Gidecekleri için tamamlamaları gereken işleri olduğunu söyleyip izin alanların yerine de çalıştı Ayan kalan günlerde. Uyumadan Gürbüz’ün dedesi gibi anlattığı masala devam etmeyi çok istese de depoya döner dönmez bir şeyler yiyip, sızıyordu yorgunluktan.
Nihayet gidecekleri gün geldiğinde, depo olsa da, yaşamaya alıştığı ve aslında mutlu da olduğu odaya baktı son bir kez. Raflara, yerde bırakmaya çekindiği için katlayıp bir kenara koyduğu battaniye ve yastıklara baktı. Evsiz, depoda yaşayan bir zavallı çocuktan çok bir maceraya atılmış bir kahraman gibi hissediyordu kendini. Burası zorunlu kamp yaptığı yerlerden biriydi ve şimdi yolculuğuna devam etmek için buradan ayrılıyordu.
Dedesinin anlattığı masaldaki adını arayan adam gibi hissetti kendini. Adını değil ama o olduğunu söyleyen Gürbüz’ü ve dedesini aramaya gidiyordu o da yedi diyar denile o yere.
Herkes uçağın biniş kapısında buluşacaktı. Her biri için uçağın arka koltuklarından bilet ayırılmıştı. Bunca zaman havaalanında çalışmış, uçakları inerken ve kalkarken hayranlıkla izlemişti ama şimdi ilk kez binecekti.
“Heyecanlan mısın?” dedi Mustafa her zaman ki alaycılığı ile.
“Evet ilk kez dünyayı kuşların gördüğü yerden göreceğim!”
“Kuş beyinli!” diyerek güldü Mustafa ve elindeki kürdanla dişlerini karıştırırken gülmeleri için diğerine de onu gösterdi.
Kendi yerlerine de sesi çıkmadan çalışan bu cılız çocuğa gittikleri yerde de ihtiyaçları olursa diye düşünen diğerleri gülümsemekle yetindiler. Mustafa’da “Ne anlarsınız?” der gibi elini sallayıp, kürdanını çiğnemeye devam etti. İdari ekip onlardan iki gün önce gidip, yerleşmişti. Onlar gittiğinde uçuşlar henüz başlamamış olacağından, bindikleri uçak çalıştıkları firmaya ait değildi. Şimdi diğerleri gibi sıradan yolcular olarak uçuş yapacaklardı.
Kapı açılıp yolcular tek tek uçağa alınmaya başlayınca, Ayan heyecanla kalkıp kuyruğa girdi. Herkesin tek tek kimliğini ve biletini gösterip dar tünele doğru yürümesi ilgisini çekmişti. Sanki bu dünyadan ayrılıp başka bir dünyaya geçiş yapıyorlar gibi gözüküyorlardı. Sıra ona geldiğinde büyük bir ciddiyetle biletini ve kimliğini uzattı ve sonra tünele doğru gülümseyerek ilerledi. Uçağın dar kapısının önünde bekleyen hostesler onu güler yüzle karşıladılar. Yolcuların yerleşmelerini bekleyerek uçağın arkasına ilerledi ve yerini bulup oturdu. Şansına pencere kenarına denk gelmişti. Küçük yuvarlak pencereden, kendisi gibi bagaj taşıyanları izledi. Demek uçaktaki yolcular onlar çalışırken böyle görüyorlardı. Uçağın içi dışarıdan göründüğü kadar büyük değildi sanki. Uzun bir koridorda sıra sıra dizilmiş koltuklardan ibaretti. Az sonra gökyüzüne yükselip, koridorun pencerelerinden aşağı izleyeceklerdi. Biraz sonra beraber çalıştığı adamlardan ikisi gelip yanına oturdu. Neyse ki Mustafa karşı sırada bir koltuğa yerleşmişti.
Uçak hakkında bilgi veren hostesin anlattıklarını ilgiyle izledi. Boynuna taktığı sarı simidi önce paraşüt sanmıştı ama sonra suya inerlerse diye tasarlandığını anladı. Koltuğun altından çıkarıp kendininkine bakabileceğini sanıyordu ama kimse yapmayınca, o da denemeye cesaret edemedi. Nihayet uçak hareket ettiğinde, bir otobüs gibi gittiler bir süre sonunda uçak bir virajı aldı biraz durup, hızlanmaya başladı. Kalbinin çok hızlı attığını hissediyordu. Yerden ilk yükselişte koltuğun kollarına yapıştı, yanındaki adamların da ondan bir farkı yoktu. Uçak yavaş yavaş yükseldi ve sonunda burnunu doğrultup düzleştiğinde aşağıdaki her şey küçücük olmuştu. Etraflarında süzülen bir kaç buluta baktı hayran hayran, gökyüzünün gerçek bir masal ülkesi gibi görüneceğini hiç düşünmemişti daha önce. Sanki pencereden çıkıp üzerlerine atlasa, onlarla birlikte yolculuk edebilirmiş gibi görünüyorlardı.
Uçuş boyunca gökyüzü ülkesine ve yeryüzünün görünümüne hayran hayran bakıp durdu. Hayatında yaşadığı en etkileyici deneyimdi bu. Uçak inişe geçtiğinde yedi diyarı görebilir miyim umuduyla uzun uzun seyretti ama oraya benzetebileceği bir yere rastlayamadı gözleri.
Havaalanı tıpkı kendi çalıştıkları havaalanına benziyordu. Bagaj alma yerine geldiklerinde onları kendi şirketlerinden bir görevli karşıladı ve alıp yeni ofise götürdü. Şirketin uçuşları yarın sabah başlayacaktı, o zamana kadar buradaki kuralları öğrenecekler, kalacakları yeri görecekler ve dinleneceklerdi. Ayan’ın ise asıl merakı televizyonda gördüğü o yere ne kadar uzakta olduğuydu. İlk günden gereksiz konularda meraklı görünmemek için kimseye bir şey sormadı. Buradaki çalışanlar geldiği yerdeki ofis çalışanları gibi ona ayrıcalık tanımayacaklardı.
Kalacakları yer, prefabrik yapılardan kurulmuş bir diziden oluşuyordu. İçeride iki adet ranza, iki adet dolap ve ortada bir masa vardı. Her odada bir banyo ve tuvalet bulunuyordu. Uzun zamandır tek başına olmaya alışan Ayan, geceleri dört adam ile uyuma fikrini sevmese de, burayı da bir kamp olarak görmeye karar verdi. Nasılsa yolculuğu burada bitmiyordu, devam edecekti.
Haftanın bir günü izinli olacakları söylendi, herkesin izni başka bir güne denk geliyordu. Böylece en azından bir gün tüm gün boyunca isterse odada, isterse başka bir yerde yeniden tak başına kalabilecekti. Niyeti burada bir ay daha çalıştıktan sonra, alacağı maaşla yoluna devam etmekti. Daha fazlası için zaman kaybetmeye gerek görmüyordu. Artık yedi diyar ya da orası olduğu sandığı yere daha yakındı ve ulaşım için de çok para harcaması gerektiğini düşünmüyordu. Oraya vardığında zaten Gürbüz’ün dediği gibi yiyecek, barınma gibi sorunları olmayacaktı.
Haftalardır, bir leğende yıkandığı için herkesten önce duşa girip, doya doya yıkandı. Akan bir suyun altında yıkanmak gerçekten keyifliydi. Duşu oyuna çevirip hemen çıkmadığından diğerleri bir süre sonra kapıyı vurmaya başladılar. Tuvalete girmeleri gerekiyordu. Çabucak giyinip, saçlarından sular damlayarak banyodan çıktı. Çok ama çok rahatlamıştı. Köyde de evin içindeki bir sandıkta yıkanıyorlardı, depoda leğenle yıkanmak onu zorlamamıştı bu yüzden ama buradaki duşun akan suyunu hissetmek harikaydı. Odanın içinde havlular, şampuanlar, sabunlar, tuvalet kağıtları konulmuştu. Bu ihtiyaçları kendileri karşılamak zorunda değildiler. Geldikleri yerde olduğu gibi öğlen yemeği de verilecekti, kahvaltı içinse birer sandviç dağıtılacaktı. Akşamı kendileri nasıl istiyorlarsa o şekilde halledeceklerdi. Odanın bir kenarında bir tezgah, bir ocak, tabak ve bardak dolu bir dolap ve bir de su ısıtıcısı vardı.
“Yemek işi sen de!” dedi Mustafa arsız arsız, “Ben o işlerden anlamam!”
Diğerleri “Biz de!” dediler hemen.
“Ben de yemek yapmayı bilmiyorum ama denerim!” dedi Ayan, dedesinden gördüklerini deneyebilirdi ama tadı nasıl olur bilmiyordu.
“Alışverişi ben yaparım!” dedi biri, “Para toplarız!”
Diğerleri onayladı. Temizlik işini de kendileri yapacakları için onun iş bölümüne de karar verdiler ama hepsinin aklında bu işi de Ayan’a yıkmak vardı.
Odaların önlerine oturmak için bir kaç sandalye konmuştu, adamlar oraya oturup kendi aralarında sohbete daldılar. Diğer yapılarda kalanlar da onları fark edince yanlarına geldi ve tanışma faslından sonra herkes kendi hikayesinden anlatmaya başladı.
Yapı prefabrik olduğu için dışardaki sesler olduğu gibi içeri geliyordu ama yine de Ayan içeride biraz yalnız kalmanın tadını çıkarmaya karar verdi ve onların yanına gitmedi.
Burada Gürbüz’ün masalının devamını nasıl dinleyeceğini düşünüyordu. Artık daha da göz önünde olacağından, onunla yüksek sesle hiç konuşmaması gerekiyordu. Hazır adamlar dışarıdayken bu konuyu konuşabilirlerdi ama Gürbüz’den hiç ses çıkmıyordu nedense.
Bir an için onunla buraya gelememiş olabileceğini düşünüp, endişelendi. Hiç sormayı akıl edememişti, oraya da benimle gelecek misin diye? Ya gelemediyse ne olacaktı?
“Buradayım şapşal!” dedi Gürbüz’ün sesi, “Şimdi seninle ilgilenemem işlerim var!”
Ayan onun sesini duyunca rahatladı, “Tamam sonra konuşuruz o zaman, masalın devamını merak ediyorum!”
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.