Elim kolum bağlı – Bölüm 11

Deniz’de Yurdanur halasının, Mercan’ın başına gelenleri görmediğine seviniyordu.

“Allah’ım yoksunluktan nelere seviniyoruz halimize bak!” diyordu aklına geldikçe. Kadıncğaız neredeyse bütün ömrünü Mercan’ı böyle bir ilişkiden korumak için harcamıştı. Hatta onu evlendirmek için zorlamış ancak Mercan bir türlü ondan ayrılıp başka adamla gitmeyi kabul etmemişti. Sonradan ne olmuştu da bu kızın aklı bir kızıl kafalıyı görünce oynamıştı böyle Deniz anlayamıyordu.

“Sen hiç aşık olmadığın için anlamazsın!” demişti Mercan.

Hiç aşık olmamıştı sahiden, öyle filmlerde gördüğü gibi bir duygu selinin varlığından şüphe duyardı, halası ve ablasının yaptıkları olmasa. İkisi de aynı o filmlerde olduğu gibi akıl tutulmasına uğramışlardı bu adamlar yüzünden. İki adamda ortada bırakmıştı ikisinide. Halasının hiç değilse bir bebeği olmamıştı onca ay gelinlik etmesine rağmen. Mercan’ın bir kerede tutunmuştu kızıl saçlı bebeği annesinin rahmine. Erdem denilen hayin çıkıp gelse Mercan yine giderdi onunla Deniz anlamıştı, keşke gelse de şuncağızları ortada bırakmasa diyordu bazen ama adamın geri gelmeyeceği açıktı. Zaten geleceği varsa da Mercan’ın söylediği yüzünden gelmezdi daha. Ne vardı başkası var diyecek, ne vardı aralık kalacak kapıları kapayacak. Kız belki sahiden ölürdü geri gelirdi belki, bir bebeği olduğunu bilir, babalık yapacağım derdi belki. Belki öbür kız bir bebeğin hayatını mahvetmek istemezdi. Mercan ömrü boyu almadığı sorumluluğu bir kerede alıvermişti herkes adına. Haydi o diğer kızla, kızıl kafalı oğlan neyseydi de ya bu bebeğin kaderi ne olacaktı şimdi.

“Tunç değil, Bakır koysaymışız teyzem senin adını!” diye seviyordu bebeği, “Bakır kafalı olmuşsun ya sen!”

Bebeğe baktıkça Mercan’ın babasını nasıl başka bulduğunu anlıyordu aslında. O da hayatında hiç bu kadar kızıl bir kafa görmemişti. Öyle başka ve sevimliydi ki oğlan, saçları ortaya çıktıkça çizgi film kahramanlarına benzemeye başlamıştı. O kırılganlığa sütü bol olmuştu Mercan’ın. Kızıl kafalı Tunç bir viking savaşçısı gibi yapılı bir bebekti. Babası olmayınca kendi babalarının soyadını vermişlerdi ona mecburen.

“Babam bir oğlu olsun ister miydi bilmiyorum ama soyu bir kızıl kafalı ile yürüyecek!”

“Taktın sende kızıl kafaya! Pamuk prensim, oğluşum o benim.”

“Ne olmuş yani baksana şuna ne komik!”

Uzun süre hasta bir yetişkine bakıp, acılar çektikten sonra kendi oğluna bakmak oyun oynamak gibi gelmişti Mercan’a. Onu o kadar çok seviyordu ki, dakika başından ayrılmıyor, gak dese, bir şey, guk dese başka bir şey uzatıyordu.

“Abla yeter çatlatacaksın çocuğu!” diyordu Deniz sürekli. Bir yaşına geldiğinde tostoparlaktı oğlan ve sürekli aç.

Sabahları uyanır uyanmaz onun yanına koşuyordu Deniz. Bütün gün işte olduğu için göremiyor, özlüyordu yeğenini. Sıcacık, mis kokulu, yumuşacık bir topak olmuştu adına Tunç dedikleri. Annesi gibi sakin bir çocuktu. Nereye koysan duruyordu orada. Ağlamıyor, aksine sürekli gülüyordu. Güldükçe iki yanağında çillerin arasında derin gamzeler yerleşiyordu hemen. Tombul parmaklarının üzerlerindeki çukurları, yüzündeki gamzeleri tek tek öpüyordu her sabah teyzesi. İlk kendi adını söylemişti ağzını büze büze, “Tuj” demişti gerçi zor isim koymuşlardı çocuğa. İkisi de çok sevinmişlerdi konuşmaya başlayınca.

Tunç ikisinin hayatına da o eski sevgi dolu günleri getirmişti yeniden. O eski evden çıkmışlar daha iyi bir eve çıkmışlardı. İki oda yetiyordu zaten onlara. Bir odada üçü yatıyorlardı. Diğer odayı da Tunç’a oyun odası yapmışlardı. Tunç iki yaşına geldiğinde Mercan bir ataklandı çalışayım diye kreşi olan iş yerleri vardı, oralara verebilirdi çocuğu, birlikte gider gelirlerdi. Sesini çıkarmadı Deniz ablasının güvenini kırmak istemiyordu. Üç dört yere başvurdu Mercan heyecanla ama hiç birinden dönen olmadı. Vasıfsızdı neredeyse, çay, yemek, temizlik gibi işlere başvurabiliyordu ancak ama o pozisyonlarda çalışanlara kreş imkanı olmuyordu ne yazık ki. Bir kaç yere daha başvurduktan sonra vazgeçti aramaktan.

“İlkokula başlasın da öyle bakayım yeniden!” dedi Deniz’e bozulmamış gibi yaparak ama sessizleşti bir süre.

Deniz’in çalıştığı yerde onunla görüşmek isteyen bir kaç kişi vardı. Kendini öyle işine veriyordu ki bir kaç seneye bölüm şefi olacağını düşünüyordu herkes. İyi çocuklardı görüşmek isteyenler yani en azından öyle görünüyorlardı. Ancak yapamıyordu Deniz hiç birine yaklaşamıyordu. O gece işe gittiği evde olanlardan sonra hamile kalmamıştı ama hâlâ bir şey yaşayıp yaşamadıklarını bilmiyordu.

“Böyle ilk mi olur!” diye söyleniyordu düşününce, Mercan’ın ilkinde hiç değilse heyecan vardı, sevgi vardı, istek vardı. Çekim vardı belli ki. O bir şey yaşadıysa bile ne yaşadığından bile haberi yoktu ve tiksiniyordu bu düşünceden.

“Olamaz!” diyordu kendi kendine zaten, “Pantolonum üzerimdeydi!”

Arkadaşlık tamamdı ama yakınlaşmak istemiyordu kimseyle, zaten Mercan’ın anlattığı gibi de hissetmiyordu kimseye karşı, hissetse anlardı herhalde. Hoş onun hissettiğininde gerçekliği tartışılırdı ama ablası bozulmasın diye bir şey demiyordu. Belki de öyle olduğunu hayal etmişlerdi halası da o da, belki de sevilmek istemişlerdi sadece ve yapay bir duygu seline kapılmışlardı. Kendi zihinlerinde yarattıkları bir aşktı belli ki zaten öyle olmasa ikisininde sevdiği adamlar sonradan ortadan kaybolmazdı. Bezen Mercan’ı dinleyip şu kızıl kafanın babası ile konuşmadığına pişman oluyordu. Oğlan büyüyordu her geçen gün ve eninde sonunda babasını soracaktı. Ablası ona ne demeyi planlıyordu henüz sormamıştı. Soramazdı da, bu konu açıldığında üzülüyordu zaten. Her şey üzülüyordu. Acı şeyler yaşamışlardı elbette ama durmadan insan kendine acıyamazdı ki böyle. Ablası kendine acıyordu. Acıyordu ama kaderini değiştirmek içinde hiç çabası olmamıştı o güne dek. Aklından böyle şeyler geçirdiğini bilse bile küserdi Deniz’e. Alıngandı. Tamam Deniz’de biraz sertti ama o da mecbur kalmıştı öyle olmaya. Anne, babasını kaybedip, tek başına bir hayatın içine sürüklenmiş, aç kalmış, mücadele vermişti. Mercan gibi halasının kanatları altına sığınıp günlerin geçmesini beklememişti o. Bir prenses olamamıştı haliyle, belki bir şövaye olmuştu daha çok, sevdiklerini korumaya kendini adamış bir şövalye. Belki de bu yüzden aşık olamıyordu kimseye. Cinsiyetini kaybetmişti. Bulacağı sırada adamın biri bir gece çırılçıplak yanına uzanmış, sahip olduğu cinsiyetten utandırmıştı onu. O da bir daha cinsiyeti var gibi davranmayıp başka bir şeye dönüşmüştü. Kadın olması gerekirken şartlar onu içine girdiği bedenden başka bir şey yapmıştı işte. Ne erkek, ne kadın. İkisinin arasında bile değildi belkide.

Erkek gibi yürüdüğünü söylemişti ofiste bir arkadaşı, makosen ayakkabı ve pantolon giyiyordu hep. Tanımadığı bir erkeğin kolunda uyanıp ne yaşadığını bilmediği olmamıştı muhtemelen o arkadaşının. Sevdikleri aç kalmasın, hasta olmasın diye kadınlığı bir kenara bırakıp, kaba saba erkek gibi davranmak zorunda da kalmamıştı. Erkeklerin kendilerine benzemiş kadınları sevmediğini farketmişti bir gün. Ne kadar erkek olursa o kadar korurdu kendini. Şu ofise başlayana kadar çalıştığı yerlerde kadın olsa kim bilir kimlerin kollarında uyanırdı daha. Tabi ki yürüyemiyordu kadın gibi artık. Çünkü o hiç kadın olmamıştı. Bilmiyordu.

(devam edecek)

Elim kolum bağlı – Bölüm 11’ için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s