”
“Neyin var?” deyince içlerinden biri, hepsi güldüler.
“Nasıl gidiliyor amca onu soruyorum!” dedi bu kez gerilerek.
“Öyle yolu olan bir yer değil orası, şu yoldan karşıya geçip, tüm şu tepeleri aşman lazım.”
Ayan dönüp dolmuştan indiği yere baktı.
“Yolu yoksa turlar nasıl gidiyor?” diye sordu beklenmedik bir şekilde.
“Buradan gitmiyorlar ki onlar. Sen yanlış gelmişsin!”
Biraz kafası karışsa da buraya kadar geldikten sonra bu adamların kafasını karıştırmasına izin vermek istemedi.
“İyi, teşekkür ederim” diyerek döndü ve yola doğru yürümeye başladı yeniden.
“Meczup herhalde!” dedi adamlardan biri arkasından, “Görünüşü de pek benzemiyor ama buradan oraya yürünür mü?”
Ayan duysa da aldırmadan yola döndü, karşıya geçti, tepeye şöyle bir baktı.
“Niye yürünmezmiş!” diyerek başladı tırmanmaya, kahvede oturan adamlar gözleri ile ile onu takip edip, çaylarını yudumluyorlardı.
Yarım saat sonra, sıcaktan iyice bunalınca, çantasından bir su çıkarıp dikti. Sonra şapkasını çıkarıp taktı ve yürümeye devam etti. Bir düzlüğe gelince durdu nefeslenmek için. Dönüp aşağı baktı bulunduğu yerden. Köye ve kahvesi hâlâ görünüyordu. Adamlara el salladı neşeyle ama adamlarda hiç karşılık gelmedi. Görmedikleri için mi, adamdan saymadıkları için mi anlamadı. Olduğu yere oturdu, bir yudum daha su aldı.
Sıcaktı ama bu renksiz dünyaya tepeden bakmakta güzeldi. Renklerin başladığı yere giderken, renksiz bu dünyayı da arkasında bırakmış olacaktı. Başını gökyüzüne kaldırıp, bulutsuz gökte uçan bir kaç kuşu seyretti. Sonra doğrulup yoluna devam etti.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.