Ayan ve Yedi Diyar – Bölüm 15

İki gün izninde yedi diyar olduğu düşündüğü yere nasıl gidileceğini öğrenmek için o akşam kapı önü sohbetlerine o da katılmaya karar verdi. Ona iyi davranan adamın yanına yaklaşarak sessizce ;

“Size bir şey sorabilir miyim?” dedi.

“Sor evlat, ne soracaksın?” diye başını geri çevirdi adam ama diğerleri de merakla onlara bakmaya başlayınca Ayan biraz tereddüt etti önce, sonra bir yeri sormakta tuhaf bir şey olmadığına karar verip sorusunu sordu.

“Buralarda yedi diyarlı bir yer varmış, televizyonda gördüm. Orayı görmeyi çok istiyorum ama nasıl gidileceği hakkında bir fikrim yok!”

“Yedi diyar mı?” dedi Mustafa gevşek gevşek, “Daha ayakta zor duruyor, yedi diyar soruyor? Ne yapacaksın orada?”

“Yedi diyar diye bir yer bilmiyorum acaba başka bir adı mı var?” dedi adam Mustafa’ya aldırmadan.

“Taşlar varmış. Herkes orayı merak ediyormuş, çok ünlüymüş”

“Ha anladım nereyi söylediğini! Buradan gitmek çok kolay değil, yani hem yakın değil, hem de öyle otobüsün dolmuşun gittiği bir yer değil. Turlara katılman gerek sanırım!”

“Siz bana nasıl gidilebileceğini anlatırsanız ben bir yolunu bulurum!”

“Önce şehre gitmen gerekiyor, oradan turizm şirketlerine gidip sorabilirsin. Kendi başına gidebileceğini sanmıyorum!”

“Yedi diyar da neresi ya?” dedi dinleyen adamlardan biri, “Hiç bilmediğin bir yerde kurda kuşa yem mi olacaksın. Otur oturduğun yerde. Turist misin sen? Çalışmaya geldin buraya!”

Ayan ağzını açıp bir şey diyecekti ki vazgeçti, “Merak ediyorum. Buraya çalışmaya geldim ama amacım orayı görmek!”

“Aklı bir karış havada bu çocuğun, niye almışlar anlamıyorum!” dedi aynı adam, aralarında en iyi çalışan o olduğu halde, yaşı küçük diye adam yerine koymuyorlardı.

“O zaman dediğimi yap, şehre git, orada bir çok turizm şirketi var turlar düzenleyen. Ben sana bir kaçını söylerim. Her zaman tur olmuyor bildiğim kadarıyla, önce ne zamanlar gidilebiliyor onu öğrenmen gerek” dedi iyi olan adam.

“Tamam, teşekkür ederim” dedi Ayan ve diğerlerine hiç bakmadan içeri girdi. İki gün sonra izin günleri olacaktı. Şehre inip, adamın dediği yerlere bakacak ve nasıl gidileceğini öğrenecekti. Yatağa uzanıp, kendini yedi diyarda hayal etmeye başladı yeniden.

“Büyüdüğümde” dedi kendi kendine, “Bu adamlar gibi biri olmayacağım!”

“Şimdi de öyle değilsin zaten!” dedi Gürbüz’ün sesi.

Herkes dışarıda olduğundan konuşabileceklerine sevinen Ayan, “Masalı anlatsana biraz daha lütfen az da olsa !” dedi yalvarır gibi.

“Tamam ama biri odaya gelirse susarım haberin olsun!”

“Tamam anlat sen!”

“Kralın en iyi dostu canavar bir gün rüyasında öleceğini görmüş. Uyandığında da o kadar etkilenmiş ki hemen gidip en yakın dostu krala anlatmış. Bunca zaman sonra bulduğu en yakın arkadaşının öleceğini duyan kralın içini bir hüzün kaplamış. Önce bu bir rüya sadece dese de, arkadaşı ona bunun tanrılardan gelen bir mesaj olduğundan emin olduğunu söylemiş. ‘Ben burada çok mutluyum, senden ayrılmayı da hiç istemiyorum. Tanrılar bana haksızlık ediyorlar, daha kalmak istiyorum ben diye ağlamış!’

Zaten tanrı soyundan gelen kral, arkadaşının bu sözlerini duyunca iyice etkilenmiş. ‘Ben tanrılara dualar eder, sunular gönderirim. Seni benden almasınlar diye’ demiş ama ikisinin de içine bir keder yerleşmiş.

Kral, tanrılar için yapılan tapınaklara gitmiş, arkadaşını ondan almamaları için en güzel hediyeleri sunmuş, en içten dualarını etmiş ama ne yaparsa yapsın içindeki keder eksilmemiş. Kralın yaşadığı zamanlarda ölenlerin ölüler ülkesi adında bir yere gidildiğine inanılıyormuş. Ölüler orada kimse onlara sunular yapmazsa, toz ve toprakla beslemek zorunda kalıyorlarmış. Canavar kralla olduğu süre boyunca bu inanışların hepsini öğrendiği için giderek daha da kederleniyormuş. Kral ona ‘Ölmeni istemiyorum ama eğer tanrılar kaderini yazdılar ve seni alacaklarsa, sana bu güne kadar kimsenin olmadığı kadar güzel bir tören düzenleyeceğim. Tanrıların orada seni rahat ettirmeleri için en güzel hediyeleri sunacağım. Seni her zaman hasretle ve sevgiyle anacağım ve sana sunular göndereceğim. Nerede olursan ol asla seni unutmayacağım’ diye sözler veriyormuş.”

“Zavallı canavar” dedi Ayan iç çekerek, “Böyle bir yere kimse gitmek istemez. Onların yedi diyarı yokmuş anlaşılan! İyi ki dedem böyle bir yere gitmedi!”

“Dinleyecek misin zaman daralıyor” dedi Gürbüz hemen

“Tamam anlat dinleyeceğim” dedi Ayan ama o sırada kapı açıldı içeri diğerleri girdi. Dışarıda çoğalan sinekler yüzünden rahatsız olmuşlar, her tarafları kaşınmaya başlamıştı.

“Şu telleri yarın takalım da bari geceleri rahat uyuyalım. Ne biçim yer burası, hiç ilaçlamıyorlar mı?” diye söylendi içlerinden biri.

Adamların gelmesi ile Gürbüz çoktan susmuştu, Ayan’da sanki uyanık olsa bir şey olacakmış gibi sımsıkı gözlerini kapatıp, uyur pozuna geçmişti.

Aslında Gürbüz’e izin gününde yedi diyara gitmeyi öğrenmek için şehre gideceğini de söyleyecek ve soracaktı ama masala olan merakı baskın çıkınca diğerlerini soramadı. Adamların horultuları başlamadan uyuyabilmek için arkasını döndü ve uyumaya çalıştı.

Rüyasında masaldaki canavarı gördü. Her tarafı kıllarla çevrili ama iyi giyimli, iki ayağı üzerinde duran yarı insan, yarı hayvan bir yaratıktı. Ayan onu korkutucu bulmadı. Ölümden korkan bir canlıydı nihayet. Korkmadan yanına gidip ona dedesinin gittiği yedi diyarı anlattı rahatlasın diye. Öyle güzel anlattı ki kendisi bile yaşamadığı halde hasret duydu anlattığı yere. Sonra canavar hiç bir cevap vermeden toz olup kayboldu. Ayan’da yedi diyarın çayırlarında buldu kendini.

Sabah uyandığında çayırların tatlı rüzgarları hâlâ üzerinde gibiydi. Diğerleri pencereleri kapalı yapılarda sıcaktan terlemişken, o gayet iyi ve dinç uyanmıştı. Banyo yapmaktan hoşlanmayan adamların ağır kokusu odayı doldurmuştu, hemen kalkıp, kendini banyoya attı ve duşunu aldı. Kaldıkları bu yerin en sevdiği kısmı duşuydu.

Nihayet izin günü geldiğinde diğerleri gidene kadar duşunu almakta acele etmedi. Ne zaman duşta uzun kalmak istese birinin tuvaleti geliyor, kapıyı zorluyorlardı. Onlar gidince hemen duşa koştu yeniden, bir şarkı mırıldanarak istediği kadar yıkandı. Tertemiz giyinip, para dolu çantasını sırtına taktı ve kaldıkları yerden biraz uzakta olan ana yola doğru yürümeye başladı. Adamın söylediğine göre buradan bir dolmuşa binip şehre gidecek, sonra orada turizm şirketlerinden birini bulup konuşacaktı. Adam ertesi akşam bildiği yerlerin isimlerini bir kağıda yazıp getirmiş, diğerleri fark etmeden Ayan’ın avucuna sıkıştırmıştı.

Güneşin altında dolmuşun gelmesi epeyce sürdü ama Ayan için sorun değildi. İki günü vardı, ne isterse yapabilirdi.

Şehir geldiği yerden çok farklıydı. Her yerde ciğerciler, baharatçılar, hediyelik eşyacılar vardı. Adamın söylediği yeri bulmak için kağıdı çıkarıp, bir ciğerciye sordu. Ciğerin ağır kokusu midesini kaldırdı ama adama ayıp olmasın diye belli etmemeye çalıştı.

Ciğercinin tarif ettiği yer yürünerek gidilebilecek kadar yakındı. Neşeyle etrafına bakarak yürüdü. Kokular çoktu ama şehir güzeldi. Ağaçlar çoktu mesela, amcasının yaşadığı yer gibi kocaman kocaman binalar gökyüzünü kapatmıyordu.

Şirket iki katlı küçük eski bir binaydı. İçeri girip, bilgisayarlarına bakarak çalışanlardan birine yanaşarak gitmek istediği yeri söyledi.

“Üzgünüm” dedi genç adam, “Maalesef bölge şimdi ziyarete açık değil! Turlarımız başlamadı.”

“Peki ben kendim nasıl gidebilirim?” dedi Ayan merakla.

Adam başını kaldırıp, onu süzdü, “Tek başına oraya mı gideceksin? Ne yapacaksın ki öyle?”

“Merak ediyorum!”

“Araban var mı?”

“Hayır yok! Daha on beş yaşındayım!”

“Macera arıyorsun herhalde!” dedi genç adam gülerek ama bu gülüşte bir alaydan çok sempati vardı.

“Bir haritası var mı?” dedi Ayan bu kez.

“Adam çekmecesinden bölgenin bir haritasını çıkardı. Bak!” dedi eliyle göstererek, “Biz şimdi buradayız, gideceğin yer burada! Gördün mü ne kadar uzak!”

“Olsun!” dedi Ayan siz bana tarif ederseniz ben giderim.

Bu ısrarcı genç çocuğu seven genç adam gideceğine ihtimal vermese de, ona geçeceği köyleri ve o köylere nasıl ulaşacağını anlattı. Dolmuşlar vardı ama ondan inip, diğerine binmesi gerekiyordu. Ulaşacağı son köyden ise taşların olduğu yere gitmek için tepeyi kendi tırmanması gerekiyordu ki bu yol da hiç kolay bir yol değildi.

“Bu sıcakta orada mahvolursun!” dedi son olarak.

“Haritayı alabilir miyim?” dedi Ayan duymamış gibi, adam da gülerek uzattı.

“Al bakalım yolun açık olsun!”

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın