Herkes gibi Gülbahar’a da sormamışlardı hayata gelirken, istiyor musun diye. Tarihin kadını değersizleştirdiği bir zamanında, erkek egemen feodal bir coğrafya da doğmuştu. Doğumundan çok sonra öğrenip de diline kattığı bu feodal kelimesi, toprakla alınıp satılan kölelerin var olduğu paranın gücünün her şeyi ve herkesi satın aldığı bir düzendi. İçinde olanın farkında olduğu ama köklenmiş sistemin dışına kaçamadığı, haktan, hukuktan yoksun bir kapalı düzen. Köle insan sınıfının içinde bile alt sınıftan sayılıyordu, kadındı. Erkekliğine sığdıramadığı köleliğin yarattığı utancı, kendi kölelerini yaratıp, güç gösterisine çeviren insan demeye bin şahitlerin düzeninde köle kadın ve köle çocuk olmaktı kaderi.
Toprak ağalarının elinde oyuncak bir köyün, oyuncak edilmiş bir erkeğinin, karısı üzerinde aklınca gösterdiği erkeklik gücünün beşinci meyvesiydi. Bu güç gösterisi ondan sonra da sekiz meyveyle devam etmiş ve etmeye devam edecekken, babasının vurulması ile sona ermişti. Meyvelerin beşi çeşitli nedenlerden çoğunlukla ihmalden ölünce geriye kendinden küçük üç kardeşi kalmıştı.
Toprakla el değiştiren köle insanlar gibi, anneyle el değiştiren çocuklar olmak zorunda kalmışlar ve başında kocası olmayan kadına ve çocuklarına yeni bir sahip bulunmuştu. Kadın sahip olamazdı, kadına sahip olunurdu bu düzende. Kanıyla, canıyla, bedeniyle bir sahip olmaktı bu.
İnsan oğlunun doymak bilmez sahip olma güdüsü para, toprak ve kadın üzerinden nesillerdir devam ediyordu. Güçlü olan zayıf olanı eziyor, ezmekle yetinmiyor, iliğini kemiğini kurutana kadar sömürüyordu. Çocukluğun başlarında kendine ait olduğu sandığı hayatı ve bedeni, gençliğe adım atışıyla başkasının hükmüne geçiyordu.
Güllük gülistanlık olması gereken insan cennetinin dönüştüğü cehennemde, utanmadan Gülbahar koymuşlardı adını. Gülü soldurmak, baharı kışa çevirmek de bu sömürünün bir parçası olduğu için belki.
Annesi sahip değiştirdiğinde daha dokuz yaşındaydı Gülbahar. Yeni sahiplerinin ölen karısından beş erkek çocuğu vardı ve eskiden sekiz çocuk iki yetişkin bir eve sığarlarken, şimdi hanede on beş kişi olmuşlardı.
Her gece yere serilen yataklardan basacak yer kalmıyor, sabah üst üste dizilip toplandıklarında bir odayı dolduruyorlardı. Annesi ve kızlar sabah gün ışımadan kalkıyor, on beş nüfusu doyurmak için hamura giriyor, hamurun kokusu evi sardığında erkekler uyanıyor, dışarıdaki tuvaletin önünde ki kuyruk tükenince yer sofrasına diziliyorlar, hamura sardıkları peyniri, yeşilliği bir çırpıda silip süpürdükten sonra tarlaya toprak köleliklerinin başına gidiyorlardı. Evde kalan kölelerin köleleri ortalığı topluyor, kimi çamaşıra, kimi öğlen aşına, kimi çeşmeye su taşımaya yollanıyordu. Öğlene hazırlananlar, toprak köleleri dönüp gelemediğinden tarlaya taşınıyor. Bu sefer akşam için yeni bir hummalı çalışma başlıyordu.
Yeni sahiplerinin beş oğlu, eve yeni köleler geldiği için memnundular. Artık hizmetlerinde fazlası olduğundan, ağanın babalarını, babalarının onları ezdiği düzende, ezecek bir alt sınıfa kavuşmuşlardı. Gülbahardan önce birinci sahipten doğan dört çocuğun ikisi kız ikisi erkek, ardından gelen üçünün de ikisi kız biri erkekti. Henüz yerlerde yuvarlanıp, oynayacak kadar küçük olduklarından Gülbahar, iki ablası ve annesinin sırtındaydı yük.
Evdeki nüfus fazlalığından ve elbette ki artık genç kız olduklarından iki ablası bir yıl içinde peş peşe yeni sahiplerine verildiler. Yeni sahiplerinin mal hanesine dört öküz de böyle yazılmış oldu. Öküzlerin pazarlığı da öküzler üzerinden oluyordu elbet. Bu arada arkadan gelen iki kız büyümüş, ablaların eksilen yükünü Gülbahar önderliğinde tamamlamışlardı ki sahip değiştirme sırasının Gülbahar’a geldiği açıktı.
Gülbahar’ın şimdi akça pakça olan ninesinin zamanında köyün en güzel kadınlarından olduğu söylenirdi. Çeşme başına suya gittiğinde, ağaçların arkasına dizilen köyün delikanlılarının gözdesiydi. On üç yaşında, köyün öküz zengini bir adamın 30 yaşındaki oğluna sahiplendirilmişti. 30 yaşına kadar kimseleri beğenmeyen oğul, Gülbahar’ın ninesini görünce, en iyisine sahip olmak istemiş olacaktı ki, hemen imam devreye sokulmuş, nikahları kıyılıvermişti.
Henüz gençliğe adım atmadığı zamanlar da, tıpkı ninene benziyorsun diyenlerin sözlerini övgü sanan Gülbahar, bu benzerliğin asıl lanet olduğunu on beş yaşına geldiğinde fark edecekti. Ablaları evlenip, evin küçük kölelerine ablalık ve liderlik ettiği dönemlere denk geliyordu bu zaman.
Evdeki sabah işleri bitince, kardeşleri henüz ağır yük taşıyamadıkları için tarlaya öğlen aşını taşıma görevi onundu. Evin en küçük erkeği henüz sekiz yaşında olmasına rağmen yanına veriliyor, sözde ablasına bekçilik ederken, ekmek torbasını taşıyordu. Sabah işlerinden kan ter içinde kalan Gülbahar, sofra bezlerine sarılmış aş tencerelerini yine kan ter içinde tarlalara götürüyor, bir kenarda bekleyip, tükenmelerini bekliyor, sonra erkek kardeşini kalabalığın içinde hoplayıp zıplarken, yakalayıp, boş tencerelerle birlikte eve dönüyordu.
Ninesinin çeşme başında görülen suretinin gölgesi olarak, tarla yolunda ve tarlalarda boy göstermesi gencinden yaşlısına gözlerin üzerine kaymasına neden olduğunun henüz farkında değildi. Uzun bol elbisesi, tüm saçını ve yüzünün yarısını kapattığı yemenisi, ninesinin güzel gölgesini saklayamıyordu belli ki.
Yeni sahiplerinden olma ağabeylerinin de fark ettiği bu gölge, diğerlerinin bakışlarının üzerinde toplanmasıyla lanetini göstermeye başladı. Her akşam nedenini bilmediği dayaklar yiyor, sağı solu morarmış, göz yaşları içinde yerdeki sırasına yerleşip, iç çekerek uykuya dalıyordu. Doğurmaktan, dayaktan ve ezilmekten az aklının yarısı uçmuş annesi, akşam dayaklarının üzerine, sabah erkekler tarlaya gidince, pekiştirme tokadı indiriyordu yüzüne.
Bu tokadın içinde annesi kadar güzel olamamışken, güzelliği kızına vermiş olmanın kıskançlığı, hem sahipli oluşun doğal sonucu sayılan namus taşıyıcılığının gerekliliği, hem de yeni sahibin gözünden düşmeye neden olacak durumlara vesile olmanın cezası gibi pek çok anlam vardı. Ancak Gülbahar’ın minik yüreği söylenmemiş bu sözlerin hiç birini duyamıyor, neden bu kadar hor görüldüğünü bir türlü çözemiyordu. Ne ablaları, ne de ardından gelen kız kardeşleri bu kadarını yaşamıyorken, zavallı Gülbahar seçilmiş kum torbası gibi, gelenin gidenin patakladığı birine dönmüştü.
“Kırıtıyorsun”, “Göz süzüyorsun” gibi nasıl ve niye yapıldığını bilmediği cümleler dayakların arasını süslüyordu aslında ama Gülbahar tarafına ulaşan kısmı sadece Gülbahar olduğu için yaşanıyor olmasıydı. Gülbahar olmak suçtu demek ki bu ailede.
Yeni sahibin beş oğlunun kanını kaynattığını, ev içinde göz diken durumuna düşmemek için kaynayan kanlarının şiddetini dayakla göstermeye mecbur hissettiklerini anlayamıyordu. Yeni sahibin durumun vehametini kavraması ile artık evlilik çağının geldiği anlaşıldı. Ancak öncekilerden farklı bu güzel gölgenin, iki öküze gitmeyeceği hesabı çoktan yapılmış, dünürcü dizilenlerin gücünün üstünde dört öküz istenmeye başlanmıştı. Toprak sahibi olamayan kölelerin, güçleri sahip oldukları öküzler ve öküzlüklerinden geliyordu.
On altı yaşına geldiğinde hâlâ değeri kadar öküz verilmediğinden tarlaya gidip gelmeye devam ediyor. Serpilen bedeninin gölgesi daha da kan kaynatıyordu. Bu gölgeyi yok etmek isteyen annesi, narin bedeni üzerine bol ve kat kat kıyafetler giydirtiyor. Yaz sıcağında yükün ağırlığı yetmezmiş gibi sırtındakilerin ağırlığından eriyip toprağa karışacağını hissediyordu. Toprağa karışmaya bir itirazı kalmayacak kadar bezmişti on altı yılda ama can bedenden bu şekilde çıkmıyordu maalesef.
Her kanı kaynayanın nefsi de eşit değildi elbette. Köyün güzel gölgesine göz dikenlerin arsızları tarla yolunun ıssızında karşısına çıkıveriyor. Söz de yanında gezen kardeşine laf atma bahanesi ile yanaşıyor, yeni sahibin beş oğlundan birinin gözüne takılırsa, akşam dayakları daha şiddetli oluyordu. Ne geride durması, ne başını önüne eğmesi, ne ninesiyle yaşıtmış gibi giyinmesi bir şeyi değiştirmiyordu. Beş ağabeyin üçü sahiplendikleri karılarıyla evden ayrılmışlardı ama avuç içi kadar köyde evi ayırmak aileden ayrılmak anlamına gelmiyordu.
(devam edecek)
Gülseren Kılınç ile arkası yarın hikayeleri sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.