Ayan ve Yedi Diyar – Bölüm 11

Her gün vaktinde, gelip herkesten çok ve sessizce çalışıp duran Ayan’ı herkes benimsemişti. Onun kayıp eşya odasında kaldığını duyan diğer havaalanı çalışanları da olmuş, üzüldükleri için bir kaç parça eşya da getirmişlerdi. Kendi ekmeğinin peşinde bu kimsesiz ve zavallı çocuğun hikayesi çoğu insanın kalbini parçalıyordu.

Söylediklerine göre bürokratik işlemler uzadığı için gidecekleri yere bir ay gecikmeli ulaşacaklardı. Ayan televizyonda gördüğü yer hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyordu ama burada da deli yerine düşmemek için elinden geldiğince az konuşuyor, Gürbüz’ü gün içinde kafasına hiç sokmuyor, aynalardan özellikle uzak duruyordu.

Bir gün sabah çayını yudumlarken ofistekilere, televizyonda gördüğü o yerden bahsetti. Çalışacakları yer oraya uzak mıydı?

“Bahsettiğin yer bir yaşam alanı değil!” dedi biri, “Ben de tam bilmiyorum ama ne havaalanına ne de şehre yakın olmadığını biliyorum. Ya özel araçla ya da otobüslerle gidiyor sanırım insanlar.”

“Ne ilginç çocuksun” dedi diğeri, “Senin yaşında çocuklar başka şeylerin peşinde olur!”

“Merak ettim sadece!” dedi Ayan uzatmadan.

“Yol seni götürecek!” dedi Gürbüz’ün sesi boşluktan faydalanıp ama Ayan artık ona yüksek sesle cevap vermemeyi de öğrenmişti.

“Sorularıma sen yanıt vermiş olsan, böyle uğraşıp durmazdım!” dedi içinden Gürbüz cevap vermedi.

Kayıp eşya odasının ışıklarını kapatmayı öğrenmişti ama geceleri yanında getirdiği kitapları okumaya başladığı için genellikle kapatmadan uykuya dalıyordu. Uçaklarda verilen havayolları dergilerini de topluyordu bulduğu yerden. Onların içlerinde de hiç görmediği, duymadığı yerlerden bahsediliyordu. Dünya da başka nerelerde yedi diyara benzeyen yerler var merak ediyordu. Öğle molalarında da onun kitap ya da dergi okuduğunu gören şefi, diğer kayıp eşya depolarında unutulmuş kitapları da ona getirmeye başladı. Şimdilik okuluna devam edemiyordu ama yedi diyarı bulduktan sonra belki orada da eğitimine devam ederdi.

“Yedi diyar da bir okul var mı?” diye sormuştu Gürbüz’e bir keresinde.

“Orası düşündüğün gibi bir yer değil!” demişti Gürbüz.

Aslında orası hakkında rüyasında gördüğü ve Gürbüz’ün söylediği bir kaç şey hakkında bir şey de bilmiyordu. Hatta gitmeyi hedeflediği o yerin yedi diyar olduğunu bile bilmiyordu ama yola çıkmıştı bir kere ve eğer Gürbüz doğru söylüyorsa yol onu götürecekti.

Havaalanından arandıktan sonra amcası ve yengesi onun peşine düşmemişti bile. Çocuğun kendi başının çaresine bakmaya karar vermesi zaten işlerine gelmişti. Onun hakkında hesap verecekleri kimse de yoktu nasılsa.

“Bırak biraz da başkaları uğraşsın o deliyle, nasılsa kendini belli edecek!” demişti yengesi.

“Geri dönerse ne yapacağız?” diye sormuştu amcası da, onun kadar emin değildi bu deli oğlanın bir yerde barınabileceğinden, eninde sonunda dönüp gelecekti. O yarım aklıyla neyi başarabilirdi ki zaten? Okula da kendi memleketine geri döndüğünü söylemişlerdi. Artık devam etmeyecekti.

Bir ay dolup da ilk maaşını almak için muhasebeye gittiğinde çok heyecanlıydı. Eğer verdikleri para, gitmek istediği yere ulaşmasına yetiyorsa, hemen gidecekti. Kalbi çarparak muhasebe bürosuna gitti. Beyaz bir zarf uzatıldı ve imzası alındı. Bir de gider makbuzu. Şimdilik maaşlarını böyle alacaklardı. Asıl görev yerlerine gittiklerinde oradaki düzene göre işlem yapılacaktı.

Heyecanla kayıp eşya deposuna gidip, zarfı açtı. Gider makbuzu üzerinde tutar yazsa da, bakmamış, hayatında kazandığı ilk parayı dokunup kendi saymak istemişti.

Hiç bu kadar parası olmamıştı daha önce, tek tek paraları çıkarıp yatağının üzerine koya koya saydı.

“Hepsi benim!” dedi sonra sevinçle.

Ertesi sabah, yine herkesten önce gidip, ofisteki çalışanlarla çayını içerken, gidecekleri yere kendi gitmek istese ne kadara mal olacağını sordu.

“Orada ne var bu kadar gitmek istiyorsun?” dedi biri, “Zaten şirket seni götürecek, giderken para vermeyeceksin ki!”

“Tanıdıklarım var, biraz heyecanlandım da ondan sorayım dedim” diye yanıtladı bu kez. Ama düşününce doğru söylüyorlardı. Oraya zaten gidecekti, parasını yola harcamak yerine, yedi diyara ulaşmak için kullanabilirdi. Kayıp eşya deposunda parayı nereye saklayacağını bilemediği için, yastıklardan birinin kenarını yırtıp içine sokmuştu.

Okuduğu havayolları dergilerinden birinde, yedi diyar olduğunu düşündüğü yer hakkında resim ve yazılar görünce kalbi hızlıca çarpmaya başladı. Uykusu olduğu halde hemen doğrulup, yazıyı bir kaç kez baştan sona kadar okudu.

Burası henüz sırrı çözülememiş gizemli bir yerdi. Bir dağın tepesinde olduğu söyleniyordu. O kadar eski bir yerdi ki, kimse oradaki sembollerin ne olduğunu çözememişti. Fotoğraflara bakıp, o da anlamaya çalıştı. Fotoğraflarda, taşlara kazınmış, köpekler, kuşlar görünüyordu. Bunlar yedi diyarın hayvanları mıydı? Yazılanlara göre, taşlara kazınan hayvanlar genellikle vahşi türlerdi. Akrepler ve yılanlar da çokça vardı.

“Sana bir hikaye anlatayım mı?” dedi Gürbüz’ün sesi o dergiyi büyük bir dikkatle incelerken.

“Yedi diyarla mı ilgili?” dedi Ayan hemen, dedesinden dinlediği masalları ve hikayeleri o kadar özlemişti ki, Gürbüz hikaye deyince hemen heyecanlamıştı.

“Senin gibi biri ile ilgili!” dedi Gürbüz.

“Madem hikayeler biliyorsun bu güne kadar neden anlatmadın ki? Dedem bana uyumadan önce ne güzel şeyler anlatırdı!”

“Sormadın ki?” dedi Gürbüz gülerek, “Neyse dinleyecek misin, dinlemeyecek misin?”

“Dinleyeceğim, haydi anlat!” dedi Ayan ve dergiyi elinden bırakıp, eskiden yaptığı gibi yatağın içine yerleşti.

“Bir zamanlar, bir ülkede çok zalim bir kral yaşarmış” diye başladı Gürbüz anlatmaya, “O kadar zalimmiş ki, halkı ondan kurtulmak için tanrılarına şikayette bulunmaya başlamışlar. Tanrılar da halkı haklı görüp bu krala bir ders vermeye karar vermişler. Bu kralın karakterine çok benzeyen ama yabanıl olan bir varlık yaratmışlar. Bu varlık ormanlarda yaşıyormuş, geyiklerle göllerden su içiyor, aslanlarla çayırlarda koşuyormuş. Her yanı kıllarla kaplı, vahşi bir yaratıkmış.”

“Kralı mı öldürecekmiş?” dedi Ayan araya girip.

“Bölüp durursan anlatmam!”

“Tamam, devam et, hiç konuşmayacağım!” dedi Ayan merakla.

“Halk şehrin dışında ormanda yaşayan bu varlığı fark edince, korkuyla kralın sarayına koşmuş. Kral zalimmiş ama aynı zamanda da çok güçlü, iri yarı bir savaşçıymış. Onu kimse yenemezmiş. Ormanda ülkesini tehdit edeceğini düşündüğü bir canavar olduğunu duyunca, önce kontrol etsinler diye adamlarını yollamış. Adamlar, bir kaç gün ormanın altını üstüne getirdikten sonra canavarı uzaktan görmüşler. Daha önce hiç görmedikleri bu kıllı tuhaf yaratık, aslanlarla parçaladıkları bir hayvanı yiyormuş. Kendilerini belli etmeden hemen saraya dönmüşler ve krala gördüklerini anlatmışlar.”

Canavar ise olanlardan habersiz, ormanda vahşi hayatın içinde mutlu mesut yaşıyormuş. Bir gün gölden su içerken karşısına bir peri kızı çıkmış. O kadar güzel bir kızmış ki, canavarın yüreğinde tatlı bir sızı oluşmuş. Peri kızını canavara, tanrılar yollamışlar.

‘Sana insan olmayı öğreteceğim’ demiş peri kızı, ‘Sen vahşi bir hayvan değilsin!’

‘Ne yapacağım insan olup da demiş!’ canavar. “

“Canavar konuşabiliyor muymuş?” dedi Ayan yine merakla.

“Masallar da her şey olur bilmiyor musun? Peri kızı onun anladığı dilden konuşuyormuş! Sus da devam edeyim”

“Tamam özür dilerim”

“Peri kızı ona şehri, insanları, orada kocaman bir saray olduğunu ve orada bir kral yaşadığını anlatmış. Eğer insan olmayı kabul ederse, hayatın ne kadar güzel olacağını, nasıl şeyler yiyeceğini, giyeceğini, nelere sahip olabileceğini o kadar güzel anlatmış ki, canavar bu hayatı merak etmiş. Kral bu canavarı yakalamak için sarayında hazırlıklar yaparken, peri kızı da canavarı eğitmeye başlamış. Canavar bütün günü peri kızıyla geçirdiğinden, artık diğer vahşi hayvanlarla dolaşmıyormuş. Bundan hiç şikayeti de yokmuş, çünkü peri kızı onun etrafında olduğunda kendini çok mutlu hissediyormuş. Peri kızı onun vücudundaki kılları temizlemiş önce, canavar önce bundan pek hoşlanmamış ama suda kendini görünce gözlerine inanamamış. O kadar farklı görünüyormuş ki kendine hayran kalmış. Ona insanlar gibi davranmayı, konuşmayı öğretmiş peri kızı. Bir de giymesi için bir kıyafet getirmiş. Artık iyice değişen canavarın hayvan arkadaşları da artık yanına gelmez olmuşlar. Onu görünce eskisi gibi doğal davranmak yerine ondan kaçıyorlarmış. Canavar bundan üzüntü duysa da, peri kızına olan ilgisi ve insan hayatına duyduğu merak yüzünden umursamamaya çalışıyormuş.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın