“Kral nihayet adamlarını toplayıp, ormana canavarı avlamaya gitmiş. Dönmüşler dolaşmışlar, vahşi hayvanların arasına bakmışlar ama canavarı bulamamışlar. Peri kızı kralın adamları ile ormana geleceğini canavara önceden söylemiş ve karşısına çıkıp, onunla tanışmasını söylemiş. Canavar da, onu avlamaya gelen kralın ve adamlarının karşısına çıkmış. Peri kızının öğrettiği gibi çok uzaklardan gelen bir savaşçı olduğunu söylemiş. Kral ona ormanda bir canavarla karşılaşıp, karşılaşmadığını sormuş, canavar tembihli olduğundan, onu bulup öldürdüğünü ve etlerini de parçalayıp, vahşi hayvanlara verdiğini söylemiş.
Kral ülkesini korumak için öldürmeye geldiği canavarı yenen bu kahramanı pek sevmiş. Onu ödüllendirmek için almış sarayına götürmüş. Böylece canavarın saraydaki hayatı başlamış. Bu gözü pek kahraman kralın en sevdiği arkadaşı olmuş, sarayda ne kadar isterse onunla kalabileceğini söylemiş.” diye Gürbüz anlatmaya devam ederken, Ayan eskiden hatırladığı bu tatlı duygu içerisinde huzurlu bir uykuya daldığından masalın devamını dinleyemedi.
Sabah çalar saatin sesiyle gözlerini açtığında, Gürbüz’e devam etmesi için seslense de, bir cevap alamadığı için giyinip, işinin başına gitti. Bütün gün aklında zalim kral ve canavar arkadaşını düşünerek çalıştıktan sonra mesai biter bitmez kayıp eşya odasına koşup, Gürbüz’e masala devam etmesi için yalvardı ama Gürbüz’den bir kaç saat boyunca hiç ses çıkmayınca, umudu kesip yeniden dergiyi eline alıp yazıyı bir kez daha okudu. Dergide o yere nasıl gidileceği yazmıyordu ama yerleşim yerlerine yakın olmadığı fotoğraflardan da anlaşılıyordu. Yeni görev yerine gidince oraya gitmenin bir yolunu bulurdu nasılsa, acaba orada da çok eskiden masaldaki gibi zalim bir kralın sarayı mı vardı?
“Hayır!” dedi Gürbüz’ün sesi, “Orada bir saray bulamayacaksın! Yedi diyarda saraylar, krallar olmaz. Orası insanların hükmettiği bir yer değil!”
“Haydi masala devam et ne olur?” dedi Ayan, onun geri gelmesine sevinerek, dergiyi bırakıp yatağa uzandı ve dinlemeye hazır olduğunu söyledi.
“Kral ve canavar çok iyi dost olmuşlar.” diye anlatmaya başladı Gürbüz kaldığı yerden, “Birlikte avlara gitmişler, ülke için savaşlara katılmışlar. Kral artık nereye gitse, ne yapsa arkadaşından hiç ayrılmıyormuş. Canavar da kralın dostluğundan çok memnunmuş. Bir insanlar dost olmanın, hayvanlarla dost olmaktan farklı olduğunu anlamış. Peri kızını da özlüyormuş ama kralın dostu olmanın tadından da vazgeçemiyormuş. Peri kızının anlattığının fazlasını bulduğuna inanıyormuş sarayda. Tanrılar ikisinin iyi dost olmasını bekleyip, sonra krala bir görev vermeye karar vermişler. Gidip, uzak ormanlardan birinde yaşayan ve ormanın koruyucusu olan bir sihirli varlığı öldürmeleri gerekiyormuş. Kendisi de tanrıların soyundan gelen kral, onlarla konuşabiliyormuş ama bunu kimseye söylemiyormuş. Zaten zalimliği ve savaşı sevdiğinden dostunu da yanına alıp, uzak ormanlardaki o sihirli varlığı aramaya gitmişler. Bu defa yanlarında askerleri yokmuş, dostu yanındayken zaten yenilmez olacaklarına inanan kral, askerlerine şehirde kalıp, sarayı koruma görevini vermiş. Birlikte dağları tepeleri aşıp, o ormanı bulmuşlar. Birlik olup, ormanın koruyucunu bulmuşlar ve onu öldürmüşler. İkisinin güçleri birleşince yenilmez olduklarını artık herkes biliyormuş. Tanrıların onlara verdiği görevi başarıyla tamamlayıp geri dönmüşler ve sarayda şenliklerle kutlamışlar. Tanrılar onlara başka imkansız görevler de vermiş ve ikisi hepsini başarıyla halletmişler. Artık kral için dostundan başka kimse yokmuş. Neredeyse onunla nefes alıyor, onsuz bir dakika bile olmaya tahammül edemiyormuş. Tanrıların da istediği buymuş zaten. Canavarın kral için vazgeçilmez olması.”
Masalın burasında Ayan yine derin bir uykuya daldığından, masal yine tamamlanamadan sabah oldu. Ayan iki gündür masallarla uyumaktan o kadar memnundu ki, masalın sonunu merak etse bile, bitene kadar her akşam devam edeceğini düşündükçe kendi kendine gülümsüyordu çalışırken. Gürbüz o işine dalmışken de anlatmaya devam etsin isterdi ama o zaman masal dinleyerek uykuya dalma keyfi elinden alınmış olur bir de kendini kontrol edemeyip, tepkiler verirse, zaten onu adam yerine koymayan diğer bagaj taşıyıcılarının da diline düşerdi. Derede yaşadıklarından sona o kadar kötü hissetmişti ki bir daha kendini o duruma düşürmeyi asla istemiyordu.
Her gün ağır bagajları indirip kaldırmaktan tüm kemikleri ağrısa da, hem yedi diyara ve dedesine kavuşacağından hem de masallara yeniden kavuşmuş olmanın mutluluğundan artık umursamıyordu. Diğer çalışanlar kaytarıp işleri ona bıraksalar da, sesini çıkarmadan hepsini elinden geldiğince yapmaya gayret ediyordu. Gürbüz’ün anlattığı masalı iyice öğrenip, gidince dedesine anlatmayı da planlıyordu. Bu kez Ayan farklı bir masal anlatınca dedesi kim bilir ne kadar şaşıracaktı. Bunca yıl ona bakmak için bir sürü fedakarlık yapan dedesine gidince o bakacak, o uyurken masalları da o anlatacaktı artık. Eğer biriktirdiği para oraya ulaşana dek tükenmezse tüm parasını da ona verecekti rahat yaşaması için.
“Yedi diyarda para falan yok!” diye yanıtladı Gürbüz bu düşüncesini akşam kayıp eşya deposuna dönünce, “Para insanların icadı, sen parayla yiyecek alan hayvanlar gördün mü hiç?”
“Peki ne yapıyorlar para olmadan?” dedi Ayan merakla
“Neye para verecekler ki, yiyecek, içecek her şey zaten yedi diyarda bolca var. Burada da var ama insanlar paylaşamıyorlar. Düşünsene o yastığın içine sakladığın kağıt parçalarından başka bir şey değil. “
“Peki orada kimse çalışıyor mu?”
“Çalışıyor ama para almak için değil, herkes iş bölümü yapıp ne gerekiyorsa yapıyor. Her şey, herkesin. Bahçelere bakıyorlar, ağaç, meyve, sebze yetiştiriyorlar. Birlikte yiyorlar. Paraya ihtiyaçları bile yok!”
“Peki ya evleri?”
“Herkesin kendi evi var ama kapıları her zaman açık, sadece uyumak için kullanıyorlar.”
“Evet orası çok güzel bir yer, insan gökyüzü varken neden bir çatıya ihtiyaç duysun!” diye iç geçirdi Ayan. Köyden ayrıldığından beri hep depolarda betonun içinde yaşamak zorunda kalmıştı ama yedi diyara gidince o da diğerleri gibi gökyüzünün altında yaşayacaktı yeniden.
“Bu gün masal yok mu?” dedi Ayan ama o kadar yorgundu ki konuşurken bile esnemeye başlamıştı.
“Bu gün masal yok!” dedi Gürbüz, “Uyu hadi, sonra devam ederiz!”
Masal anlatmaya başladığından beri ona şapşal ya da kaz kafalı demiyordu artık. Ama bir şeyi yapmayacağım dediyse yapmadığını öğrenmişti Ayan. Gözlerini kapayıp, yedi diyarı düşünmeye başladı ve uykuya daldı yine.
Ertesi gün ofise gittiğinde “Gözün aydın, işlemleri halletmişler, bir kaç güne gidiyorsunuz!” dedi ofistekiler. Ayan o kadar heyecanlandı ki, neredeyse havalara zıplayacaktı. Nihayet yolun bir kısmını daha aşacaktı böylece.
O akşam mesaiden sonra gidecek herkes toplanıp, tarih duyuruldu ve orada neler yapacakları, hakkında bilgi verildi herkese. Gittikleri yerde kimsenin evi olmadığı için dörder kişilik odalarda kalacaklardı. Havaalanının hemen yakınında çalışanların kalabileceği prefabrik yerler hazırlanmıştı.
Dört kişi bir arada kalma fikrinden kimse hoşlanmasa da, hepsinin bu işe ihtiyacı olduğundan ses çıkarmadılar. Ayan dışındaki herkes evlerinden ayrılıp geleceği için hepsi evlerine döner dönmez hazırlıklara başladılar. Ayan’ın zaten bir tek çantası vardı. Gidiyoruz dedikleri anda çantasını alıp, onlarla yola çıkacaktı. Burada edindiği eşyaları, çalar saat dışında götürmeye karar verdi ki zaten eşya dediği de, bir kamp sandalyesi, bir yastık, bir leğen, bir kova bir de maşrapa, bir de su ısıtıcısıydı. Onun banyo yapmakta zorlandığını anlayan şefi, işini halletsin diye getirmişti leğen ve kovayı. Su ısıtıcısını da ofistekiler vermişti. Deponun kapısını kilitleyip, tuvaletten doldurduğu suyu ısıtıcıda ısıtıyor, bir su şişesine koyduğu el sabunu ile leğenin içine girip yıkanıyordu. Etraf biraz ıslanıyordu ama umursamıyordu. Sonuçta yatacak yeri, yıkanacak eşyası ve yiyeceği bir şeyleri vardı. Öğle yemeğinden kalanları, yemekhaneden aldığı ekmeğin içine doldurup, depoya dönünce de onu yiyordu.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.