Okulda taşradan gelmiş yeni çocuk hemen fark edildi ama bu bir hayranlık değil, daha çok uzak durma ve fısıltılarla onunla alay etme şeklindeydi. Geldiği yerde de böyle şeylere alışık olduğundan aldırmadı. Onu üzen tek şey artık yan sınıfta bakmaya doyamadığı o kızın olmayacağıydı. Bütün gün sessizce ders dinledi. Öğretmenler onun yeni çocuk olduğunu bildiklerinden, sınıfa tanıştırmakla yetindiler. Böylece Ayan her zaman yaptığı gibi kendi dünyasına çekilmeyi başardı.
Dedesini çok özlemişti. Onun öldüğünü değil de hâlâ köydeki evlerinde yaşadığına ikna etmeye çalışıyordu kendini. Bir de şu aynadaki tuhaf çocuk vardı. Daha doğrusu aynada olduğunu sandığı bir hayal. Bir keresinde dedesi, hayaller gören bir çocuğun masalını anlatmıştı. Çocuğun hayali arkadaşları vardı ama ondan başka kimse görmüyordu. Sonunda çocuk büyüyor hayali arkadaşlarını unutuyordu ama hayali arkadaşları onu unutmuyordu. Sonra bir gün çocuğu yani büyümüş olan çocuğu onları hatırlasın diye kaçırıyorlardı.
Dedesi artık olmadığı için eski masallarla yetinmek zorundaydı. Burada ona masal anlatacak değil, doğru dürüst yemek yapacak bile kimse yoktu. İlk defa sevilmediğini hissediyordu hayatta. Evin dışındaki herkes ne derse desin, ne yaparsa yapsın, dedesinin büyülü sevgi dolu dünyasında evde olmayı her zaman seviyordu.
Eve döndüğüne amcası işten gelmemişti, yengesi de televizyon seyrediyordu. Kapıyı ona açtıktan sonra vestiyerden ucuna bir saç tokası takılmış anahtarı ona uzattı.
“Bundan sonra kendin girersin, sakın kaybedeyim deme!”
Ayan başını sallayıp odasına yürüdü. Karnı acıkmıştı ama yengesine söylemeye çekiniyordu. Geçen gün ayırdığı ekmeği okula götürüp teneffüste yemişti.
Ellerini yıkamak için banyoya girdi. Aynaya baktı ama o gürbüz çocuk yoktu. İlk defa ondan korkmak ya da saklanmak yerine orada olmasını diledi.
“Hey Gürbüz çocuk neredesin?”
“Nihayet aklın başına geldi demek!” dedi Gürbüz çocuk aynada belirerek, “Nasıl gidiyor?”
“Bana kim olduğunu söylemeyecek misin?”
“Söylüyorum anlamıyorsun, hem kim olduğumun ne önemi var ki?”
“Haklısın!” dedi Ayan, “Burada senden başka konuşacak kimsem yok zaten! Adın Gürbüz olsun senin!”
“Olsun bakalım. E nasıl gidiyor? Soruma cevap vermedin!”
“Dedemi de köyü de çok özledim. Burada nasıl yaşayacağımı bilmiyorum. Yengem yakında beni kapının önüne koyar!”
“Sen de git o zaman!” dedi Gürbüz.
“Nereye gideyim?”
“Yoluna tabi şapşal, herkesin bir yolu vardır. Seninki burada değilse, kendi yoluna gitmen gerekir!”
“Ne yolundan bahsediyorsun sen? Ben hayatta tek başına kalmış zavallı bir çocuğum. Param yok, hiç bir şeyim yok. Evden mi kaçayım?”
“Mızır da mızır! Tek bildiğin bu, dedenin de o gittikten sonra böyle olmandan korktuğunu biliyor muydun?”
“Korkuyor muydu?”
“Deden yıllarca sana boşa mı anlattı o masalları. Kendi hayatının kahramanı olmayı ne zaman öğreneceksin sen? Dedenin sana anlattığı son masal neydi?”
“Adını unutan adamı mı diyorsun?”
“Evet onu diyorum, neyse ki hafızan sağlam. Ne demişti masalın sonunda?”
“Ne demişti?”
“Ben sordum şapşal çocuk, sen söyleyeceksin ama bana değil kendine!”
“Kendi adını aramaya cesaret edenler genelde eli boş dönmez.” dedi Ayan biraz düşündükten sonra, “Ama sen de bana şapşal demeyi kes artık. Çok kabasın. Dedem senin gibi değildi”
“Konumuz ben değilim lafı karıştırma!” diye yanıtladı Gürbüz.
O sırada banyoyu kullanmak isteyen yengesi kapıyı vurmaya başladı.
“Ne mırıldanıp duruyorsun banyoda, çıksana işim var!”
“Sen bunu düşün!” diyerek pof diye kayboldu Gürbüz’ün görüntüsü. Ayan’da hızlıca ellerini kurulayıp çıktı banyodan. Doğruca odasına gitti.
“Kendini aramaya cesaret edenler genelde eli boş dönmez!” diye tekrarladı kendi kendine, “Kendi yoluna git! İyi de ben kayıp değilim ki, sadece yalnızım dedi sonra. Okulda derslerde hayal kurmuştu yine ama ders programını öğrenmişti, ona eksik kitaplarını da okuldan vermişlerdi.
Çantasını boşaltıp, bir tanesini önüne açtı, çalışmaya başladı. Amcası dönene kadar karnı guruldayarak kendini derse vermeye çalıştı. Kimseyle arkadaş olamasa bile en azından istenmeyen ve tembel öğrenci olmak istemiyordu.
Amcası eve gelince, karısının onunla ilgilenmediğini görünce, odaya girip Ayan’ın orada olup olmadığını kontrol etti. Bu anı bekleyen Ayan, “Amca ben çok açım!” dedi utanarak.
“Bu iş böyle olmayacak!” dedi amcası, “En iyisi sen yengen mutfakta değilken gir kendi yemeklerini hazırla. Onun yaptıklarını elleme ama! Bir de mutfağı bulduğun gibi bırak! Yemek yapabiliyor musun?”
Ayan dudaklarını büzdü, evde yemekleri hep dedesi yapardı ama yine de kendi başına bir şeyler uydurabilirdi herhalde.
“Evet!” dedi hiç bozuntuya vermeden.
“İyi git bir şeyler hazırla o zaman!”
Ayan hemen fırladı yerinden, sessizce mutfağa girdi. Yengesi amcasını görmek istemediği için o gelince kendi odasına girmişti.
Dolabı açtı, baktı baktı, sonra masadaki ekmeğe döndü biraz peynir, biraz yap çıkarıp, ekmeğinin arasına koydu bir peçeteye sarıp, doğruca odasına gitti. Sonra içecek bir şey olmadığını hatırlayıp, geri döndü, dolaptaki süt şişesi ile bir bardak alıp geri döndü ve afiyetle yedi. Yemek bittiğinde tek bulaşığı bir bardaktı. Böyle temiz bir iş çıkardığı için kendi kendiyle övündü. Yatağa dökülen kırıntıları eliyle yere çırpıp, “İşte oldu!” dedi.
Hava kararmıştı, saatlerce ders çalışmıştı. Bu küçücük odanın içinde yapacak bir şey bulmak zordu. Perdeleri sonuna kadar açıp yatağına uzandı. Gökyüzünü görmek için yatağı pencerenin hemen önüne koymuştu. Yıldızlara bakarak hayal kurmaya başladı ve çok geçmeden de uyudu.
Rüyasında Gürbüz’ü gördü, ikisi birden çok güzel çayırların olduğu bir yerdeydiler. Her yer yemyeşildi, bulutlar, güneş, gökyüzü sanki her zamankinden daha parlaktı.
“Burası da neresi?” diye sordu Gürbüz’e
“Yolun!” dedi Gürbüz gülerek.
“Ne yolundan bahsedip duruyorsun sen anlamıyorum ki?” dedi Ayan artık kızarak, “Doğru dürüst anlatsana!”
“Zamanı gelince anlarsın şimdi yolun tadını çıkar!” dedi Gürbüz ve çayıra oturup ufuktan geçip giden bulutları ve manzarayı izlemeye başladı.
Ayan’da yanına oturdu. Burası gerçekten o kadar güzeldi ki, insan sonsuza kadar öylece oturabilirdi. Kelebekler ve arılar çayırdaki çiçeklerin etrafında uçuyor, çiçekler ve otlar tatlı rüzgarın esintisi ile bir sağa bir sola sallanıyorlardı. Kuşlar çayırın etrafındaki ağaçların içine saklanmış, tatlı melodilerle ötüyorlar, ormanla çayırı ayıran derenin sesi ninni gibi geliyordu.
“Sen burada mı yaşıyorsun?” diye sordu Ayan bir süre sonra.
“Burası yedi diyar!” dedi Gürbüz, “Sadece bu kadar değil ama ben en çok burayı seviyorum!”
“Yedi Diyar mı?” dedi Ayan şaşkınlıkla, “Burayı hiç duymadım!”
“Gören de bütün evreni avucunun içi gibi biliyorsun sanacak? Sen köyünden başka nereyi biliyorsun ki?”
“Benimle alay edip durma! Ben aptal değilim! Bir yere gitmemiş olabilirim ama pek çok kitap okudum. Ayrıca okula gidiyorum, senden daha eğitimliyim!”
“Benim cahil olduğumu mu düşünüyorsun mızmız ve yalnız çocuk!” dedi Gürbüz alay ederek.
“Hayır yani cahil demek istemedim tabi ama neyse işte! Duymadım hepsi bu kadar!”
“Duymadığın yerleri görebilir, görmediğin yerleri duyabilirsin. Şimdi birincisini yapıyorsun!”
“Bende burada yaşamak istiyorum, nerede burası?”
“Yedi diyara şapşallar giremez!”
“Hani sen bendim, o aman sen de şapşalsın!” dedi Ayan ve kollarını dizlerinin üzerine koyup, başını yasladı. Konuşmayacaktı artık bu Gürbüz denen çocukla, ukalanın tekiydi o da diğerleri gibi.
Sabah gözlerini açtığında güneş ışığı çoktan odayı kaplamıştı, o giyinene kadar amcası gelip “Haydi kalk da bir şeyler ye, okula gideceksin” dedi.
Akşamdan kalan bardağı alıp mutfağa gitti, yine bir sandviç yapıp yedi, bir tane de okulda yemek için yanına alıp amcası ile çıktı.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.