Ayan ve Yedi Diyar – Bölüm 9

Adam havaalanına varana kadar ona anlatmaya devam etti. Bu şehirde iş arayıp, bulamayan bir arkadaşına da aynı işi önermişti. Zaten alacakları kişi sayısı birden fazlaydı. Eğer ikisi de kabul edilirse, arkadaşı ona hem sahip çıkar, hem yardımcı olurdu. İş öyle önemli bir iş değildi. Uçağa bagajları taşıyacaklar ya da indireceklerdi. Yani kafasını kullanması gerekmiyordu. Ücreti de fazla değildi ama en azından cebine biraz para girerdi. Beş parasız sokaklarda dolaşmaktan, çalışıp para kazanmak iyiydi. Tabi geri dönmek isterse şimdi söylesindi.

“Gitmek istediğinden emin misin?” dedi adam net bir sesle.

“Evet, çok eminim” dedi heyecanla başını sallayarak, kendi parasını kazanıp, bir işe girebileceğini duymak iyi gelmişti, “Ne iş olsa yaparım ben, dedeme de yardım ederdim. Yük de taşırım dert değil!” dedi gururla.

“Tamam o zaman” dedi adam, “Bak kesin demiyorum, şimdi gidince seni yetkililerle tanıştıracağım olur derslerse gidersin, demezlerse benim yapabileceğim bu kadar!”

“Tamam teşekkür ederim” dedi Ayan.

“Hiç uçağa bindin mi sen?”

“Uçak mı? Hayır! Köyde üstümüzden geçerlerdi ben de hayranlıkla izler el sallardım ama bir uçağı yakından hiç görmedim. Gökyüzünde küçük kuşlar gibi görünüyorlar!”

“Evet ama yanına gelince ne kadar büyük olduğunu göreceksin. Sen dikkatle işini yapar, başka şeylere dalmazsan, sonra belki başka şeyler de yaparsın. Okula gidiyor musun?”

“Gidiyorum, yani gidiyordum!”

“Okul ne olacak peki?”

“O gittiğim yerde bakarım ben siz merak etmeyin. Kitaplarımı yanıma aldım!”

“Hadi bakalım o zaman rast gelsin küçük yolcu!” dedi adam ve havaalanına vardıklarında önce aç olup olmadığını sordu. Ayan “Aç değilim” deyince de, onu alıp, bagajlardan sorumlu yetkililerin yanına götürdü.

Eski arkadaşı olan sorumlu kişi, on beş yaşında bir çocukla geldiğini görünce biraz şaşırdı. Adam Ayan’dan duyduklarını ona kısaca anlattı. Sonra Ayan’dan uzaklaşıp, ikisi konuşmaya başladılar.

“Başımıza bela olmasın bu çocuğun yaşı küçük, ailesi çıkar, şikayet eder!”

“Zaten senden istediğim, onu caydırıp, evine dönmesine sağlaman! Bir çocuğa sahip çıkıyor olacaksın! Sokaklarda kalırsa kim bilir başına neler gelir. Çok saf iyi bir çocuk”

“Ya kalmaya karar verirse ne olacak?”

“O zaman genç işçi sınıfında çalıştırabilirsin. Yasal temsilcisi yok söylediğine göre, anne-baba-dede ölmüş.”

“Amcası var diyorsun!”

“Var dedi evet, istersen çocukla konuş onun izni alınması gerektiğini söyle!”

“Bence öyle yapalım, ben bu sorumluluğu alamam! İşimden olmak istemiyorum!” dedi adam, “Kimse iyilik için maaş ödemiyor bize. “

Sonra Ayan’a doğru yürüyüp, onu karşısına aldı ve durumu açık açık anlattı.

“Amcamın bir şey diyeceğini sanmıyorum ondan izin alabilirsiniz!” dedi Ayan biraz düşünüp. Ne amcası ne de yengesi “Aman geri gelsin de bizimle yaşasın” diyecek değillerdi.

Adam, Ayan’dan amcasının bilgilerini aldı ve onu doğrulamak için yanından aradı.

Henüz Ayan’ın evden kaçtığının farkında bile olmayan amcası, adamın anlattıklarını anlamadı ilkin. Sonra; “Nasıl gitmiş oraya?” dedi şaşkın şaşkın. Karısının da çocuğu istemediğini bildiğinden ve aslında kaçmış olması fikri de hoşuna gittiğinden, “Tamam ben imza falan gerekiyorsa atarım!” deyip kapattı uzatmadan.

Adam, Ayan’ın yüzüne baktı konuşma bitince, “Evet çocuk amcan onay verdi!” dedi gülümseyerek, “Sen çalışmaya hazır mısın?”

“Ben size söyledim. Amcam zaten beni istemiyor!” dedi Ayan, “Hazırım, hemen başlayabilirim!”

Onu havaalanına getiren adam işine dönmek zorunda olduğundan, konu çözülünce vedalaşıp ayrıldı yanlarından.

“Gel bakalım, önce sana işi anlatayım sonra karar ver!” dedi Ayan’a ve kısaca özetledi yapılacakları. Önce burada onu deneyecekler, sonra o şehirdeki işler başlayınca oraya göndereceklerdi.

“Nerede kalacaksın peki?” dedi adam anlatması bitince.

“Kalacak yerim yok ama depolarda uyumaya alışkınım. Siz bana bir yer gösterin, ben orada uyurum!”

“Aslına bakarsan böyle bir uygulamamız yok ama burada çok uzun kalmayacaksın zaten, ben bir bakayım ne yapabiliriz!” dedikten sonra Ayan’ın kimliğini istedi ve onu insan kaynakları bölümüne götürdü. Onlar amcasının yasal izin dilekçesi ve giriş işlemlerini yapacaklardı.

Bilgileri alınıp, işlemler başlatılacağını söyledikten sonra, yeniden şefe haber verdiler ve o da gelip Ayan’a gece uyuyabileceği, boş bir kayıp eşya deposu gösterdi.

“Şimdilik burada idare et! Sana anahtarı da veriyorum. Sakın kaybetme. Yarın sabah gelir seni buradan alırım.” dedikten sonra tuvaletin yerini gösterdi. Uzun uçuşlarda yolculara verilen yastıklar ve bir kaç battaniyeyi de kullanması için verdikten sonra Ayan’ı orada bırakıp işinin başına döndü.

Duvarlarında demir geniş rafları olan odada kullanılabilecek hiç bir şey yoktu. Zemin fayans olduğu için de üzerinde doğrudan yatamazdı. Verilen yastık ve battaniyelerin poşetlerini açıp, önce kendine uyuyacak bir yer hazırladı. Gerçekten çok yorulmuştu. Odanın tavanında ki parlak floresan ışığını nasıl kapatacağını bulamadı, uyurken kafasına bir şey kapatabileceğini düşünüp vazgeçti. Hazırladığı yatağa oturup, torbasında kalan yiyeceklere baktı. Beğendiği bir kaçını çıkarıp afiyetle yedi. Yiyecekler saatlerdir torbada sıcakta dolaşıp durduğu için bozulmaya başlamıştı ama bu depo oldukça serindi. Penceresi olmasa da en azından, dört duvardı işte, amcasının evinde kaldığı odadan bir farkı yoktu. Karnı doyunca üzerine bir ağırlık çöktü, ayakkabılarını çıkarıp, ayaklarını rahatlattı ve hazırladığı yatağa uzandı. Kollarını başının altına alıp, parlak beyaz ışığa bakmaya başladı.

“Kayıp eşya odası!” dedi Gürbüzün alaycı sesi, “Tam da sana uygun bir yer!”

Yola çıktığından beri ona hiç yardımcı olmayan Gürbüz’ün sesini duyunca sinirlendi yine, onun yüzünden deli damgası yemişti. Gidip karşısına çıkana kadar onunla konuşmamaya karar verdi. O cevap vermeyince ses de kesildi. Çantasından bir tişört çıkarıp ışıktan korunmak için başına geçirdi ve yan dönüp, uykuya daldı.

Uyandığında saatin kaç olduğundan haberi yoktu. Tuvaleti geldiği için kalkıp, depodan çıktı ve adamın gösterdiği tuvalete gitti. Ellerini yıkarken Gürbüz aynada yeniden belirdi.

“Doğrusu beklediğimden cesur çıktın!” dedi bu sefer sesinde gerçekten bir kutlama vardı.

“Sen başımı derde sokmasaydın bunlar olmayacaktı!”

“Ne yani burada olmak yerine amcanın evinde mi olmayı seçerdin!”

“Hayır ama yine de daha farklı davranabilirdin?”

“Sen daha farklı davranabilirdin, hiç düşündün mü? Suya vurduğun içinde biriken öfkeydi, bana değil!

“Hiç de bile, beni sen deli ediyorsun, sonra da herkes bana deli diyor!”

“Hayır ben sana öfkeni boşaltman için bir fırsat verdim. Nereye kadar içinde tutacaktın onları. Olmadık bir yerde, okulda, evde birine patlasan daha mı iyi olurdu?”

Ayan durup, düşündü “Kendini haklı çıkarmaya çalışma!” dedi sonra.

“Sen de!” dedi Gürbüz ve kayboldu.

Gürbüz ile konuşunca iyice uykusu dağılan Ayan etrafa bakmaya karar verdi. Deponun yerini iyice belleyip, koridorları geçti. Duvardaki bir saatten sabahın dördü olduğunu anladı. Bu kadar erken bir saat olmasına rağmen havaalanında yine de hareket olmasına şaşırdı. Fazla ortada görünmekten çekindiği için kısa bir turun ardından, ezberlediği yollardan dönüp, depoya girdi. Yine karnı acıkmıştı, torbada kalanlardan biraz daha yedikten sonra Gürbüz’ün söylediklerini düşünmeye başladı.

“Öfkeli miydi sahiden?”

Durdu, cevap veremedi kendi sorusuna. Öfkeliydi aslında evet, köyünü, dedesini, hayatını özlüyordu. Öfkeliydi, ölüme öfkeliydi, hayata öfkeliydi. Herkesi ailesinin yanında mutlu mutlu yaşarken, o sürekli sahipsiz kalıyordu. Güveneceği kimse kalmamıştı. Gürbüz’e biraz güvenmişti ama o da sürekli başını derde sokuyordu. Üstelik yola çık deyip durduktan sonra hiç yardımcı da olmuyordu. Yine de ona “Cesur” demişti nihayet. Bu da bir gelişmeydi.

“Merak etme!” dedi Gürbüz’ün sesi, “Sen yalnız değilsin!”

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın