Hikaye anlatıcı – Bölüm 3

“Büyük baba? Büyük baba?” diye heyecanla fırladı yataktan. Kızın çoktan gelmiş olması gerektiği ile ilgili fikrini ona bir an önce söylemeliydi. Büyük babası ses vermiyordu. Dışarıda olduğunu düşünüp, kapıyı açtı ve seslenmeye başladı. Evin arkasındaki kümese ve ağıla baktı.

“Acaba kuyuya mı gitti erkenden ama o artık kova taşıyamayacak kadar yaşlı. Keşke beni bekleseydi!” diye düşündü içeri girerken. Sonra onun odasının kapısının kapalı olduğunu farketti. Belki de daha uyanamamıştı, hatta belki de hastaydı.

“Büyül baba?” diye panikle seslenerek girdi odasına.

Büyük babasının gözleri kapalıydı. Bu saate kadar uyuduğu hiç olmamıştı. Sessizce yaklaştı ve onun eline dokundu yavaşça eli buz gibi olmuştu. Panik halinde geri çekildi.

“Yo! Büyük baba lütfen ölmediğini söyle, lütfen!” diye ağlamaya başladı. Sonra yaklaşıp nabzına baktı korkarak. Büyük babası ölmüştü. Öğlene kadar başucundan ayrılamadan ağladı. Sonunda korktuğu başına gelmişti. Artık hayatta hiç kimsesi kalmamıştı.

Onu burada yatağında bırakamayacağını hatırladı sonra. Bundan tam yedi yıl önce bir sabah büyük babası evin arkasındaki geniş alana, ağaçların hemen başladığı yere, kocaman bir çukur kazmıştı.

“Burası benim mezarım Andora, sen ölürsem bir mezar kazamazsın. Ben öldüğümde beni bir çarşafa sar ve sürükleyerek bu çukura getir. Üzerime de kapanana kadar toprak at. Ağılda kendim için bir mezar başı hazırladım. Onu getirip attığın toprağın üzerine başıma denk gelen yere dik. Tamam mı?”

O zaman büyük babasının yaptığı bu şeyi yaşlılık ve ölüm korkusu diye değerlendirmişti. Ne gerek vardı ki bir mezar kazmaya önceden. Bu gün büyük babasını çarşaf ile çukura çekip, sonra kürekle üzerine kapanana kadar toprak atınca anlamıştı adamcağızın her şeyi nasıl ince ince hesapladığını. Bunu bile çok zor yapmıştı. Bir de çukur kazması gerekse büyükbabası çürürdü toprağa giremeden.

Ağıla gidip büyükbabasının hazırladığı mezar başını aldı getirdi ve toprağın baş tarafına dikti. Neredeyse akşam olmuştu o bunları yapana kadar, hiç bir şey yemediği için çok halsiz düşmüştü. Büyük babasını burada tek başına bırakıp gitmek istemiyordu ama yırtıcılar çıkmadan eve girip kapıyı kilitlemeliydi.

Hızlı adımlarla eve gitti ve büyük babasının yaptığı ve neredeyse beline kadar gelen kocaman mumu yaktı. Dünden kalan çorbayı ateşe koydu. Ağlayarak içti. Yine ağlayarak sızıp kaldı sonra.

Sabah uyandığından bir rüya gördüğünü düşündü kendi kendine, aslında büyükbabası ölmemişti. Hemen içeri koştu. Her şey akşamdan bıraktığı gibiydi. Büyük babasının yatağına baktı, çarşafı çektiği için yastığı ve yorganı yere düşmüştü. Gözü büyük babasının penceresinden dışarı takıldı. Mezar başı buradan görünüyordu. Kendi odasının manzarasına yer ayırmıştı demek. Yeniden ağlamaya başladı. Yere düşen yorganı ve yastığı kaldırdı. Yastığın içinden bir kağıt parçası süzülerek uçtu tahta zeminin üzerine.

Andora yastığı bırakıp üzerinde bir şeyler yazan kağıdı aldı. Bu büyükbabasının yazısıydı.

Sevgili kızım Andora,

Yarın sabaha birlikte uyanamayacağımızı hissediyorum. O yüzden uyumadan önce sana bu satırları yazıyorum. Eğer birlikte uyanırsak da bu kağıdı bir gün bulman için saklayacağım. Çünkü artık bunları sana söylemenin zamanı geldi.

Andora, güzeller güzeli kızım,

Seni ömrün boyunca masallarla ve herkesten uzak büyütmek zorunda kaldım. Zaten kuraklık başka türlü olmasına izin vermedi. Senin yaşaman gereken bir kaderin var kızım. Bu kaderi ne ben, ne de sen değiştiremezsin. Seni ormanda ağlarken bulduğum o günden beri bunu biliyorum.

Kurucularımızın söylediği gibi küçük bir kızın ağlama sesi yankılanmaya başladığında kalbim neredeyse duracak gibi çarpıyordu. Kurtulacağımızın habercisiydi bu, hikaye anlatıcı nihayet gelmişti. Elbette bu uzun bir zaman alacaktı ama yine de küçüklüğümüzden dinlediğimiz her şeyin gerçek olduğunun bir ispatıydı aynı zamanda. Rivayette kızı bir kişinin bulacağı ve o kişinin büyüteceği de söyleniyordu. Bunun için bir ödül ya da ayrıcalıktan bahsedilmiyordu ama ağlama sesi başlar başlamaz insanlar ormana onu aramaya dağıldılar.

Bizim evimiz o zaman zaten ormanın neredeyse içindeydi, kasabadaki ve merkezdekilerden çok daha önce duymuştum ben sesi. Kızın bir hafta ağlaması gerektiğini biliyordum, çünkü rivayet bunu söylüyordu. Bu da onu bir hafta boyunca hiç birimizin bulamayacağını zaten söylüyordu. Diğerlerinin aksine bir hafta sadece çocuğu dinledim. Ses ormanın her yerinden geliyor gibiydi sesi takip ederek onu bulmak imkansızdı. Son gün geldiğinde kendime bir çanta hazırladım. Çocuğun kaç yaşında olduğunu, bir giysisi olup olmadığını, aç olup olmadığını bilmiyordum. Aklıma gelen her şeyi hazırlamıştım. Onu neden bulmak istediğime dair bir fikrim yoktu. Çok yalnızdım. Belki hayatıma bir macera katmaya çalışıyordum sadece.

Andora nefesini tutarak okuyordu büyük babasının yazdıklarını. Ağlayan kızın geldiğini ondan saklamıştı demek. Tam da bunu tahmin ettiğini söyleyeceği sabah dünyadan ayrılması bir tesadüf müydü acaba?

“Onu buldun mu büyük baba?” dedi merakla ve okumaya devam etti.

Kapıdan çıktığım andan itibaren ayaklarım beni kendi kendine götürmeye başlamıştı sanki. Ormanın hiç kullanmadığım bir tarafından içeri girdim. Burada ağaçlar daha sıktı. Onu saklamak için iyi bir yer diye düşündüm kendi kendime. Bunu düşünmemin üzerinden altı saat geçmesine rağman hâlâ içerilere doğru yürüyordum. Daha önce buralara kadar hiç gelmemiştim. Geri dönebileceğimden bile şüphe duymaya başlamıştım. Bir şekilde ilerlemeye devam ettim endişelerime rağmen. Eğer ayaklarımın beni kendi kendilerine götürdüğü gerçeği benim uydurduğum bir şeyse zaten artık kaybolmuştum hiç değilse çocuğu bulma umudum vardı.

Bir saat daha yürüdükten sonra bu ayakların kendi kendine gitmesi kısmını uydurduğuma ikna olmuştum. Bu kadar uzak mesafeden bir çocuğun ağladığını duymuş olamazdık herhalde. Geri dönmeye karar verdim ama ben dönüş yolundayken muhtemelen hava kararacak ve yırtıcılar ortaya çıkacaktı. Çocuğa diye pek çok şeyi yüklendiğimden yiyeceğim ve beni sıcak tutacak eşyam vardı. Tek yapmam gereken geceyi geçirecek korunaklı bir yer bulmaktı.

Ormanın bu kısmında kayalıklar bizim oralara göre daha fazlaydı. Yürüdüğüm yol boyunca incecik sızan bir suyun kaynağına kadar gelmiştim. Kaynak bir kayalığın hemen içindeydi. Kaynağın ardından bir insanın rahatlıkla sığabileceği kadar bir başka oyuk vardı. Yerden de biraz yüksek olduğundan gözüme güvenli gözüktü ve oraya tırmandım. Oyuk tahmin ettiğimden daha büyüktü ama oraya çıkınca beni şaşırtacak başka bir şey olmuştu.

Andora mektubun bu kısmında arka sayfaya geçerken heyecandan elindeki kağıdı yere düşürdü ve telaşla eğilip aldı. Hikayenin devamında ne olduğunu çok merak ediyordu.

“Ah büyük baba bana bunları neden daha önce anlatmadın. Bir sürü sorum var ve şimdi kime soracağımı bilmiyorum!” diye inledi ve aceleyle ters tuttuğu kağıdı düzeltti okumaya devam etmek için.

(devam edecek)

Hikaye anlatıcı – Bölüm 3’ için 2 yanıt

  1. Merhaba Sİzin Yazılarınızı İngilizceye Çevirip Sizden İzin Alarak Blogumda Yayınlamak İstiyorum Günlük Olarak Size Rapor Vereceğim Sizinle Bu Hesaptan İlgileneceğim İnşallah Bu Konuyu Düşünmenizi İsterim

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s