Kaçak Yolcu – Bölüm 13

Canberk’lerin evinde geçen bir pazar gecesinin ardıdndan yine okulun önüne her pazartesi ayrıldıkları yere gelmişlerdi. Az ötelerinde duran siyah arabanın içinden Çağatay iniverince, Zeliha’nın yüzünde oluşan aydınlığı gördü Canberk. Tam o aydınlığın şokundayken şoförün inip açtığı diğer kapıdan annesi indi. Çağatay’da Zeliha’yı görmüştü arabadan inerken. Kızın gülümseyen yüzüne oda gülümseyerek cevap verdi. İkisi de Sevinç ve Canberk’in göz göze geldiklerini farketmemişlerdi o sırada.

“İşte Çağatay hoca! Sizi tanıştımak isterim!” dedi Zeliha Canberk’e dönüp. Onun yüzündeki ifadeyi farketmedi o an.

“Benim gitmem gerek siz hocanızla okulunuza gidin!” dedi buz gibi bir sesle Canberk.

Zeliha ne olduğunu anlamadan arabayı çalıştırıp gitti sonra da. Kızcağız birden bire ne olduğunu anlamadığı için kalıverdi yolun ortasında. Çağatay ve Sevinç’te olanların görmüşlerdi ama Çağatay Zeliha’nın hayatında hiç bir şey bilmediği için onu okula bırakanın ağabeyi, babası veya öyle biri olduğunu varsayarak herhangi bir gerginlik hissetmemişti.

Sevinç üvey oğlunun kendine yardımcı seçtiği ve hiç onaylamadığı burslu öğrencinin Canberk’in arabasından indiğini görünce buz kesmişti. Bu kız Canberk’in bir projesiyd muhakkak ve onu en değerli yerinden Çağatay üzerinden vurup intikam almak istiyordu belli ki. Öz oğlunun kendinden gen almış olacağını biliyordu Sevinç Bu tarz bir intikam da tam onun genlerine uygun bir durumdu. Onu tek şaşırtan bunca zaman bir ışık göstermediği halde Canberk’in böyle ince bir plan yapmış olmasıydı. Hem de savurduğu onca tehdide rağmen. Tek anlayamadığı bu kızın okulda burs kazanabileceğini nasıl öngörmüş olabileceğiydi. Kızın serseri ailesi ile para konusunda anlaşmış ve onları bu plana dahil etmiş olabilirdi. Ancak okulun burs kurulunun bu kızı seçip almasını garanti edemezlerdi. Belki sadece şanslarını denediler ve tuttu. Belki de ailesi yeterince araştırılmadan burs verilmiş bu kız için bur kurulunda da birilerinin aklı çelinmişti. Canberk daha önce bir ihale sayesinde bu okula girmeyi başarmıştı. Yine bir yolunu bulup kurula erişmiş olma ihtimali vardı. Odasına döner dönmez burs kurulundaki insanların tamamı hakkında dosya hazırlanmasını istedi. Canberk’in gittiği okullar, katıldığı kurslar ve benzeri bir çakışma olup olmadığına bakmak istiyordu. Oğlu düşündüğünden daha sinsi çıkmıştı. Bu ona hem garip bir gurur hissettiriyor, hem de kurduğu tüm kaleleri yıkma gücüne erişebileceği için ürkütüyordu. Bir an önce planı çözüp karşı atağa geçmek zorundaydı.

Sevinç gergin bir şekilde odasına yürürken, Çağatay kızla sohbet edebilmek için adımalrını yavaşlatarak geride kalmıştı. Zeliha Canberk ile ilgili ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra dönüp yürümeye başlayınca farketti hocasının onu beklediğini koşup yetişti.

“Merhaba Zeliha! Nasılsın bu gün?”

“İyiyim Çağatay hocam siz nasılsınız?”

“Seni görünce daha iyi oldum! Bu gün yapmamız gereken çok iş var!”

“Ben dersten sonra oyalanmadan gelirim hocam odanıza!”

“Tamamdır!”

Çağatay daha profesörlüğünün başında bir öğrenciye ilgi duymaya başlamasının etik olmadığının farkındaydı ama Zeliha’yı her gördüğünde içinde kontrol edemediği bir kıpırtı oluşuyordu. Bursla gelen öğrencilerin her zaman diğerlerinden daha azimli ve başarılı olduklarının farkındaydı. Annesinin başlattığı burs programı ile gelen bir öğrenciyi asistan seçerek onu da mutlu ettiğini düşünüyordu. Zeliha’nın gerçekten görmezden gelinemeyecek bir azmi ve ışığı vardı. İleride bu okula çok başarılı bir akademisyen olarak dahil olabileceğine emindi Çağatay. Zaten buradan başka bir yere gitmemesi için ona tüm olanakları sağlamayı planlıyordu. Okulun sahibi bir profesörün sağlayabilecekleri diğer meslektaşlarından elbette fazlaydı. Bu bir kötüye kullanım değildi, çünkü o hem babasından biraz bu okula, hem de gelecekteki hayatına katmaya karar verdiği kadına destek veriyordu. Daha kızla flört bile etmeden aklı evliliğe kadar varmıştı. Zeliha ile bu konuyu konuşmak için henüz erkendi kız ürkebilirdi. Nasılsa bi yıl daha birlikteydiler. Annesine de Zeliha ile konuştuktan sonra söyleyecekti hissettiklerini ve planlarını. Önce Zeliha’nın kalbini tam olarak kazanması gerekiyordu. Kız şimdilik ona daha çok saygı duyuyordu, henüz gözlerinde bir duygu yakalayamamıştı ama Çağatay bu konularda çok becerikli sayılmazdı. Çok az kız arkadaşı olmuştu ki onlar da aslında annesi tarafından ayarlanmış kızlardı. Sevinç kızların zamanı dolduğunu düşününce onlardan bir şekilde kurtuluyordu. Çağatay ise bir türlü doğru kadını bulamadığını düşünüyordu sadece. O bir profesördü, alanında çok ama çok başarılıydı. Keskin zekalıydı, yakışıklı ve sportmendi. Ancak kurnazlık ve hesaplı hareket etme konusunda en ufak bir becerisi yoktu. Babası gibiydi. Sevinç babasını bu saflık derecesinde iyi niyetliliği sayesinde kandırabilmişti. Adamcağız kadının nelerin peşinde olduğunu hiç anlamadan Çağatay gibi çok sevmişti onu.

Canberk’in anlayamadığı konulardan biri de buydu zaten, onu daha da hırslandıran. Basına ve sosyal çevrelerine göre Sevinç, mükemmel bir eş, mükemmel bir anne, mükkemel bir sosyal kadındı. Birinin bu kadar mükemmel olması normal olmamakla beraber, eşini ve oğlunu terkeden bir kadının sonradan bunca mükemmelliğe ulaşmış olmasına inanmakta aklın almayacağı kadar büyük bir mucizeydi. Kaldı ki kadın mükemmel sıfatını elde ettikten sonra da Canberk’in evine gelip torunu ile oğlunu tehdit edebilecek kadar şeytan ve duygusuzdu. Onun gerçek yüzünü bir tek Canberk ve Hamiş teyze biliyorlardı.

Canberk büroya varıp öfkesini biraz da olsa bastırmayı başardıktan sonra annesinin Zeliha’yı onun arabasından inerken görmesinin ardından neler düşündüğünü tahmin etmeye çalıştı. Kızın bursla girdiği okulda Canberk yüzünden şansının bu sabahtan itibaren azalacağı aşikârdı. Sevinç eğer onun yüzünden kız ile uğraşırsa o Çağatay denilen herife falan aldırmadan Canberk’te doğrudan karşı saldırıya geçecekti. Yıllardır bastırmaya çalıştığı öfkesi bir kez daha hayatına dahil olan bir mutluluğun annesi yüzünden yok olması ihtimaline karşı yükselmişti. Zeliha’nın Çağatay’a duyduğu hayranlık ise sinirini bozuyordu.

Zeliha Çağatay’a hayranlık duyuyordu, çünkü yüksek lisansın ardından düşündüğü şey gerçekten de doktora yapmak ve akademisyen olmaktı. Çağatay alanında başarılı biriydi. Okulun varisi olmasına karşılık aldığı bu profesörlük ünvanını kendi beyin gücüyle elde ettiği gün gibi ortadaydı. Araştırmacı bir ruhu vardı. Öğrendikleri ile asla yetinmiyor, vardığı noktaya rağmen kendini konu ile ilgili tüm ilerlemelere açık halde bulunuyordu. Hiç bir zaman “Ben oldum, bundan daha iyisi olamaz!” diyen bir hoca modeli değildi. O da öğrencileri gibi daha öğrenilecek çok şey olduğunu düşünerek devam ediyordu.

Odasının duvarnda kocaman asılı tabelada şöyle yazıyordu.

“Tek bildiğim, hiç bir şey bilmediğimdir! – Sokrates!”

Zeliha bu sözü ilk okuduğunda çok anlamlı gelmemiş ama sonra üzerinde düşününce ne anlam ifade ettiğini anlamıştı. Dahası Çağatay ile çalışmaya başladıktan sonra sözün hayatın içinde nasıl bir anlam kazandığını da görebilmişti. O da Çağatay gibi daima öğrenmek, araştırmak, onlardan öncekilerden onlara miras bırakılan her şeyi kendi yorumlamak ve ekleyerek geliştirmek istiyordu.

“Öğrenme açlığı var ben de!” demişti Çağatay bir kez ona, Zeliha’da da vardı aynı açlıktan.

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s