Ayan ve Yedi Diyar – Bölüm 16

Ayan haritayı sevinçle aldı katlayıp çantasına yerleştirdi. Demek ki oraya gitmek o kadar da zor değildi. Sadece yol boyunca kullanmak için bazı şeylere ihtiyacı vardı. Yanında parası da olduğu için önce markete gidip, yolda yemek için kendine bir sürü bisküvi aldı. Suları havaalanında ki yemekhaneden alırım diye düşünmüştü. Başına üzerinde şehrin adı yazan bir kasket aldı, yorulunca oturmak için de bir küçük yastık. Bütün hazırlık tamamdı ona göre. Kaldıkları yere dönünce haritayı iyice inceleyecekti ama şehirden ayrılmadan varacağı ilk köye nasıl gidileceğini, dolmuşların nereden kalktığını da öğrendi. Ertesi gün bütün gün kendi başına plan yapacaktı. Çalıştığı ayın maaşını da almak için biraz daha beklemesi gerekiyordu. Bu arada yanına alması gerekli başka şeyler olup olmadığını da düşünürdü. Köylerden geçecek olmak onu heyecanlandırıyordu. Köyünü, köydeki evlerini çok özlemişti. Yemyeşil, çayırlarında hayvanların otladığı köyler hayal ederek geri döndü. Akşam olmak üzereydi ama henüz kimse işten dönmemişti. Bisküvi paketlerinden birini açıp, kendine sallama bir çay yaptı ve keyifle yedi. Yola çıkmadan bunlardan biraz daha almak iyi olacaktı.

Ertesi gün herkes yeniden işe gidene kadar bekledi, duşunu aldı, haritayı yatağın üzerine açıp, yolları ezberlemeye çalıştı. Haritada şimdi oldukları yeri de bulmuştu. Buradan şehre ne kadar sürede gidildiğini dün deneyimlemişti. Bu süreyi diğer yollara vurarak, oraya ne kadar sürede varabileceğini hesap etti. Köyden köye geçmek pek uzun sürmüyor gibiydi ama yürümesi gereken yeri bilmediği için oraya bir süre veremedi. Ne olursa olsun oraya varacaktı. Önemli olan Gürbüz’ün dediği gibi yola çıkmaktı. Yol onu yedi diyara götürecekti. Tabi orası aradığı yedi diyarsa.

Turizm şirketine gideceği yer hakkında soru sormadığına pişman olmuştu. Oraya gidebilecek olmanın heyecanı ile soru sormayı unutmuştu. Akşam iyi olan adama yanaşıp, biraz daha soru sormak istedi ama adam orayı duymuş hiç gitmemişti. O yüzden bilgi de veremiyordu.

“Gene mi yedi diyar?” dedi Mustafa, “Oğlum yedi diyar diye yer mi olur, aklın mı kıt senin!”

“Yedi tane yer varmış orada!” dedi Ayan televizyondan duyduklarını tekrarlayarak, “Ben diyar demeyi seviyorum!”

“Çocuk haklı!” dedi iyi adam, “Yedi ayrı yer bulunmuş birbirine yakın!”

“Ben de yedi tepeli şehir diye İstanbul’u biliyorum!” dedi Mustafa yine gülerek.

Ayan bir an için tereddüt etti, “Yedi tepe!” diye tekrar etti kendi kendine, bu neden daha önce hiç aklına gelmemişti. Buraya kadar gelmişken aklına koyduğunu yapacaktı, eğer burası aradığı yedi diyar değilse, bir de yedi tepeye bakardı ne olacaktı ki?

Ayan’ın kaşları çatılıp, kendi kendine düşünmeye başlayınca, Mustafa alaya devam etti, “Hah, kafa yandı bizimkinde!”

“Uğraşmayın şu çocukla!” dedi iyi adam, “Merak etmiş gidip baksın ne olacak ki? Açık mıymış?” dedi sonra Ayan’a dönüp.

“Hı! Açıkmış!” dedi Ayan, şimdi açık değilmiş dese, gene alay konusu edeceklerdi.

“İyi git gör gelince bize de anlatırsın!” dedi iyi adam gülerek, “Ne zaman gideceksin, tarihi belli mi turun?”

“Ay sonunda!” dedi Ayan bu adamı seviyordu, sonra dinleneyim ben deyip odaya girdi onları bırakıp. Kalbi heyecanla atıyordu.

“Gene yol göründü desene!” dedi Gürbüz.

“Evet!” dedi Ayan gülümseyerek, “Bu yolu seviyorum! Oraya varınca beni karşılayacak mısın?”

“Tabi tabi!” diye güldü Gürbüz, ama taşlara varınca yol bitiyor sanmıyorsun herhalde değil mi? Asıl hikaye ondan sonra başlıyor!”

“Nasıl ondan sonra başlıyor?”

“Sence taşların yanına giden herkes yedi diyarı bulmuş olsa, şimdiye kadar duymaz mıydın?”

“Duymazdım!” dedi Ayan kendinden emin bir şekilde, “Ben bu yeri bile televizyondan duydum, nereden bileyim?”

“Tıpkı masaldaki kral gibisin!”

“Nasıl yani? Masalı mı anlatacaksın yoksa, yaşasın!”

“Kısa anlatacağım ama yine.” dedi Gürbüz ve anlatmaya başladı yeniden.

“Aslında canavarın rüyasında gördüğü mesaj gerçekmiş. Krala bir ders vermek için onu karşısına çıkaran tanrılar, kral ona iyice alıştıktan sonra elinden almaya karar vermişler. Canavar ve kral da bunun bir rüya olduğuna inanmak isteseler bile içten içe biliyorlarmış. Yüreklerinde her geçen gün artan kederin nedeni de buymuş.

Kral arkadaşının ölümünden sonra ona ne kadar iyi bakacağını ispatlamak için ölüm töreni ve sonrası için hazırlıklara başlamış. Arkadaşının gitmeden bunlara şahitlik etmesini ve kendini güvende hissetmesini istiyormuş. Canavar onun bu içtenliğine mutlu oluyor, ondan ayrılacağını düşününce de çok üzülüyormuş. Kral bir yarı tanrı olsa da, ölüler ülkesine girmesi mümkün değilmiş. Oraya girenler bir daha çıkamıyormuş.”

“Dur bir dakika!” dedi Ayan masalın burasında, “Yani yedi diyar da böyle mi? Oraya gelirsem bir daha dönemeyecek miyim?”

“Önce oraya girmen lazım seni şapşal, sen yarı tanrı bile değilsin ki?”

“Başladın yine beni gömmeye!” dedi Ayan hırsla, “Sen yarı tanrı mısın ki? Ben olduğumu söylüyorsun, sen giriyorsan ben de girerim! Ayrıca çıkamasam da umurumda değil, burada olmaktansa orada olmayı tercih ederim! Sen masalını anlat!”

“Sen bilirsin!” diye cevap verdi Gürbüz ve anlatmaya devam etti, “Gerçekten de canavar bir kaç hafta sonra ölmüş. Kral onca hazırlık yapmasına rağmen öyle bir büyük bir şoka uğramış ki, arkadaşının ölü bedeni üzerine kapaklanıp, uzun süre ağlamış. Saraydakiler, zalim ve güçlü kralı daha önce hiç böyle görmedikleri için ne yapacaklarını şaşırmışlar. Her zaman çok güzel giyinen, kendine özen gösteren, dimdik yürüyen o adam gitmiş, yerine saçı sakalı karışmış, gözleri daima kıpkırmızı, hiç bir şeyi görmeyen bir adam gelmiş. Planlandığı gibi yapılan törenlere de o haliyle katılmış ve ağlamayı hiç kesmemiş.”

“Gerçekten acımasızmış bu tanrılar da yazık adama!” dedi Ayan üzüntüyle.

“İyi ama kral da zalimin tekiymiş, durup dururken bunlar başına gelmemiş”

“O da doğru ama kötü biri olsa bu kadar sevebilir mi birini?” diye sordu Ayan düşünceli bir sesle. Gürbüz’den cevap gelmedi bu kez, kapının önündeki ayak sesleri içeri girmeye hazırlandıklarını gösteriyordu zaten. Yine arkasını dönüp, gözlerini kapadı ve kendi kendine kral ve canavarı düşünürken uykuya daldı.

Maaşını alabilmek için on yedi gün daha çalışması gerekiyordu. Bu kadar yaklaşmışken, aslında hemen gitmek istiyordu, dolmuşlara vereceği para da çok fazla değildi zaten ama yine de emeğinin karşılığını almadan gitmeyi içine sindiremedi. Hem yollarda başına ne geleceğini de bilmiyordu, yanında parası olursa bir ihtiyacı olduğunda çözebilirdi. Zaten yedi diyara gittiğinde bunlara ihtiyacı bile kalmayacaktı. O yüzden dişini sıkıp on yedi günü de tamamladı.

Burada onlara ödenen ücret, geldikleri yerden de fazlaydı. O kadar sevindi ki, neşeyle zarfı, çantasına kalan parasının yanına ekledi. Artık yola çıkma zamanı gelmişti. İki gün sonraki izin gününde herkes işe gidince, o da çantasını alıp gidecekti. Ayrılırken kimseye bir şey demesi gerektiğini düşünmüyordu, zaten geri gelmeyecekti. Gidince işi bıraktığını zaten anlarlardı.

Son iki günü de heyecan ve sabırla geçirdikten sonra nihayet izin günü geldi. Yine diğerleri gidene kadar bekledi. Ayrılmadan son bir kez duşun tadını çıkarmak istediği için güzel ve uzun bir duş aldı. Çantasını çoktan hazırlamıştı. Şimdi yeniden şehre inecek, yanına biraz daha bisküvi alacak sonra dolmuşa binilen yere gidip yola devam edecekti. Odadan çıkarken, depodan çıkarken yaptığı gibi dönüp son bir kez baktı.

“Bir kamp alanını daha terk ediyorsun!” dedi kendi kendine, “Yola devam!” dedi ve kapıyı kapatıp çıktı, yola doğru yürümeye başladı.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın