Kazara bir yaşam – Bölüm 19

“Salih bey, Muhammed ile biraz konuşsan mı acaba?” dedi Mukadder hanım odalarına çekildiklerinde, “Ben Füsun’a söyledim o Mesut ile konuşacak, sen de Muhammed ile konuş ha?”

“Ne konuşacağız hanım, hayırdır neler takıldı kafana yine? Mesut’a ne olmuş ki?”

“İlahi Salih bey hiç ilgilenmiyorsun evle yemin ederim. Var mısın yok musun belli değil! Görmüyor musun Feyyaz evden çıkmıyor, bu çocuk bir gelecek planlamıyor mu? Ne demeye duruyor öylece?”

“Yahu oğlan yıllardır tek başına yaşadı oralarda. Sıcak bir yuva buldu şurada tadını çıkarıyor. Kaçıyor mu yapar bir plan elbette, Muhammed’de mutlu yıllar sonra oğluyla beraber. Karışma sen! Bırak ne istiyorlarsa yapsınlar! Mesut’a ne olmuş?”

“Ayfer ile bir soğukluk var sanki aralarında, kızın yüzü gülmez oldu.”

“Mesut hikayesini bitirince normale döner. Bunca yıldır ilk kez onu bu kadar hevesle bir iş yaparken görüyorum. Doğrusu merak ediyorum yazdıklarını da! Sana bahsetti mi hiç?”

“Ben ne diyorum, sen ne diyorsun?”

“Haydi iyi geceler, farzet çocuklar kendi evlerinde yaşıyorlar. Karışılmaz öyle her şeye, bırak hallederler onlar!” diyerek arkasını döndü Salih bey.

Gerçekten de evde varlığı, yokluğu birdi ama oldu olası sakin bir adamdı zaten. Sabah ezanı ile kalkar, akşam da erkenden yatardı. Son bir kaç yıldır Kur’an okuyordu her gün kendi kendine. Emekli olduktan sonra bir yıl Kur’an’ın Türkçe’ini incelemişti. Sonra, İncil ve Tevrat’ı okudu. Mukadder hanım camiye bile gitmeyen kocasının birden bire dinlere olan bu merakına anlam verememiş ama ses etmemişti. İnançlı bir aileden geliyorlardı ikiside. Ramazan geldi mi orucu hiç bırakmazlardı. Mukadder hanım çocukken Kur’an kursuna da gitmişti, açar okurdu cuma geceleri. İki yıla yakın kitapları inceledi Salih bey kendi kendine.

“Hep isterdim!” diye açıklamıştı sadece, “Dinimizle büyüdük, büyüklerimizden öğrendik ama şöyle kendim iyice okuyup anlayayım hiç fırsat olmadı.”

“Ben okurken dinle sen de!” demişti Mukadder hanım önce ne demek istediğini anlamayıp, “Öğreteyim sana nasıl okunduğunu”

“Mukadder şimdi telefona bile yükleyip dinliyorsun zaten, onu mu diyorum ben sana? Ne demiş yaradan bize, kendi aklımla okumak, hissetmek istiyorum!”

İki yılın sonunda namazını da tam kılmaya başlamış, ne okuyup öğrendiklerini, ne yaptığı incelemeleri kimse ile paylaşmamıştı.

“Herkesin kendi yolu Mukadder, ben şimdi bir kelimeyi yanlış değerlendirdiysem sana da öyle söylersem o senin yolun olur mu? Sen de cuma gecesi Arapça, salı gecesi Türkçe oku!” demiş kesip atmıştı konuyu.

Mukadder hanım da kendi bildiği gibi cuma geceleri okumaya devam etmişti. Bir sürü kitaplar edinmişti Salih bey dinler tarihi ile ilgili. Aslında oğlu gibi o da yazmayı çok isterdi biriktirdiklerini ama okuduğunu derleyip yeniden yazmanın pek anlamlı olmayacağına karar vermişti sonra. Her işin bir bileni vardı, onlara bırakmak en iyisiydi belki.

Salih bey sessiz ve kendi dünyasında yaşar görünse de evdek olup biteni gözlemleyecek kadar dikkatli biriydi. Ayfer ile Mesut’un aralarındaki dalgalanmadan çok, oğlunun köyden getirdiği kıza bakışından rahatsız olmuştu. Bir veya iki kez yakalamıştı Mesut’u kıza bakarken, şimdi karısına söylese bunu olay kontrolden çıkardı. Mukadder hanım Mesut’dan bahsedince aynı şeyi farkettiğini sanıp endişelenmişti ama neyse ki o karısı ile arasındaki soğukluğu söylemişti.

Nevzat karısının uyarsından sonra kardeşi ile konuşmak için bir kaç gün fırsat kolladı. Ailenin tüm erkekleri salonda maç izleyeceği zaman kızların hepsi odalarına giderdi. O akşam da öyle olmuştu, Salih bey eskisi gibi maçlarla ilgilenmediği için ilk yarı bitmeden karısının yanına gitmiş, Muhammed dayı ilk yarı bitmeden koltukta uyumuş, sonra Feyyaz onu uyandırıp yerine götürmüştü. Maç bittikten sonra Feyyaz’da iyigeceler dileyip odasına çekilince ikisi başbaşa kaldı.

“Mesut senin bir sıkıntın mı var?” dedi Nevzat pat diye, onun hikayeye bakacağım bahanesi ile kalkıp gideceğini tahmin ediyordu.

“Yok ağabey nereden çıktı?”

“Karınla mutlu değil misiniz?”

“Hayda! Gece gece sıraladın mı soruları?”

“Füsun ile konuştuk, Ayfer hep mutsuz görünüyormuş. Sen de bir hikayedir, köydür sardın kimseyle ilgilenmiyorsun artık!”

“Ayfer bir şey mi söylemiş yengeme?”

“Yok canım bir şey dememiş kız! Ayıp olur diye sormamış Füsun zaten. Ben sana soruyorum o yüzden. Oğlum bak bu kız çok iyi, düzgün bir kız. Senin için bir çok şeyi göze aldı. Baba evinde gördüğünü bulamıyor burada. Sen de ilgilenmiyorsun hiç karınla, daha yeni evlisiniz siz!”

“Çocuk istiyor!” dedi Mesut sıkıntıyla.

“İster tabi, ne var bunda, sen istemiyor musun?”

“Hayır daha erken!”

“Niye erken olsun, bak bu kadar insanın içinde kolayca büyür gider!”

“Tabi sizi büyütüp üniversiteye yolladınız, konuşması kolay!”

“Tamam sizinkini de büyütürüz işte!”

“Yok ben istemiyorum çocuk!”

“Niye oğlum?”

“Ayfer’e eskisi gibi değilim ben ağabey!”

“Ne demekmiş o? Başka biri mi var yoksa?”

“Hayır ya! Ama ne bileyim bir şeyler değişti işte!”

“Bak Mesut, evlilik öyle çıktığınız zaman ki gibi kokuş, ciciş yürümez oğlum. Karınla arkadaş olacaksın, dost olacaksın, aşk dediğin uçucu bir şeydir uçurur, uçurur sonra çeker gider! Geriye paylaştıkların, saygın, güvenin, sevgin kalır!”

“Ne bileyim işte! Haydi gidiyorum ben iyigeceler!” diyerek kalkıp gitti Mesut.

Nevzat’da ışıkları kapatıp girdi odalarına, Füsun uyumuştu çoktan. Kardeşinin söylediklerini ona söylerse o da annesine söyleyecekti. Mesut ile bir kez daha konuşmadan Füsun’a bir şey söylememeye karar verdi. Fırsat olmuyor diyecekti konuşmaya.

Bir hafta sonra Feyyaz’ın arkadaşından cevap gelmişti, Azap’ın okulunda bir profesör her yıl kendisine yardım edecek öğrenciler seçiyordu. Biraz aksi bir adamdı ama onunla arasını iyi tutarsa çok desteğini görürdü.

Azap sevinçten havalara uçtu bunu duyunca, “Sana çok borçlandım! Ne yapayım senin için?”

“Hikayeni anlat!” dedi Feyyaz hemen.

“Ne yapacaksın sen benim hikayemi?”

“Merak ediyorum, Mesut kitap yazmaya başladığına göre farklı bir şey demek ki”

Güldü Azap, buraya gelene kadar o da bilmiyordu köyünün nasıl bir yer olduğunu ve nasıl tuhaf bir hayat yaşadıklarını.

“Sen anlatırsan ben de sana hastalığımı anlatırım!” dedi Feyyaz da gülerek.

“Sahi mi? Bana güveniyor musun artık!”

“Sırrımı tuttun bu güne kadar öyle değil mi? Hem sayende dışarılara çıkıp geziyorum da!”

“Tamam anlatayım o zaman!”

“Yarın okula ben de geleyim seninle, şu profesör ile konuşmaya yani”

“Yarın mı ?”

“Ah evet, yarın randevu almışlar sana söylemedim değil mi? Aptal kafam!”

Evdekilere aynı zamanda okulda çalışacağını söylemedikleri için Azap’ın okul açılmadan kitap listelerine bakması lazım diyerek çıktılar evden yine beraber. Anlaşmalarına göre profesör ile randevunun ardından, sahiden öğrenci işlerine uğrayıp, yapılacakları öğrenecekler, sonra dondurma yedikleri yere yine gidip birbirlerine hikayelerini anlatacaklardı.

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s