Ayan ve Yedi Diyar – Bölüm 6

Hafta sonu yengesinin ailesi her sene yaptıkları büyük pikniklerini yapacaklardı. Yengesi kocamla küsüz diyerek ailesinin diline düşmemek için, kocasıyla yavaş yavaş konuşmaya başlamıştı.

“Ayan’ı da götürelim ona da bir değişiklik olur!” dedi kocası fırsattan yararlanıp.

Yengesinin yüzü hemen asıldı. Ayan mutfakta kendine yemek hazırlarken, kapı aralığından onları hem görüyor, hem de duyuyordu. Geçen bir hafta içinde bu evdeki kendi düzenine yavaş yavaş alışmaya başlamıştı.

Karısının yeniden gerilmeye başladığını gören amcası, “Evde bıraksak daha mı iyi, evini ona mı emanet edeceksin? Hiç değilse gözümüzün önünde olur!” dedi bu sefer.

Zaten çocuğu istemeyen ve ne kadar dikkat ederse etsin, her şeyi yiyip bitirdiğini ve mutfağı pis bıraktığını düşünen yengesi “İyi tamam!” dedi bezginlikle. En azından ailesine, kocasının sahipsiz kalmış zavallı yeğenine nasıl kol kanat gerdiklerini anlatıp övünebilirdi bu sayede.

Ayan pikniğe gitme fikrinden çok hoşlanmıştı henüz ona söylenmese bile, rüyasında Gürbüz’le oturdukları çayırı düşündü hemen. Şehrin beton, araba, gürültü dolu karmaşasından sonra köyü gibi sakin yeşil bir yerde olmak ona gerçekten iyi gelecekti.

Amcası mutfağa gelip, “Yarın bir pikniğe gideceğiz, orada fazla konuşma, bir kenarda efendi gibi dur anlaşıldı mı?” dedi

“Tamam amca varlığımı bile fark etmezsiniz!” dedi Ayan çocukça bir sevinçle. Onun için kiminle gittiği değil, nereye gittiği daha önemliydi.

“Aferin!” diye bir ses duydu kafasının içinden, Gürbüz’ün sesi.

“Sen karışma!” dedi kızgınlıkla, çayırdaki rüyadan sonra ona küsmüştü. Gürbüz’de bir daha hiç görünmemişti.

Amcası tam dönüp giderken Ayan’ın “Sen karışma!” dediğini duyunca öfkeyle geri döndü “Ne dedin sen?”

“Hiç!” dedi Ayan korkuyla, “Sen çok yaşa!” dedim amca, “Pikniğe gitmeyi çok severim!”

Amcası duyduğunun başka bir şey olduğunu düşünse de, Ayan’ın söylediği de olabileceğini düşünüp, bir şey demedi, “Söylediklerimi unutma!” diyerek dönüp gitti.

“Şapşal!” dedi kafasının içindeki ses bu sefer, o da susması için kafasına vurdu.

Oturduğu yerden mutfakta Ayan’ın kendi kafasına vurduğunu gören yengesi, yanına gelen amcasına, “Bu çocuk ailesi gibi değil, sürekli kendi kendine konuşuyor. Şimdi de kendine vuruyor!” dedi endişeyle, “Bize bir şey yapmasından korkuyorum. Yarın da böyle tuhaf davranırsa rezil oluruz!”

“Evet biraz tuhaf bir çocuk ama zararsız! Babası da böyledi, babam da böyleydi biliyorsun, maalesef benim şanslı olup bulaşmadığım genetik bir durum bu ailede!”

“İyi ki bir çocuğumuz yok!” dedi yengesi kibirli bir edayla, “Hele böyle bir çocuk aman Allah korusun!”

Ayan konuşulanları yarım yamalak duysa da, hiç umursamadı, o deli falan değildi. Dedesi de değildi. Bu insanlar deliydi asıl.

“Hayali arkadaşı olan çocuk söyledi bunu!” dedi kafasındaki ses.

“Kes sesini! Seninle hâlâ konuşmuyorum!” diye tısladı Ayan ve odasına döndü. O gün cumartesiydi ve okul yoktu. Aslında bütün gün evde sıkılacağını düşündüğü için biraz dışarı çıkmak için amcasından izin isteyecekti, en azından etrafı keşfedebilirdi. Okula gidip gelirken biraz öğrenmişti ama dışarıda olmayı evde olmaktan daha çok seviyordu. Piknik lafını duyunca vazgeçip evde kalmaya karar verdi nasıla ertesi gün bütün gün dışarıda olacaklardı.

Biraz ders çalıştı, biraz dedesinin aldığı kitapları okudu yeniden, biraz hayal kurdu ve nihayet ertesi sabah oldu.

Yengesi ailesine yaranmak için akşamdan bir sürü şey hazırlamış, sepetlere koymuştu. Ailesi için yaptığını ve piknikte yeneceğini söyleyerek amcasına ve Ayan’a kahvaltıda yedirtmedi. Erkenden çıkıp piknik yapılacak yere gitmek için yola düştüler.

Şehrin kalabalığı uzaklaştıkça, Ayan’ın etrafa olan ilgisi arttı. Kendi köyüne ya da rüyasında gördüğü çayırlara benzemese de, her yer yemyeşildi.

Piknik alanı bir derenin kenarına kavak ağaçlarının altına kurulmuş, tahta masalarla dolu bir yerdi. Girişte para verilmesi gerekiyordu. Her yerde olan bu doğal şeyler için para vermek Ayan’a saçma geldi ama onu ilgilendirmiyordu. Yengesinin ailesinden bir kısım gelmiş, masaların bir kaçının üzerine örtüler serip, hazırlığa başlamışlardı.

Yengesi ve amcasının yanında bir delikanlı görünce merak ettiler ve sorulara başladılar. Yengesi amcası ve Ayan’a fırsat vermeden, bu zavallı çocuğa nasıl sahip çıktıklarını övüne övüne anlatmaya başladı. Herkes acıyan gözlerle Ayan’a bakıyordu arada. Annesi babası ölmüş, sonra da yaşlı aklı eksik dedesiyle büyümek zorunda kalmıştı. Yardımcı olmayı çok istemişler ama inatçı ihtiyar kabul etmemişti. İhtiyar ölünce de çocuğu yanlarına almışlardı.

“Pek sessiz, pek cılızmış zavallı! Taşralı olduğu nasıl da belli!” diyerek Ayan’a biraz ilgi gösterdikten sonra kendi aralarında başka şeyler konuşmaya başladılar. Ayan biraz ileride örtü serilmemiş boş bir masaya oturmuş hayran hayran etrafı seyrediyordu. O küçük depoda bir hafta geçirdikten sona burası ona cennet gibi gelmişti. Dikkatin ondan uzaklaştığını anlayınca kalkıp etrafı dolaşmaya karar verdi.

Piknik alanı yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Herkes erkenden gelip masa kapmaya çalışıyordu. Dolanıp geldiğinde az önce oturduğu boş masanın da dolduğunu görünce mecburen gidip amcasının yanına oturdu. Yeni gelenler o yokken hikayesini dinledikleri için acıyarak ona baktılar ve sahte sahte gülümsediler.

Ailede kendi yaşıtları da olmasına rağmen kimse onunla konuşmuyordu. Umurunda da değildi. Kendi başına hayallere dalmışken yanından kalktığını bile fark etmediği amcası ona iki kova uzattı.

“Kalk da dereden su getir, kadınlar hazırlık yaparken biz de arabaları yıkayacağız!”

Zaten orada oturmaya bayılmayan Ayan bu görevi hemen kabul etti, kalkıp dereye doğru gitti. Dere dar yatağından kendi halinde sakin sakin akıyor. Kenarında bir kaç kurbağa zıplıyordu. Köyde dereye girip yıkanmayı çok severdi ama anlaşılan burada kimsenin böyle bir adeti yoktu Kovaları doldurmadan önce derenin buz gibi suyuyla yüzünü ve ellerini yıkamak istediği için kenara iyice yanaşıp, taşların üzerine çıktı ve çömelip ellerini soğuk suya daldırıp yüzüne çarptı.

O kadar iyi gelmişti ki, tekrar yapmak için eğildiğinde yine Gürbüz’ün dalgalanan suya yansıyan görüntüsü ile karşılaştı.

“Yolunda gitmeyen bir şeyler var mı?” dedi Gürbüz, “Yol” u öyle bastırarak söylemişti ki Ayan onun gene aynı konudan bahsettiğini anladı.

“Sana ne! Seninle konuşmuyorum ben! Karşıma çıkıp durma, senin yüzünden adım deliye çıkacak!” diye söylendi Ayan.

“Bu yol, yol değil arkadaşım, sana yardım etmeye çalışıyorum kaz kafana girmiyor!”

“Sensin kaz kafalı!” diyerek yanında duran kovayı alıp suyun yüzüne vurdu Ayan. Gürbüz bu defa suyun başka bir yerinden yansıyıp kahkahalarla gülmeye başladı. Bir yandan da “Şapşal!” deyip duruyordu. İyice sinirlenen Ayan, kovayı onun her göründüğü yere vurmaya başlayınca, piknik yapanlar ve yengesinin ailesi dönüp onu izlemeye başladılar şaşkınlıkla. Yengesi amcasına sokulup, “Ne yapıyor bu deli gene?” dedi sinirle, “Git getir şunu!”

Gürbüz orada burada görünüp durdukça Ayan iyice suyun içine girmiş, iki kovayı da eline almış bir oraya bir buraya vuruyordu. Hırsından öyle hızlı vuruyordu ki iki kovanın da kırıldığını fark etmemişti bile. Amcasının “Ayan!” diye gürleyen sesini duyunca kendine gelip başını kaldırdı. Piknik alanındaki herkes onlara bakıyordu.

“Ne yapıyorsun seni aptal çocuk!” dedi amcası, “Ben sana ne tembih ettim! Çık çabuk o suyun içinden!”

Ayan elinde neredeyse sadece sapları kalmış kovaların suyun üzerinde akıp giden parçalarını o zaman fark etti. Neredeyse dizlerine kadar suyun içine girmişti. O kadar utandı ve üzüldü ki, ne diyeceğini bilemedi Sessizce kovaların saplarını sımsıkı tutarak çıktı dereden. Ayakkabıları ve pantolon paçalarından sular sızıyor. İki kırık kovanın sapıyla herkes ona bakarken gerçekten bir aptal gibi görünüyordu.

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın