Hakkım helal değil size! – Bölüm 5

Sadık, babasına da tavır koymuş beş karış suratla gidip geliyordu tarlaya. Uzaktan Gülbahar’ı görünce delleniyordu iyice. Hele de Mustafa artık ilan edildiği için tarlaya gelip giden Gülbahar’a eşlik etmeye kalkınca, iyice bileniyordu hırsı. Neyi vardı şu Mustafa’nın babasının payesi, malı mülkü olmasa. Tip desen yakışıklı bile değildi, boyu kısaydı, yaşı genç olsa da saçları tepeden dökülmeye başlamıştı. Azalan saçlarını kapatmak için bıraktığı bıyıkları, yüzünde leke gibi duruyordu. Sadık bir seksen boyuna yakın yağız bir delikanlıydı. Gücü kuvveti yerindeydi, kumral dalgalı gür saçları vardı. Gülbahar’ın yanına sünepe Mustafa mı yakışırdı daha çok, yoksa gösterişli Sadık mı? Babası oğlunu bildiğinden, bakışlarını dikip, Mustafa ya da Gülbahar’a bakınca dürtüyordu dirseğiyle el alem görmeden. Neyse ki ağızlarını açıp kimseye bir şey dememişlerdi, yoksa Sadık’ın bakışlarını fark eden sadece babası olmazdı.

Kahvede düğün duyurulduktan sonra, el alemin dilinin susacağını bilen Mustafa, Gülbahar tarlaya gelip de dönerken hemen koştu yanına. Gören de elindekileri alıp yardım edecek, nezaket sunacak sanırdı ama amaç gözü olanı çatlatmaktı, nezaket ya da Gülbahar’ı kazanmak değil. Gülbahar gönlü kazanılarak elde edilen bir şey değil, babasının parasıyla sahip olacağı bir hedefti sadece, hem de değerli bir hedef. Değerliydi çünkü onda gözü olan çoktu, güzeldi. Uysaldı, hizmette kusur etmeyeceği, gönlü hoş edeceği açıktı. Tezgahta parlayan taze bir sebze gibi alıverecekti sadece. Ele güne de bu artık benim demesi gerekiyordu. O yüzden koşup gitti yanına. Hüseyin ağa ile Dilaver bey bakıştılar gülümseyerek.

“Anana sor!” dedi öküz Mustafa, “Ne istiyorsanız, anama desin!”

Gülbahar, gözünün ucuyla bakmadı bile, eğdi başını hemen, hızlı hızlı devam etti yürümeğe. Mustafa iki elini arkadan birleştirmiş kasım kasım kasılarak yürüyordu yanında. Arada bir koşturup aralarına giren Gülbahar’ın erkek kardeşinin ensesine tokadı patlatıp, uzaklaştırıyordu çevrelerinden. Hiç konuşmadan öylece vardılar evin önüne.

“Sana üst baş alsınlar anamlar, elin yüzün ortaya çıksın!” dedi Mustafa baştan aşağı süzerek sonra kasılarak dönüp gitti tarlaya tekrar.

Kızının, Mustafa ile evin önüne dek geldiğini gören Sakine hanım, Gülbahar içeri adımını atar atmaz çaktı tokadı.

“Ne oldun kız sen, adamın koynuna girmeden yılışmaya mı başladın hemen!”

O sırada evde olan Hayriye, kahvaltıdan sonra sedire oturmuş, oyasını işliyordu. Evdeki işe bulaşmaya niyeti olmadığından Dilaver bey tarlaya gidince bir müddet odasında oyalanmış, sonra su ısıtıp Sakine’ye nispet yapar gibi uzun uzun banyosunu yapmış, Gülbahar yemekleri tarlaya diye çıkarınca da sedire geçmiş oturmuştu. Sakine hanım ilk günden sataştı, kumasını kıskandı demesinler diye susuyordu şimdilik ama ilk bulduğu fırsatta gününü gösterecekti bu zilliye. Anasının evinde hiç iş tutmamış gibi gelip hanımcılık oynuyordu bu evde. Anası da böyleydi bunun, babasının ilk karısına etmediğini bırakmamış, kahrından öldürmüştü sonunda. Hadi onun bebesi olmuyordu da kuma gelmişti, bu Hayriye sadece genç diye gelip oturmuştu baş köşeye. Sanki kalıyordu gençlik, Dilaver bey çocukları dizmeye başlayınca, görecekti dünyanın kaç bucak olduğunu.

Hayriye kardeşi ile kapıya kadar geldiğini de görmüştü Gülbahar’ın oturduğu pencerenin önünden. Sakine hanım tokadı kızın yüzüne indirip, saydırmaya başlayınca “Kardeşim nezaket etmiş, sözlüsüne eşlik etmiş. Cümle alemin bildiğini mi saklayacaklar. Gelinimiz olacak Gülbahar bizim, ettiğin söze dikkat et Sakine hanım!” dedi dik dik.

Sakine hanım gözlerini ona doğru devirdi, ağzını açıp kötü bir şey söyleyecekti ki, tuttu kendini.

“Ben de onu diyorum gelininiz olacak bu salağa, daha koynuna girmeden koca meraklısı mı olmuş desinler! Daha çıkmadı bu evden haddini bilsin!” deyip geçti mutfağa, yüzünde elinin izi kalan Gülbahar’a da kaş göz etti peşinden gelsin diye.

Ana kız girdiler mutfağa, Sakine hanım da kapıyı sertçe kapattı arkalarından.

“Şuna da söz verdirdin ya! Ağzını açıp anandı da korumuyorsun! Daha şimdiden görümcene mi poz yapıyorsun sen!”

“Yok ana!” dedi Gülbahar şaşkın ve ürkek bir şekilde.

“Kocalardan ne gördüm ki, sıpalarından göreceğim!” diye kendi kaderine saydıra saydıra yemek işine girdi Sakine hanım.

“Git evi süpür sen, o zilli de kalksın odasında otursun söyle!”

Gülbahar doğramak için aldığı domatesleri bıraktı sessizce, kapının yanında duran süpürgeyi alıp, geçti içeri.

“Süpüreceğim de sana tozmasın, istersen odaya geç biraz!” dedi eski çocukluk arkadaşı, yeni cici annesi Hayriye’ye.

“İyi süpür, ben zaten anama gideceğim” diyerek işini toplayıp, salına salına odasına gitti Hayriye. Sakine hanım hızını alamadı, evden sonra, kapının önünü süpürttü Gülbahar’a, sonra da sofrayı kurdular.

Ertesi gün Mustafa gelmedi Gülbahar’ın peşinden, peşinden koşuyor demesinler demişti babası. Erkek dediğinin bir ağırlığı vardı. Hayriye o arada yememiş, içmemiş, Sadık’ın Gülbahar’da gözü olduğunu yetiştirmişti kardeşine. Tabi önce kendinin gözü olduğunu saklayarak.

Mustafa o gün akşama kadar Sadık’a dik dik bakmıştı bu yüzden. Gülbahar gelince gözünü diktiğini fark etmişti o da.

Tarladan dönerken, Mustafa yanaştı Sadık’ın ardına.

“Hayriye niyetini söyledi. Gülbahar’ın başı bağlı, bir daha seni bakarken yakalarsam, fena olur!” diye fısıldayıp uzaklaştı hızlıca.

Hayriye’nin alayını beklerken, hızını alamayıp, ortalığı kızıştıracak hamleler yapması iyice tepesini attırdı Sadık’ın, kıpkırmızı oldu, yumruklarını sıktı, herkesin içinde ses edemediği için iyice bozuldu.

Suratı beş karış dolaşması, suçlarmış gibi tavır koyması da sinirini bozuyordu babasının. Hayriye olmadı, gönlü olsun diye Gülbahar olsun demişti ama o da olmadıysa babasının mı suçuydu sanki.

“Adam olup, Hayriye’yi söyleseydin baştan! Senin suratını mı çekeceğiz böyle!” diye söylendi akşam sofrada.

“Adam olup düğünü beklemeseydin de Gülbahar’ı isteseydin!” diye çıkıverdi dişlerinin arasından ama daha cümle tamamlanmadan okkalı bir tokat indi yüzüne. Masada herkes başını önüne eğip sessizleşince, zamanın utanç içinde durduğu bir an yaşandı

“Kalk git sofradan, gözüm görmesin, babanın ekmeğini yerken adam mı oldun başıma!” diye gürlemeye devam etti babası.

Hışımla kalkıp, kapının önüne çıktı Sadık. Gidecekti buradan, bu kadar da haysiyetle oynanmazdı. Köyden başka yer mi yoktu sanki dünyada. İlçeye, şehre gidenler de yaşıyorlardı gittikleri yerde.

“Adam olup daha çok öküz sahibi olsaydın, herkes yarışırdı kızını bana vermek için!” diye tükürdü kapının önüne söylenirken. Sabaha kadar da dönmedi geri, Hayriye ile buluştukları samanlığa gidip, hırsından oturdu öylece.

Sabah olup, Sadık ortalarda görünmeyince peşine düşmedi babası.

“İt!” diye söylendi çıkarken, “Kızışmış köpek gibi saldırıyor utanmadan! Cehenneme kadar yolu var! Almayacaksınız eve gelirse! Sürünsün de aklı başına gelsin! Kimin ocağında tütmeye kalkıyor anlasın!”

Herkes tarlaya gidince karnı acıktığı için geri geldi Sadık. Annesi korkarak aldı içeriye, babasının sabah söylediklerini yetiştirdi hemen. Koca dayağından aklı yarım kalmış, zavallı sessiz bir kadındı annesi. Nefes almak dışında bir özgülüğü olmamıştı hiç. Sadık babasının sözlerini duyunca, anasına bohçasını hazırlamasını çekip gideceğini söyledi. Evdeki paraları da, annesinin “Etme!” demesine rağmen bohçasına sokup, çıktı evden. Tükürdüğünü yalamayıp, çıkmıştı ama nereye gideceğini, nasıl gideceğini bilmiyordu daha. Köye haftada iki kere gelen çerçiyi beklemeye karar verdi. O gelince peşine takılır en azından ilçeye kadar giderdi ya da gittiği yere kadar. Çerçinin gelmesine iki gün vardı daha, ortalarda gözükmemek için yeniden samanlığa gitti. Eve hırsla geri dönüp, anasının sabah hazırladığı ekmekleri, kadıncağızın söylediklerini bile dinlemeden bir çuvala doldurdu, bir iki baş soğanla, bir kaç domatesle, küpe basılmış peynirin birini de kapıp çıktı yeniden. Kimseler görmeden girdi samanlığa. Hayriye ile oynaştıkları eski yatağın üzerine oturdu. Gitmekle soğumayacaktı içi belli ki!

(devam edecek)


Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın