“Dedem varken değildim!” diye mırıldandı Ayan, sonra yeniden uzandı. İyi ki o iyi adama rastlamış buraya kadar gelmişti. Aslında her şey yolunda gidiyordu. Sokaklarda yatıp, kalkmak zorunda kalmamıştı. Hemen bir iş bulmuş, gitmek istediği yere gidebilecek bir yol önüne açılmıştı. Gürbüz onu kızdırmasa başına bunlar gelmezdi evet ama kalırsa daha iyisi de gelmezdi. Hatta Gürbüz ve yaptıkları olmasa, o evden kaçmayı aklına da hemen getirmezdi bile belki.
Yine de henüz tam da bir şey oldu sayılmazdı. Buraya kadar her şey yolunda gitmişti, hele bir yedi diyara varsın, ondan sonra karar verecekti Gürbüz hakkında. Hem nasıl ona bu kadar benziyordu ki? Tam da benziyor denemezdi, onun gibi giyiniyor, yüzü benziyordu ama kolları, bacakları kaslı, boyu daha uzun ve daha yakışıklı görünüyordu. Ukalaydı biraz, yok baya ukalaydı. Kendini beğeniyordu sanki daha çok. Aslında o da beğeniyordu Gürbüz’ü. Kendi kendine düşüne düşüne yeniden uykuya daldı.
Kapı sert bir şekilde vurulduğunda sıçradı yerinden, etrafına bakındı. Hemen doğrulup kapıyı açtı. Şef onu almaya gelmişti.
“Rahat ettin mi?” diye sordu önce.
“Evet uyumuşum” dedi Ayan henüz ayılamadan.
“Git yüzünü gözünü yıka, seni çalışma arkadaşlarına götüreceğim. Bu gün hepinizin ilk günü!”
Hemen koşup, tuvalette yüzünü yıkadı, saçlarını ıslatıp düzeltti ve koşar adım geri geldi. Adam ona bir de sandviç ve ayran getirmişti. Birlikte yürürlerken, onları da çabucak tüketti.
“Giriş işlemlerin sürüyor ama zaman az olduğu için seni başlamış kabul ediyorum” dedi adam.
Koridorların olduğu kattan ayrılmadan camlı bir başka odaya girdiler. Odada masa başında oturan iki kişi, karşılarındaki koltuklara dizilmiş dört adam vardı.
“İşte!” dedi Şef, “Bu da yeni arkadaşımız Ayan!” koltuklarda oturan adamlar bu cılız çocuğa bakıp alaycı birer gülümseme takındılar. Bu ufacık oğlan mı taşıyacaktı ağır bagajları.
Gidip onların yanına oturdu, şef de “Kolay gelsin” diyerek yanlarından ayrıldı.
Masa başındakilerden biri kendini tanıtıp, yapacakları işi anlatmaya başladı. Şirketin belirli kuralları vardı. Çalışırken özel bir tulum giyeceklerdi. Tulumlar iki güne bir onlardan alınıp, temizlenip geri verilecekti. Onlara teslim edilen her şeyden sorumluydular. Öğlen yemeklerini şirket verecekti. Maaşlarını çalıştıkları ayın sonunda alacaklardı. Ulaşım için servis vardı ama şimdilik bu kısım Ayan’ı ilgilendirmiyordu. Anlatılanları ve diğer adamların sordukları soruları dikkatle dinledi.
Onları çalışacakları ve işi öğrenecekleri yere götürürlerken adamlardan biri yanına yanaştı.
“Sen o çocuksun herhalde!” dedi alaycı gülümsemesini silmeden, “Arkadaşım senden bahsetti!”
“Evet” dedi Ayan, “Sizi biliyorum adım Ayan!”
“Komik isimmiş, benim ki de Mustafa! Arkadaşıma sana yardımcı olacağıma söz verdim ama bu işe ihtiyacım var, başıma bela istemiyorum anladın mı?” dedi gözlerini açarak.
“Anladım, sorun değil, ben başımın çaresine bakarım!” dedi Ayan.
“Sanki ben de senin yardımına bayılıyordum!” dedi içinden ve uzaklaştı adamın yanından.
Bütün gün bagaj sisteminin nasıl işlediği, nelere dikkat edeceklerini, bagajları nasıl koruyup taşıyacakları, sahipsiz bagajlarla ne yapılacağı gibi bir sürü bilgi verildi. Herkese bir tulum verildi ama Ayan’ın cüssesine uygun bir tulum olmadığı için onun ki biraz büyük geldi. Üzerinden sarkan gibi duran tulumu giyince herkes güldü ama aldırmadı.
“Bagajların altında ezilip gideceksin!” dedi Mustafa.
“Bunu da bagajlarla uçağın içine atıveririz!” dedi bir diğeri ama Ayan aldırmadı. Böyle muamele görmeye zaten alışıktı.
Öğleden sonra bagaj taşıma işi için işi bilenlerin yanına verildiler ve onlar ne derse yaptılar. Bütün günün en güzel anları, yemek saatiydi. Uzun zamandır yemediği sıcak yemekleri görünce, ekmeğini batıra batıra hepsini sildi süpürdü.
Mesainin bittiği söylendiğinde, diğerlerinden hemen uzaklaşıp, deposuna geri döndü. Çok terlemişti ve duşa ihtiyacı vardı ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Tulumu üzerinden çıkarıp, tuvalete gitti. Tişörtünü çıkarıp, el sabunu ile koltuk altları ve üst bedenini sildi, sonra da soğuk suyu çarparak durulamaya çalıştı. Pantolonu göl gibi olmuştu, bedeninin alt kısmını orada temizleyemezdi ama ayakkabılarını çıkarıp, ayaklarını da güzelce yıkadı ve depoya geri döndü.
Bir haftadır amcasının evinde kirlenen çamaşırlarını bile yıkayacak cesaret bulamamıştı. Üzerine kuru bir şeyler geçirip, kirlilerini aldı ve yeniden tuvaletin lavabosuna gidip, elinden geldiğince el sabunu ile hepsini yıkadı. Kucakladığı ıslak çamaşırların suyu aka aka depoya döndü ve her birini bir rafa serdi. Sonra yaptığı işten memnun yatak yaptığı yere uzandı. El sabunun kokusu çamaşırlardan yükselip odayı sarınca, dedesinin yıkadığı mis kokan yatak çarşaflarını ve yorganını hatırladı. O yaşına rağmen evin bütün işini ve onun sorumluluğunu nasıl üstlendiğini daha yeni anlıyordu dedesinin.
Yıllarca aptal bir çocuk gibi ona yardım etmediğini düşünüp üzüldü. Beceriksiz değildi ama dedesi ondan iş yapmasını hiç istemiyordu. Sadece gücü yetmezse, bir şeyler yapmasına izin veriyor, onun dışında canı nasıl isterse öyle yaşamasına izin veriyordu.
“Okulun önemli, oku ayaklarının üzerinde dur! Sonrasını kendin halledersin!” diyordu hep.
O gittiğinden beri sahip olduğu her şeyin, bir tas sıcak çorbanın, temiz yatağın ve çamaşırların, en çok da sevilmenin ne kadar önemli olduğunu anlamıştı Ayan.
“Gidip dedemi bulduğumda ondan çok özür dileyeceğim ve hiç bir iş yapmasına izin vermeyeceğim. Benim ne kadar büyüdüğümü görecek!” diye mırıldandı. Yedi diyarda hayat nasıldı acaba? Şimdi Gürbüz’e sorsa gene onu kızdıracak bir şeyler söylerdi.
“Gider kendim görürüm” diyerek battaniyeyi başına çekti ve sabah kadar derin derin uyudu. Uyandığında yine saatin kaç olduğunu bilmediğinden kuruyan temiz giysilerden birini giyip, koridorda çıktı. Duvar saatini buldu. Henüz altıydı. Şef artık gelip onu uyandırmayacaktı. Her gün sekizde çalışacağı yerde olması gerekiyordu. Saat olmadan uyuyup, uyanmak da zor olmaya başlamıştı. Bir çalar saate ihtiyacı vardı.
Torbada kalanlar artık kokmaya başladığı için onu koridorda bulduğu bir çöpün içine attı. Çantasına soktuklarının da onlardan bir farkı yoktu. Neyse ki meyveler de almıştı. İki tane elmayı çabucak yedi. Doymadığı için aldığı ekmeklerden kuru da olsa bir parça koparıp zorla yuttu. Yemekhaneden aldığı plastik su şişesini gece yatmadan tuvaletin musluğundan doldurmuştu. Üzerine onu da içince kahvaltı tamam oldu ve kapıyı kilitleyip, görev yerine gitti.
En yakından geldiği için en erken de o gelmişti. Bir koltuğa oturup diğerlerini beklemeye başladı. Önce camlı odada çalışanlar geldi. Onu beklerken bulunca kapıyı açıp içeri aldılar. Şef durumundan bahsettiği için havaalanında yatıp kalktığını biliyorlardı. Yanlarında getirdikleri poğaçalardan birini ona ikram ettiler ve bir de sallama çay yapıp verdiler. Ayan güzelce onları da yiyince keyfi yerine geldi.
“Bir çalar saatte ihtiyacım var!” dedi çekinerek, “Saatin kaç olduğunu anlayamıyorum!”
İki adam birbirlerine baktılar, kimsenin yanında bulunabilecek bir şey değildi çalar saat, “Telefonun yok mu?” dedi biri.
“Yok!”
“Bizim evde eski bir saat vardı, yarın ben sana getiririm!” dedi öbürü. Ayan sevinçle teşekkür etti. Diğer adamlarda gelince, çalışacakları yere gidip, görevlerine başladılar. Ayan canla başla her söyleneni yapıyordu. Diğerleri, sigara molası, çay molası, tuvalet molası diye sürekli ortadan kaybolsalar bile o yemek molası hariç verilen her işi yapıyordu. Yanına verildiği görevli ondan memnundu.
Bir hafta sonra Ayan işine iyice alışmıştı. Camlı ofisteki adam söz verdiği gibi ona bir çalar saat getirmişti. Yanlarında getirdiklerinden mutlaka ona da ikram ediyorlar, diğerleri gelmeden en azından sıcak bir çay içmesine izin veriyorlardı. Alay ettikleri o cılız çocuk aralarında en azimli ve çalışkan olan çıkmıştı.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.