Kazara bir yaşam – Bölüm 27

“Biliyor musun Azap, ” dedi Mukadder hanım gece Azap onu büyükananın evine götürürken, “insan dünyayı günü geçirdiği yer kadar sanıyor kızım. Buraya gelince hatırladım dünyanın ne büyük olduğunu. Dünya diyorum haliyle, ailesi, mahallesi, şehri, ülkesi aklının sardığı, gözünün gördüğü yere kadar dünyası oluyor insanın”

“Biliyorum Mukadder anne! Ben de sizin yanınıza geldiğimde böyle düşündüm!”

“Dünyası gözü gördüğü, kulağı duyduğu, sesi gittiği kadar insanın” dedi derin bir iç çekerek Mukadder hanım. Köyün karanlığına baktı göz ucuyla, Azap’ın elinde bir gemici feneri vardı. Pİl bulmakta kolay olmadığından bunları kullanıyorlardı.

Arkalarından sessizce gelen Feyyaz girdi söze, “Hala bir başını kaldır, gökyüzüne bak sen! Dünya diyorsun ama evren bile görünüyor bu köyden! Ne garip değil mi medeniyette evrene kör oluyoruz demek ki!”

Hepsi sessizce başlarını kaldırıp gökyüzüne baktılar. Mukadder hanım Sultan’ın merdivenlerini çıkarken Azap feneri tuttu, Feyyaz’da koluna girdi. Muhammed bey onlar için kapının ağzına bir fener bırakmıştı.

“Muhammed ya!” dedi Mukadder hanım sevgiyle, “İçinde cenneti saklar benim kardeşim, ancak yüreğine giren bilir!”

“Hala biz Azap’la biraz yıldızlara bakalım!” dedi Feyyaz, “İyigeceler olsun size!”

Azap çocukluğundan beri baktığı gökyüzünü özlediğini farketmişti Feyyaz öyle söyleyince. Annesi ile ahırın arkasına oturup gökyüzünü seyredelerdi o çocukken. O kadar çok yıldız kayardı ki yaz gecelerinde, hepsine annesinin sesini bir an önce duymayı tutardı.

“Gel ahırın arkasına gidelim!” dedi Azap alışkanlıkla, orada konuştuklarını kimse duymazdı.

Karanlıkta dikkatlice yürüyerek geçtiler ahırın arkasına, hayvanlar kıpırdandı onların sesine ama sonra yeniden içlerine döndüler.

“Senin de içinde tuhaf bir mutluluk doluyor mu gökyüzüne bakarken!” diye fısıldadı Feyyaz.

“Evet yıldızları severim ben de çocukluğumdan beri! Sen bir şey mi diyeceksin bana?”

“Yo sahiden yıldızlara bakmak istedim sadece!”

Gülümsedi Azap, pek çok yönden çocuk gibiydi Feyyaz. Belki de o büyük gibiydi. Hayat bazılarını büyütmüyor, bazılarını aldığı yıldan hızlı büyütüyordu belki. O çabuk büyümüştü, annesi için yapmak zorundaydı bunu. Feyyaz hiç büyümemişti, onu büyütecek bir annesi olmadığı için belki. Büyümeyi öğrenmemişti ama onun bu halini kıskanıyordu Azap çoğu zaman. Onun gibi olmayı çok isterdi.

“Eskiden daha çok görünürdü” dedi Azap.

“Doğrudur, yaşam alanları büyüyüp, dünya kendini aydınlatacak ışıkları yakınca, gökyüzü sönükleşir. Işık kirliliği deniyor buna.”

“Işık kirliliği mi? Bunu hiç duymamıştım!”

“Tabi yapay ışık yıldızların ışığını görmemizi engelliyor, muhtemelen Bayide eskiden yaşam alanlarına daha uzaktı ya da yaşam alanları daha küçük ve az aydınlıktı!”

“Evet ilçe çok büyüdü diyor Bilge”

“İşte o yüzden yıldızlar giderek az görünüyorlar, umarım tamamen kaybolmazlar. Şehirlerin üzerinden eksilmiş hepsi tek tek. O yüzden yıldız yağmıyor geceleri, o yüzden insanlar gökyüzüne bakmayı unutmuş artık!”

“Şiir gibi oldu bu!”

“Yazardım ben eskiden şiir biliyor musun? Aslında Türkçe değil tabi, şimdi belki kendi dilimde yazabilirim ama?”

“Annem Sultan’ın evini okul yapmak istediğini söyledi!”

“Hadi canım! Bu nasıl güzel bir düşünce böyle, anneni var ya alnından öpmek istedim!”

Güldü Azap onun coşkulu tepkisine “Evet, seninle gittiğimizde Bilge’ye bahsedeyim bundan”

“Baksana babamı da götürebilir miyiz Bilge’ye?”

“Tabi neden olmasın!”

“Burayı ne kadar sevdi gördün mü? Annene bizim orda ev yapacağımıza, babama burada bir ev mi yapsak ki?”

“Sultan’ın evini ister mi?”

“Hayır ya! O kadar güzel amaç koymuş annen ne alaka? Düşündüm ben yüksek sesle, babam ister mi onu bilmiyorum.”

“Bence ister!” dedi Azap heyecanla.

“Yok ya? Emin misin? Hani şu aşağıdaki ev var ya, nehir kenarındaki, orayı sevdi sanki? Alsak o evi?”

“Almak mı?” dedi Azap, “Boş zaten? Köy burası, kimse gelip evden atmaz kimseyi! Hatta köylük sıfatı bile yok! O yüzden ne elektiriğiyle ne suyuyla ilgilenmiyor kimse!”

“Daha iyi değil mi böylesi sanki, eski insanlar gün ışığı kadar yaşarmış! Karanlıkta yaşamayı kim sever ki?”

“Biz karanlıktayız işte, karanlıkta da güzel dünya bana göre!”

“Yani mecazi anlamda söyledim. İnsanlar sağlıklıymış, doğal döngüye ayak uydurduklarında mutlularmış!”

“Babanın yanına seni de koyacağız anlaşılan!” dedi Azap gülerek.

“Sana bir şey söylesem şimdi kızarsın, anlar mısın bilmem?”

“Neymiş?”

“Yani şimdi sen buradan çıkıp şehire geldin okumak için, sonra bir işin, paran olacak!”

“İnşallah!”

“Olacak ben senin azmine hayranım, yapacaksın! Çok iyi bir öğretmen olacaksın sen! Atanırsan tabi!”

“Yani evet!” dedi Azap düşünceli bir sesle.

“İşte sonra yorulacaksın, yıllar geçtikte yani, böyle bir yaşam hayali kurmaya başlayacaksın. Buna hiç sahip olmayanlar kuruyor zaten de, sen tadını bildiğin için daha çok hasret duyacaksın belki. Gökyüzünde yıldızları olmayan, toprağında ot dahi bitmeyen, asfalt denilen bir zehirin toprağın üzerine ceza gibi yayıldığı, egzoza boğulmuş havası, göstermelik sayılı ağaçları olan yerlerde yaşayacaksın uzun süre. Beton duvarların, bahçesiz evlerin, gülmeyen insanların olduğu yerlerde. Bak babama!”

Cevap vermedi Azap, sessizce durdular bir süre, “Yani hepsi boşuna mı diyorsun sen şimdi?”

“Annen buradan ayrılmak istemiyor, mutlu. Sultan artık yok, onu kimden kurtaracaksın ki şehire getirip ya da neyden? Herkesin arayıp bulamadığı bu hayattan mı?”

Azap yine sessizleşti. Feyyaz’da bir süre susup devam etti, “E sen tüm bu çabayı anneni buradan kurtarmak için verdin. Onun için istedin başardın aslında, ispat anlamında yani, onu kurtardın. Koşullar değişti hayatta onu kurtardı. Daha ileri gitmene gerek var mı? Neye sahip olmak için daha ileri gideceksin?”

Yarım saat daha sessizce oturmaya devam ettiler, sonra Azap doğruldu yerinden, “Sabah anamla erken kalkıp ekmek yapacağız kahvaltıya!”

“Kızmadın değil mi?” dedi Feyyaz.

“Hayır elbette kızmadım” dedi Azap, elini doğrulması için ona uzattı, zorlandığını biliyordu belli etmemeye çalışsa da.

Feyyaz, Azap kendi evlerine girince yeniden dışarı çıkıp gökyüzünü izlemeye devam etti Sultan’ın merdivenlerinden. Azap’ı da bir süre uyku tutmadı, Feyyaz’ın söylediklerini düşündü. Özellikle annesi ile ilgili olanlarını.

Sabah gün doğmadan fırlamıştı Gül yataktan, Azap geç yattığı için anasının kalktığını duymadan mışıl mışıl uyudu horozlar ötene kadar. Pişen ekmeğin kokusu yayılmaya başlamıştı etrafa.

“Ay uyumuş kalmışım ben!” diye seslendi annesine, yüzünü gözünü yıkamaya koşarken.

“Azap, bostana git azıcık yeşillik getir kızım. Kümese de git, sonra da ahıra!”

Azap gülmeye başladı birden, Feyyaz’ın söyledikleri gelmişti aklına. Şehirdelerken alışveriş listesi oluyordu annesinin saydıkları, hepsi marketten alınıyordu bir koşu. Şimdi daha çok yere koşacaktı Azap ama hepsini kaynağından, parasız, doğal mı diye şüphelenmeden alıp gelecekti. Tabi ki parasız derken, bakım maliyeti vardı, insanın teri vardı bedel olarak. Yaşamak için alın teri yeterli demekti bu da aslında. Şurada üç beş hayvan, bir karış toprakla insanın karnı doyuyorsa fazlası için aylıklı köleler olmaya gerek var mıydı? Feyyaz söylemişti bu benzetmeyi de akşam.

Peki ya verdiği onca emek? Sağlamayı hayal ettiği faydalar? Anasına, kendi gibi olanlara? Bunun için de şehirde bir hayata razı olması şart mıydı? Okul bitmeliydi ondan vazgeçecek değildi elbet ama ya sonra?

“Bir şeyi yapmayı ya hocasından ya ustasından öğrenirsin!” derdi Salih bey, “Hayatın dersleri bu yüzden acı gelir, sanırsın ki kendim öğrendim, sanırsın ki daha çok hırpalandım. Oysa dersini almayı bilsen ne hoca, ne usta, ne hayat dayağı yemessin!”

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s