Aynada boynundaki kolyeye takılıp gitmişken, bir anda gelen sesle irkildi.
“Ne bu halin?”
Kim konuşuyor diye bakışlarını kolyeden kaldırdığında aynada kendine çok benzeyen ama çok daha gürbüz, güçlü ve özgüvenli bir yansıma gördü. Önce konuşanın bu yansıma olduğunu anlayamadı, şaşkın şaşkın aynaya baktı.
“Ne bakıyorsun bir şey sordum?” dedi aynadaki yansıma.
Bir anda neye uğradığını şaşıran Ayan, bir kaç adım geri attı.
“Sen de kimsin be?”
“Benim işte görmüyor musun?”
“Görüyorum ama sen aynanın içindesin!”
“Zekana da diyecek yok doğrusu, başka nerede olacaktım, aynaya bakıyorsun!”
“İyi de kendimi görmem gerekmez miydi?”
“Görmüyor musun?”
“Hayır!” dedi önce şaşkınlık ve korkuyla, dedesinin ölümünden duyduğu acıyla aklını mı kaçırıyordu yoksa, “Yani biraz bana benziyorsun evet!” dedi sonra mırıldanır gibi.
Aynadaki yansıma gülümsedi, “Haydi toparlan! Kaç gündür odadan çıkmıyorsun!”
“Sen gerçek olamazsın, ben hayal görüyorum” diye korkuyla gözlerini açtı Ayan, yaşadığı şeyin korkutucu olduğunu zihni daha yeni fark ediyordu. Hemen banyodan dışarı kaçtı ve odasına gitti.
Başını ellerinin arasına alıp yatağın üzerine oturdu.
“Aklımı kaçırıyorum galiba!” diye inledi, “Ben deli değilim!”
Onun banyodan paldır küldür odasına girdiğini duyan amcası da ne oluyor diye bakmaya gelmişti.
“Ne koşturup duruyorsun evin içinde. Yarın buradan ayrılıyoruz. Oyalanmada eşyalarını topla!”
“Nereye?” dedi Ayan endişeyle.
“Seni burada tek başına bırakamam, bakacak kimseyi de bulamadım. Yengen hiç hoşlanmayacak ama bi süre bizimle kalacaksın gibi görünüyor!”
“Olmaz, ben dedemi burada bırakıp gelemem!”
“Deden öldü ya akılsız! Kimse yok seninle kalacak burada!”
“Evet ama o yine de burada, mezarında da olsa, bırakıp gidemem. Yalnız kalır o zaman!”
“Babam sana hayatın gerçeklerini hiç anlatmamış anlaşılan. Ölmek ne demek bilmiyor musun? Annen ve baban öldü ya, gittiler!”
Bu söz canını acıttı Ayan’ın, evet annesi babası da gitmişti onu bırakıp, tıpkı dedesi gibi. Cevap veremedi gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Kes ağlamayı da hazırlan, buraya tekrar dönemem bir şey unutursan!”
“Peki ya bu ev ne olacak?”
“Hele bir dönelim, satarız olmazsa, zaten babamın bize bıraktığı başka ne var! Bir eski ev bir de sen!” diyerek homurdandı amcası ve kapıyı çarpıp gitti.
Karısının Ayan’ı asla istemeyeceğini biliyordu ama burada da bırakıp gitse köylünün diline düşerdi. On beş yaşında koca bir bebek kalmıştı geriye. Üstelik yeğeniydi. Önceden haber verip gerginlik yaratmaktansa, çocuğu alıp habersiz dönmek daha çok işine geldi. Nasılsa gidince aynı fırtına yine kopacaktı, hiç değilse yol rahat geçerdi.
Ayan göz yaşları içinde dedesinin odasına gidip, eski valizi çıkarttı. Dedesinin gençliğinden kalma bu valizin her yanı dökülmüştü. Odasına getirip, içine rastgele dolabından bir şeyler tıkıştırdı. Sonra kitaplarını, dedesinin fotoğrafını koydu. Kapattı, yataktan indireyim derken valizin sapı elinde kaldı, kilitleri açıldı her şey odanın içine saçıldı.
Valizin iş görmeyeceğini anlayınca, okul çantasını çıkardı. Dedesinin aldığı ve yıllardır kullandığı büyük bir sırt çantasıydı bu. Kitapları ile dedesinin fotoğrafını koydu önce, sonra da kalan kısma sığacak kadar kıyafet doldurdu. Kapatıp kapının yanına hazırladı.
Aklı gene aynadaki görüntüye kaydı. Sessizce odasından çıkıp, yeniden banyoya gitti, kapıyı araladı. Tam girmeye cesaret edemedi ama başını uzatıp aynaya baktı. Bu sefer gördüğü gerçekten kendisiydi, gözleri fal taşı gibi açılmış, dudakları laf kaçırmasın diye sımsıkı kilitlenmiş gibiydi. Kendini görünce rahatlamıştı, demek ki sadece kafa karışıklığından yaşanmış tuhaf bir andı. Yine de banyoya girip aynanın önüne geçmeye cesaret edemedi, odasına geri döndü. Bütün gün banyoyu her kullanması gerektiğinde, aynaya bir kez olsun başını çevirip bakmadı.
Misafirlerin gittiğini anlayınca, amcasını yanına gitti.
“Okulum ne olacak?”
“Dünyada tek okul burada mı orada da var gidersin?”
“Alırlar mı beni?”
“Aptal değilsen alırlar!” diye çıktı amcasının ağzından önce, sonra toparladı, “Alırlar, herkesi alıyorlar”
O gece dedesinden ve evden ayrılacağı fikriyle ağlayıp durdu sabaha kadar. Sabah dedesinin mezarına gidip veda etmek istediyse de amcası “Geç kalıyoruz!” diyerek izin vermedi. Kapı kilitlendi, komşulara da veda edilmeden ana yoldan minibüse binip, köyden ayrılındı.
Yol boyunca sanki ezberlemek ister gibi baktı durdu manzaraya Ayan. Buradan başka bir yerde yaşayacağını hiç düşünmemişti. Dedesinin bir gün gideceğini de hiç düşünmemişti. Amcası yüzü asık bir şekilde oturuyordu yanında. Minibüsle, otogara vardılar ve oradan bilet alıp bir otobüse bindiler. Otobüsün tekeri her döndüğünde güzel yaşamı arkasında kalıyordu.
Şehir umduğundan da farklı bir yerdi. Kalabalıktı, bir sürü arabalar, kocaman yollar, çok az ağaç ve hayvan, bolca insan.
Eve vardıklarında yengesinin yüz ifadesi görülmeye değerdi. Bir kocasına, bir Ayan’a bakıyor, dudakları bir şey diyecek gibi açılıp, kapanıyor ama bir türlü diyemiyordu. Ayan yengesine merhaba demek için öne çıktı.
“Merhaba yenge! Amcamla beni kabul ettiğiniz için teşekkür ederim!”
“Kim? Ne?” dedi kadın şaşkınlık dolu bir öfkeyle ve yeniden kocasına döndü, “Ne şimdi bu? Ben sana bu veledi ya da babanı getirme orada ne yaparsan yap demedim mi?”
Amcası ile yengesi içeri girip büyük bir kavgaya tutuşunda Ayan korkuyla elinde çantası kapının önünde kalakaldı. Yengesinin onu ya da dedesini sevmediğini biliyordu, anne babası ölünce onu yanına almak istemediğini de ama amcası çıkıp gelince işlerin değiştiğini sanmıştı.
Amcası, bunun geçici bir durum olduğunu, bir çare bulacağını karısına anlatmak için uzun uzun dil döktüyse de, yengesi yatışmadı. Sonunda onun kapının ağzında bekleyip durduğunu görünce, amcası konuşmayı bırakıp, yanına gitti ve kolundan tutup, koridorun sonundaki bir kapıyı açarak, şimdilik burada idare et. Fazla ortalıkta da görünme diyerek, kapıyı üzerine kapattı ve karısının yanına dönerek tartışmaya devam etti.
Amcasının onu soktuğu oda depo gibi kullanıldığı belli olan, birbiriyle alakasız eşyaların olduğu bir odaydı. Ne bir yatak, ne bir dolap, ne de yaşamak için uygun bir düzeni vardı. Çantasını yere bırakıp, boş boş eşyalara bakıp, kenarda duran kırık bir taburenin üzerine oturdu. Kullanılmayan odanın kapalı perdelerinden gün batımının kızıllığı duvarlara vuruyordu. Sabahtan beri bir şey yemedikleri için karnı acıkmıştı.
Dedesini düşünüp yeniden ağlamaya başladı. İstenmediği bu yerde yaşamına nasıl devam edecekti ki? Ne burası ona göreydi, ne o buraya göre.
Bir süre ağladıktan sonra, kalkıp odanın perdelerini ve penceresini açtı. İçerideki toz, ağlamaktan dolan burnunu iyice tıkamış nefes alamaz hale gelmişti. Gün kızıllığı azalmasına rağmen güneş ışıkları yeryüzünden tamamen silinmemişti. Köylerindeki gün batımlarını hatırladı. Burnunu sert bir şekilde çekip, nefes almaya çalıştı. Açtığı pencere, caddeye değil arkadaki evlere bakıyordu. Akşamın serinliği ile biraz kendine gelince, dönüp yeniden odaya baktı. Işığı açmak için bir düğme aradı. Kapının yanında görünce bastı, tavandaki çıplak ampulün zayıf ışığı odayı zar zor aydınlatınca, kendine en azından bu gece uyuyabilecek bir eşya parçası aramaya başladı.
İçeriden gelen sesler kesilmişti ama gelip ona bakan kimse yoktu. Amcası ortalıkta gözükme dediği için çıkıp bakamıyordu. Üst üste yığılmış eşyaların üzerinde bir çarşafa sarılmış bir yorganın ucunu gördü. Dikkatlice eşyaların üzerine tırmanıp, onu aşağı çekince, çarşafın üzerinde biriken toz odanın içinde bir sis dalgası yarattı. Çarşafı çok hareket ettirmeden kenara doğru çekti ve yorganı iki kat yapıp yere serdi, üzerine uzandı. Karnından gelen gurultular çoğalmış, susamış ve biraz da tuvaleti vardı.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.