Yüzü olmayan melek – Bölüm 8

Sıra Gül hanımın takacağı takı setine gelmişti.

“Onu da ben mi seçeceğim?” dedi Efsun endişeyle.

“Tatlım sen takacaksın annem değil ki?” diye güldü Mercan, sonunda onun seçemeyeceğini anlayınca yine müdahale edip o bir tane seçti.

Seçim işi bitince çantalar hızla toparlandı ve Mercan ile odadan çıkıp gittiler adamlar.

“Bu kadarına gerek var mıydı?” dedi Efsun utanarak, “Benim pek altınla, pırlanta ile işim olmadığını biliyorsun!”

“Boş ver bunlar adet sadece sen sonra ister takarsın, istersen kasaya koyarız durur!” dedi Cenk.

Her şey ne kolaydı böyle!

“Oteli aradım bu gün biraz yoğunlarmış, salonda bir sünnet düğünü mü ne varmış, yarın gelin dedi. Uygun değil mi sana hayatım?”

“Evet, tabi, zaten burada bir işim yok biliyorsun” dedi Efsun, “Ha sadece çıkmışken postaneye uğrarız değil mi?”

“Tabi istersen bu günde uğrarız”

Böylece öğleden sonra da Gül hanımın başka işleri olduğu için Cenk ile postaneye gittiler ve çizimlerini gönderdi. Döndüklerinde annesi aradığı için Cenk gitmek zorunda kaldı. Efsun odaya çıktığında masanın üzerindeki kalan çizimleri göremedi. Oda temizlenmişti ama çizimler ortada değildi.

Hemen aşağı inip çalışanlardan birini buldu ve olanları anlattı. Onlar da odayı temizleyen Kevser’i çağırdılar.

“Ben onları attım” dedi kız başını önüne eğerek.

“Ne?” dedi Efsun hayretle, “Neden?”

“Hanımım söyledi?”

“Kim hanımın?”

“Gül hanım!”

Efsun iyice hayrete düşmüştü, “Gül hanım mı girdi odama!”

“Masayı merak etmiş!”

“Üzerindekileri atmanı mı söyledi!”

“Şu dağınığı topla at dedi eliyle gösterip! Önemli miydi?”

“Bana aitti! Bir daha odama girmeyin lütfen!” dedi Efsun sinirle ve yeniden odaya döndü, gidip hırsla yatağın üzerine oturdu. Her şey yolunda gibi gözükse de bir şeyler tersti sanki. Gül hanımı odasına girmiş çizimlerini küçümserken hayal etti. Cenk söylemesini istemediği için muhtemelen ne olduklarından bile haberi yoktu ama bu bahane değildi ki, ona ait bir şeyi ona sormadan nasıl atabilirlerdi? Odasında ne işleri vardı ayrıca? Kalkıp kapının üzerinde duran anahtarı kontrol etti, çalışıyordu. Bir daha odadan çıkarken kapıyı kilitleyip, anahtarı da yanına almaya karar verdi. Bu konuyu Cenk ile de konuşacaktı.

“Tatlım kızcağızın bir suçu yok çok üzülmüş ağlamış!” dedi Cenk akşam gelince, “Annem de onların ne olduğunu bilemediği için iyi niyetle söylemiş. Karalamalardı diyor ben sordum!”

“Karalama mı?”

“Senin resim yapmayı sevdiğini söyledim bir daha ellemeyecekler!”

“Odama neden giriyorlar?” dedi Efsun henüz sakinleşmemişti.

“Temizlik için!”

“Annen de mi?”

“Efsun lütfen biraz idare et! Annemle şimdi bu konuyu tartışmayalım ha? Evlilik öncesi olur böyle gerginlikler!”

“Sahi mi?”

“Evet bak sor bizim kızlara onlar evlenirken de yaşandı bir şeyler! Sonra unutulur. Şimdi hepimizin farklı düşünceleri var. Aile olmak böyle bir şeydir! Ortak noktayı elbet bulacağız!”

“Emin misin?” demek istedi Efsun ama ağabeyin vefatını hatırlayınca vazgeçti. Belki de haklıydı Cenk, çok tepki vermişti. Aslında çabuk sinirlenen biri değildi ama geldiklerinden beri alışık olmadığı ve anlayamadığı bir şeyler yaşanıp durunca kafası karışmıştı.

“Yarın gider otele bakarız, daha fazla uzatmayız bu işi ha?”

Sonuçta nikahta olsa dönüp burada yaşayacaklardı o zaman da annesi girecek miydi istediği gibi özellerine? Ne değişecekti ki? Cenk’e bir şey söylemedi yine de, ertesi gün konuştukları gibi gidip salona baktılar. Büyük bir salon değildi onların ki ama güzeldi, hemen karşısında kocaman bir başka salon vardı. Katılım fazla olmayacağı için annesi tarihi onlara bırakmıştı, Cenk Efsun gerilmeye başladığından fazla uzatmadan yapılsın istiyordu nikahları, tabi gelinliğinde hazır olması gerekiyordu. Elvan’ı arayıp gelinliğin yetişeceği en erken tarihi sordurdular ve on gün sonrasına tarihlerini aldılar. Akşam yemekli kendi aralarında bir nikah merasimi olacaktı. Tam otelden ayrılacakları sırada Cenk, “Tatlım bir şey konuşmayı unuttum, sen arabada bekle geliyorum!” diyerek geri döndü içeri.

Efsun kendini biraz garip hissediyordu. Etrafına ve şehre bakındı, on gün sonra bu şehirde evli bir kadın mı olacaktı. Henüz bu şehirde biri bile olamamıştı oysa. Bir yere alışmanın bu kadar zor olabileceğini hiç düşünmemişti daha önce. Hayat her yerde aynı şekilde devam eder diye düşünüyordu. Geldiği şehirde ne yapıyorsa burada da onu yapacaktı. Oysa şimdi bakınca anlıyordu ki, aile ve adetin dışında her şehrin bir dokusu, kendine ait bir yaşamı vardı. Her şehrin kokusu, tadı, rüzgarı, güneşi bile başkaydı. Tamamen aynı biyoloji ve millete ait insanlar bile farklı coğrafyalara bölününce farklılaşabiliyordu demek. Oysa insan iki göz penceresinden bakınca tüm dünyayı kendi yaşadığı yer gibi, tüm insanları da aynı sanıyordu.

“Evet bana biraz fazla geldi bu kadar değişim sanırım. O yüzden gerginim. Kendime ve Cenk’e zaman vermem gerek!” diye mırıldandı. Korkuyordu galiba, evet bu hissetiği şey değişimin getirdiği korkuydu.

“Ya yapamazsam? Ya alışamazsam?”

Ailesinin yanına dönme gibi bir lüksü yoktu onun belki ama kendi şehrine dönse ki o şehir doğuştan onun muydu onu bile bilmiyordu aslında. Nereye ait olduğunu bilmiyordu belki asıl sorun buydu. Yetimhanedekiler nereye kadar ona sahip çıkabilirdi ki? Devletin desteği değil, onların kişisel destekleriydi bunlar. Hangi biriyle ilgilenebilirlerdi bu on sekizinden sonra yaşamın göbeğine kimsesiz ve balıklama dalan hayat acemisi çocukların. Kocaman bir ailesi olmasını hayal etmişti hep ve Cenk ona bunu sunuyordu şimdi.

**”İnsan, şerri de hayrı istediği gibi ister. İnsan pek acelecidir! (İsrâ suresi, 11)” **

O kendi düşüncelerine dalmışken Cenk geri geldi “Kusura bakma konuşmam gereken bir iki detay vardı onları halettim!” diyerek bindi arabaya ve onu yine yemek için güzel bir yere götürdü.

“Annemle işlere dalınca seni çok tek başına bıraktım, çok özür diliyorum!” dedi nazikçe oturduklarında, “Nikah ve sonrasındaki bir haftanın her gününü seninle geçireceğim o yüzden. Sonra yeniden işlere dönerim. Bir ömürü birlikte geçireceğiz!”

“Şey nikahtan sonra bir yerlere gidecek miyiz?” dedi Efsun çekinerek.

“Balayı değil mi? Düğünümüzden sonra gideriz olur mu? Şimdi ağabeyim, biliyorsun!”

“Ah evet haklısın çok özür dilerim!”

“Ağabeyim çok naif ve iyi bir insandı. Onu tanısan çok severdin. Emin ol bu şekilde bir şeylere engel olmayı hiç istemez, çok üzülürdü!”

“Hayır lütfen ben öyle bir şey asla düşünmedim!”

“Biliyorum ben sadece içimden geldiği için söyledim!” dedi Cenk elini tutarak, “Seni tanımasını isterdim ama çok severdi eminim!”

Efsun’un gözleri doldu hemen. Çok üzülürdü böyle şeylere, çok çabuk ağlar, çok çabuk gülerdi hep ama aile konusu yumuşak karnıydı işte Televizyondaki bayram temalı reklamlarda bile ağlardı o. Çocuklar üzülmesin diye bayram kutlamaları yapılırdı yetimhanede aklına o geldi hemen. Yeni kıyafetler, şekerler. Ne kadar sevinirlerdi hepsi. Baba dedikleri yetimhane müdürünün elini öperlerdi sıraya geçip, sonra da birbirlerine sarılırlardı. Üniversiteye başlayınca arkadaşları için pek bir önemi olmadığını öğrenmişti bayramın. Öyle sabah kalkıp herkes birbirini öpmüyordu bile. Tatil olarak bakıyorlardı bayrama, çoğunlukla da şehir dışına gidiliyordu. Aile bir araya gelmek bir yana, bazen hepsi başka yere gidiyordu hatta. Kimse bayram temalı reklamlarda ağlamıyordu onun gibi. İçlenmiyordu hatta. Gülmüştü kendi haline onları görünce. Sezen Aksu’nun şarkı sözleri geçerdi aklından böyle zamanlarda;

Korkar durur gitmez
Köyün en son çitine
İnanır o sınırda dünyanın bittiğine

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s