Kimliksiz – Bölüm 13

Evlerine polis baskını olmuştu Seval’in ayrılmasından iki ay sonra. Aslında baskın olana kadar kimse evdeki genç kızın kaybolduğunu fark etmemişti komşulardan. Abdullah fark etmişti ama arandığı için düşememişti kızı peşine. Ahu’nun kendinden haberi yoktu zaten. Polis baskınla gelip Abdullah’ı alıp götürünce, onu da alıp bir bakımevine bırakmışlardı. Komşular konuşmuştu polislerle almaları için, adam da gittikten sonra evde tek başına ölür kalır başımıza iş açar diye düşünmüşlerdi. Keriman hanım diğerlerine göre biraz daha insaflı bir kadındı, evi temizlemeye ilk o ikna olmuştu Sultan komşuları çağırdığı zaman. Sultan hanımın merak ettiğini anlayınca çıkıp gitmişti Ahu’yu götürdükleri bakımevine.

“Ahu değilmiş ya kadının adı önce anlamadılar kimi diyorum!” diye başlamıştı anlatmaya, “Eli yüzü ortaya çıkmış inanmazsın. Son götürürlerken hayalet gibi kemikleri sayılıyordu, saçlarına bit düşmemişse bana da Keriman demesinler! Orada görsen kilo almış, yeniden insana benzetmişler. İyi yani, ekmek elden, su gölden, devlet bakacak ölene kadar. Zavallı kıza ne oldu acaba?”

“Ya tüh tüh!” diye geçiştirmişti Seval konusunu Sultan hanım, ne olur ne olmaz diye bahsetmek istememişti yine de.

Seval annesinin iyi olmasına sevinmişti, en azından ondan önce birileri kurtarmıştı onu. Zaten Seval’in de yapabileceği başka bir şey yoktu. İçi rahat etsin, önüne baksın diye anlatmıştı Sultan hanım.

“Ben arar bakımevini sorarım, zaten konuşmuyormuş, senin araman olmaz, bulmasınlar izini!” demişti ona da.

Seval kendini daha iyi hissetmişti o günden sonra, Sultan hanımda ayda bir bakımevi ile konuşup haber veriyordu ona. Annesinin durumu değişmiyor olsa da güvende olduğunu biliyorlardı artık. Seval parasını biriktirmeye devam ediyordu yine de, bu işte ilerleyip güzel kazanırsa annesini yakınına başka bir bakımevine getirip ziyaret de edebilirdi o zaman.

Aradan dört yıl geçtiğinde Seval liseyi çoktan bitirmiş, atölyenin şefi olmuştu. Remziye hanım ondan evin kızı olarak da, yanında çalışan olarak da o kadar memnun kalmıştı ki her fırsatta Sultan hanıma duacı olmuştu böyle bir hazineyi bulmasına yardım ettiği için.

Ahu bakım evine yatırılmasından sonra ancak iki yıl daha yaşayabilmişti. Seval o kadar çok ağlamıştı ki annesinin ölüm haberine Sultan hanım köyden kalkıp yanlarına gelmiş, cenazeye birlikte gitmişlerdi.

“Kızım sen o evde kalsaydın ikiniz de çoktan ölmüş olacaktınız o herifin elinde. İnan annen ve senin için en iyisini yaptın sen, sakın ola ki vicdan azabı hissetme. Vicdan azabı duyacak biri varsa o da ben olmalıyım zaten, çünkü seni buna ben zorladım!”

“Olur mu Sultan teyze, annemden çok anne oldun sen bana, hayatımı kurtardın!”

Bir haftaya yakın göz yaşı döktükten sonra Remziye hanımın da desteği ile toparlandı Seval ve dört elle işine sarıldı yeniden. Artık arkasına bakmasına neden bir şey kalmamıştı.

Lise bittikten sonra üniversite okumak istememişti, zaten yapmak istediği işi bulmuştu. Bu işin yüksek okulunu için uygun bir liseye de gitmediği için eğitime devam etmek yerine bu işte ustalaşmak mantıklı gelmişti ona. Remziye hanım ile Sultan hanım da onaylamışlardı düşüncesini. Zaten bir meslek edinmek için gidilmiyor muydu üniversiteye, Seval ekmeğini çoktan eline almış, ondan önce başlayanlar da sollayıp geçmişti bile. Atölyenin işleri ile birlikte tasarım giysiler de denemeye başlamıştı. Remziye hanım rahat çalışsın diye atölyenin bir bölümünü ona vermiş, ihtiyacı olan malzemeyi de İstanbul’dan getirtmeye başlamıştı. Tasarım giysi işinde tutunmayı başarırsa kızın hayatı tamamen kurtulurdu.

Tam giysiler hazırlanıp, katalogları çıkarmaya başlayacakları zaman mahkemeden Remziye hanımın oğlunun açtığı davanın tebliği geldi eve. Adam annesinin babasından kalan mallara el koyduğunu, onu beş parasız bıraktığını bu nedenle mallardan payını istediğini söylüyordu.

Remziye hanım sinirden neredeyse deliye dönecekti. Atölyeyi kocasından kalanlarla kurmuş, emek emek bugüne değin getirmişti, tam şimdi işler olmasını istediği noktaya varınca hain oğlu payını istiyordu. Oysa kocasından ona kalan payı çoktan almıştı hiç bir şey ortada yokken. Bir de kendi gibi avukat bulmuş, sürekli annesini aratıp taciz ettiriyordu.

Sonunda kadıncağızı o kadar çok rahatsız ettiler ki, Remziye hanım atölyeyi kapatmaya karar verdi.

“Bak kızım bu oğlan rahat vermeyecek anlaşıldı, yarın bir gün çıkar buralara gelir, sana da zarar verir. Oğlum evet ama Allah günah yazmasın ben bile güvenmiyorum işte görüyorsun!”

“Ama Remziye teyze bunca emek, iş, ne olacak?”

“Bak bu işlerin asıl yeri İstanbul kızım, sen de artık işin piri oldun sayılır. İstanbul’da birini tanıyorum. Eskiden çok ünlü modacıydı ama işleri ters gitti diyelim, her şeye sıfırdan başladı. Bir atölye açtı iki yıl önce, seni de işleri de ona göndereceğim.”

“İstanbul’a mı gideceğim?”

“Burada kalamazsın, oğlum o annenin adamlarından beterdir inan bana! Ben de gideceğim zaten, atölyeyi kapatıp, alsın burayı ne yapıyorsa yapsın!”

Seval bir kez daha kurduğu düzen bozulunca çok üzülmüştü, Sultan hanımı arayıp olanları anlattılar.

“Kızım bak nereden, nereye geldin, demek ki var bunda da bir hayır. Artık çocuk değilsin. Yirmi üç yaşına geldin. İstanbul zordur ama Remziye abla güvenmese seni oraya yollamaz. Git dene, eğer oldu yapamazsan, çık gel! Ben buradayım!” dedi Sultan hanım.

Remziye hanım da arabasını ona vermek istediğini söyledi, “Bunca zamandır bana can yoldaşı oldun kızım evladımdan görmediğim hürmeti gösterdin bana, ne tohum ektiysem ağaç ettin içinde. Ben de ne zamandır güneyde yaşayan bir kuzenimin yanına gitmek istiyordum. Gidip biraz onda kalacağım önce, sonra bakarsın oralara yerleşir kalırım.

“Remziye teyze ben sizlerin hakkını nasıl ödeyeceğim!” dedi Seval ona sarılarak, hemen ertesi gün gidip arabanın devir işlemlerine başladılar. Atölyede yarım kalan işleri de arabaya yüklediler. Müşterilerin bilgileri, kalan kumaşlar hepsi arabayı doldurdu. Atölyede çalışan kızların paralarını ödeyip, kapıya kilidi birlikte ağlayarak vurdular.

Seval bu kez kendi kullandığı bir arabayla çıktı yeni hayatına doğru yola, yol boyunca çocukluğundan beri başına gelenleri düşündü, ağladı, güldü, haline şükretti. Daha önce hiç İstanbul’a gitmemişti ama malzemecilerin de tasarımcıların da hasının bu şehirde olduğunu biliyordu.

Remziye hanımın ona verdiği adres daracık köhne bir sokaktaydı. Atölyenin dışarıdan görünen demir kapısı eşiği kaldırım yükseldikçe içeride kalmıştı. Bu yüzden kapı olduğundan kısa görünüyordu. Seval uzun yola alışık olmadığı için yavaş gelmişti, İstanbul’un keşmekeşi içinde adresi bulması da hayli zaman aldığı için yorulmuştu. Saat geç olmasına rağmen içeriden ışık süzüldüğünü görünce arabadan inip kapıya vurdu. Kapı gıcırdayarak açılıverdi o vurunca. Başını eğip kısalan kapıdan girdi bir kaç basamak inince buranın bir avlu olduğunu fark etti. Oysa dışarıdan bir binanın içine giriliyormuş hissi veriyordu. İki katlı yapı avlunun üç tarafını sarmıştı. Seval’in ayak sesleri karanlıkta garip bir yankı yapıyordu bu eski püskü yerde. Dışarıya süzülen ışığın üst katlardaki camekanlardan birinden olduğunu fark etti. Alt katlar komple karanlıktı.

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s