Kazara bir yaşam – Bölüm 2

“Bu kız köyün kara lekesi, kendini bir şehirliye vermiş, karnında da piçi var!” diye bağırdı Sultan elleri belinde. Bilge’nin onu haklı bulacağından zerre şüphesi yoktu.

Bilge kıza eğildi, “Doğru mu?” diye sordu.

Zavallı Gül korkusundan ve canının acısından bayılacak gibiydi zaten, başını salladı.

“İşte ağzından duydunuz. Bunun cezası ölümdür! Onu götürüp dereye atacağım! Bu benim hakkım!”

“Kızın cezasını karnındaki masumda mı çekecek?” dedi Bilge.

Sultan önce bir afalladı sonra hemen yapıştırdı cevabı “Ne yapayım? Doğursun diye bekleyip, anasını mı atayım dereye! Kimin piçiyse gelsin o baksın! Ben bakacak değilim!”

“Anasını sağ bırak, o baksın! Dünyaya gelecek bir masumun annesinin canını almak sana mı görev yazıldı kadın?”

“Onu ben büyüttüm, üzerinde emeğim var! Ekmeğimizi yedi! Onurumuzu, namusumuzu kirletti!”

“Kızda hakkın olduğunu kabul ederim ama karnındaki canda hakkın yok! Onun için kararı sen veremezsin. Hakkın olanın canı Hak’kındır senin değil, o yüzden onu alamazsın. Onun dışında ne ceza veriyorsan ver!”

Kalabalık sakinleyip Bilge’yi haklı bulunca Sultan iyice hırslandı ama köyde Bilge’nin ak dediğine kara diyene iyi bakılmadığı için mecburen geri adım attı.

“Bu kız bizimaile onurumuzu temizleyene kadar hiç bir eşikten giremez, ağzından bir kelam çıkamaz, selam alamaz! Ahdım olsun bunlardan birini yaparsa piçine de ona da acımam dereye atarım! Şahidimsiniz!”

“Şahidiz!” diye bağırdı köylü. Bilge bir şey demedi, dönüp gitti.

Köyde eşiksiz bir tek ahırlar olduğundan Gül o günden sonra sadece ahırda kendine yer bulabildi. Köylü şahitlik ettiği ahde uydu, kızla selamı, kelamı kesti. Yedi ay sonra ahırda çığlık çığlığa bir kız çocuğu doğurdu tek başına. Hayat olsun istedi adı, onun canını kurtardığı için ikinci hayatı olacaktı ama o konuşamadığından Sultan kızın adını Azap koydu.

“Çocuğa böyle mutsuz isim verilir mi?” dedilerse de dinlemedi, “Çeksin doğurduğu azabı!” dedi geçti.

Bu olaydan sonra Gül’ün ırgatlığı iki katına çıktı, oduna gitmesi yasaklandı ama çamaşır, bulaşık, odun ateşi evden çıktı ahıra taşındı. Yaptıklarını evin eşiğine bırakıp dönüyordu. Azap ahırda ineklerin içinde büyüdü. Ayaklandıktan sonra, ahırda tutamadılar kızı, bir eve koştu, bir köy meydanına.

“Çocuk değil bir kovan arı!” diyordu Sultan, anasından beter horluyordu kızı ama Recep kıyamıyordu. Sonunda çocuğun eve girip çıkması için karısını ikna etti. Ceza Gül’ündü, Azap annesinin cezalarından sorumlu değildi. Büyükananın hoyratlığına rağmen Azap neşe dolu bir kız oldu. Bilge kızın gözlerindeki ışıltıyı farkedince onun diğerlerinde farklı olma potansiyelini anladı. Gül ırgatlıktan kızıyla ilgilenemediği, Sultan’da kızın başına bir iş gelsin diye sürekli göz ardı ettiği için sonunda Recep ile konuşup, kızı eğiteceğini söyledi. Bilge bir şey dedi mi herkes itaat ederdi. Köyde okumuş erkek yokken Azap’ın eğitileceğini duyan köylü, Bilge’nin çocuğu Sultan’dan korumak için böyle yaptığına kanaat getirdi. Kız okusa ne olacaktı?

“Okuyacak bu kız, ailenin onuru kurtulacak!” dedi Bilge.

Herkes ikna oldu, Gül’ün cezasını bitirirse kızı bitirecekti. Ailenin, köyün gururu olursa, eşikler ile kelam yasağı kalkacaktı. Gül, Sultan’dan korkusuna ahırda başbaşayken bile kızıyla hiç konuşmamıştı. Önceleri annesini dilsiz sanan Azap, hikayeyi duyduktan sonra yalvarmıştı bir kerecik konuşması için ama korku öyle bir ülkeydi ki, bir kere içine düştün mü, duvarları aşmak neredeyse imkansızdı.

Köy halkından birilerinin bir çocuğun canına kıyacak kadar merhametsiz çıkması ve halkın da galeyana gelince aynı merhametsizliği paylaşması Bilge’nin canını sıkmıştı. Dış dünya ile hiç bağı olmayan bu köye biraz renk, biraz coşku, biraz eğlence gerekiyordu. Bu insanlar kalplerinin yerini unutmuşlardı çoktan. Kalpleri kararınca dünyaları da kararmıştı. Bu yüzden köye ve köylünün göğüs kafesine renkleri davet etmek gerekti. Bunu bir çocuk bile yapamıyorsa belki biraz şenlikle bir yerlerden başlarlardı. Böylece, gün dönümü şenliği, genç kızların eş seçme şenliği, ölmüşlerin ruhuna değsin şenliği gibi kimi antik, kimi kuntik bir çok şenlik uyduruldu ve kutlanmaya başlandı. Köylü beklenmedik bir şekilde kolayca adapte oldu bu eğlencelere. Şenlikte renkli giymek, saça, yüze renk sürmek serbestti. Evlerin dışları, ağaçlar süsleniyor hatırlanan şarkılar söyleniyordu. Şenlik günü gün doğumundan batımına herkes bir arada oluyor, her evde pişen birleşiyor, sohbetler edilip, hikayeler anlatılıyordu. Hikayeleri anlatan ilk kişi Bilge oluyordu. Öyle hikayeler uyduruyordu ki bu akıllı adam, sanki bu şenlikler atalardan bu güne gelmiş gibi bir tarih yazıyordu adeta.

Zamanla serbest denilen renklenme işleri zorunluluk, hikayeler de anlatılanlar da gerçek oldu. Köyün ait olduğu coğrafyadan ayrı bir tarihi olduğuna inandı insanlar, daha nesil değişmeden hem de. Her işleri yapıları gibi ters bu insanların biri de çıkıp “Eski köye yeni adet!” demiyordu. İnsanoğlu bir acayip, Bayide’nin köylüsü daha da acayipti. Öngörülemez bir karakterleri vardı.

Köyü bilen, gelen giden pek olmuyordu, göçenler arkalarına bile bakmıyordu zaten. Ancak Bilge’nin nadir de olsa geleni oluyor, elektirik bile olmayan bir yere geldiğini öğrenince fazla duramadan kaçıp gidiyordu onlar da. Bilge nadir de olsa gelenini kesinlikle köye getirmiyordu. Gül’ün başına gelenlerden sonra köylünün içten içe şehirlilere diş bilediğini biliyordu.

Köye renk gelsin diye getirilen yeni adetler, köylü tarafından çiğnenmez kurallar haline getirilse bile en azından yüzler gülüyor, renkleri ortaya çıkınca Bayide’liler bile güzelleşiyordu. Bu güzelliğin henüz kalplere inmediğini biliyordu Bilge. Dıştan içe bir değişim için belki bir nesil atlamak gerekiyordu.

Bilge’nin ziyaretine ilk kez gelen ahbaplarından biri köyün hikayesi ile diğerlerinden bir nebze daha çok ilgilenmişti. Bilge’nin köyde yaptıklarını ve onların tepkilerini dinlemiş ama merakı medeniyet hasretini yenemediğinden çabucak kaçıp gitmişti diğerleri gibi. Bilge eski yaşamından birileri ile konuşunca iyi hissediyordu. Bayide halkı ile yaşayıp, sonunda onlara benzemek işten bile değildi çünkü. Duygu özellikle olumsuzsuzsa bulaşıcı bir hastalık gibi evden eve yayılıyordu anında.

“Her ev bir ülke olsa anında dünya savaşı çıkarır bunlar!” diyordu Bilge gelenlerine.

Bu arada Azap, Bilge’nin evine girip çıkabilen, onunla sohbet eden tek insandı köyde. Yine de saygıda kusur etmiyordu elbette. Bilge konuşmasına izin vermezse ağzını açmıyor, onun verdiği her şeyi okuyup bitiriyordu. Matematik, coğrafya, tarih ve daha pek çok şey öğrenmişti ondan. Bilge onu uzak olmayan bir yere götürüp sınavlara sokmuş sonra ilkokul mezunu oldun demişti. Sonra ortaokul, sonra da lise. Köyün tarihinde liseyi bitiren tek insandı Azap, üstelik okul yüzü görmeden.

“Bundan sonra gideceğin yol üniversite onu da benim yanımda yapamazsın! Çalış, sınavı kazan, annenin ve ailenin onurunu kurtar!” demişti Bilge ona en son, “Sınav Haziran gün dönümünden sonra.”

Sultan, Azap Bilge tarafından eğitilip, köyün en eğitimli kişisi ünvanını alınca, anası gibi ırgatlığa sürememişti onu. Belli etmemeye çalışsa da kızın başarısından böbürleniyordu. Recep iki yıl önce hastalanıp ölmeden, ısrar etmiş, kızı ahırdan alıp evde bir odada yatırtmıştı.

“Ders çalışacak bu kız, okuyor! Ahırda olmaz!” diye karısının başının etini yemişti.

Sultan, kocası öldüktan sonra evde hepten yanlız kaldığı için kızı ahıra anasının yanına geri göndermemişti. Büyükanasının tüm nemrutluğuna rağmen Azap sevgi dolu bir çocuktu. Anası ile büyükanasına ne iş olsa yardım ediyor, kendini işten sakınmıyor, okuyorum ırgatlık edemem diye gocunmuyordu.

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s