Hikaye Anlatıcı – Bölüm 2

“Andora sana oyalanmadan gelmeni söylüyorum her defasında!” diye kızıyordu büyük babası kuyudan gelirken biraz fazla oyalandığında. Tek başına kalıp hayallere dalabildiği tek zamandı kuyu yolu. Büyük babasının kızacağını bilse de oyalanıyordu yine de. Bazen bir ayıya benzer bir taş buluyordu yolda. Kovayı bırakıp oynuyordu onunla biraz. Kimseler yoktu ki bu civarda, yırtıcılarda gece çıkıyorlardı. Yarım saatlik bir yol için büyük babası fazla endişeleniyordu ona göre.

Dedesi ona bambulardan bir panflüt yapmıştı küçüklüğünde, o zamanlar elleri küçük olduğundan fazla büyük bir şey değildi. Şimdi daha büyük bir tane yapıyordu Andora için. Akşamları hava kararınca büyükbabasına şarkılar çalıyordu o da. Büyükbabası öğretmişti biraz geri kalanını da kendi kendine uğraşa uğraşa öğrenmişti. Bir sürü şey çalabiliyordu şimdi, zaten ikisi de çok şarkı bilmediklerinden uyduruyordu bir çoğunu kendi kendine. Hatta yıllar geçtikte beğenmediği yerlerini değiştiriyordu şarkıların.

“Hikaye anlatıcı da her hikayenin arasında bir şeyler çalar hatırlıyorsun değil m Andora?”

“Panflüt mü çalıyor o da bizim gibi büyükbaba?”

“Ona benzeren bir şey işte, Syrinks’de deniliyor. Her flüt birbirinin aynı olacak diye bir şey yok!”

“Panflütü de kurucular mu getirmiş ?”

“Hayır Andora, dünyadaki her şeyi bizim kurucularımızı getirmedi elbette. İnsanlar ve Tanrılar da çok şey yapıp, ürettiler. Sana panflütün hikayesini anlatayım ister misin?”

“Evet!” diye el çırptı Andora, sürekli aynı masalları dinlemekten sıkılmıştı.

“Doğa tanrısı Pan. Doğayı korumak için ülkesinde dolaşırken güzeller güzeli orman perisi Syrinks’le karşılaşır. Ona deliler gibi aşık olur. Onunla olması için diler döker ama orman perisi kendini Tanrıça Artemis’e adamıştır ve Tanrı Pan’dan kurtuluş olmadığını anlayınca kaçar. Pan perinin peşine düşer ve bir pınarın kenarında yakalar. Tam onu kollarına almak için uzandığında Syrinks, kardeşleri su perilerine yalvarıp yardım ister.

Onlar’da Syrinks’i saza çevirirler, Pan’ın kolları da bir demet saza sarılır. Pan çok üzülmüştür. Birden ortalığı hüzünlü ve tatlı bir melodi kaplar. Pan anlar ki bu ses sazlardan geliyor. Su perisine sahip olamadığı için sazlardan yapacağı bir müzik aletine sahip olmaya karar verir. Değişik boylarda yedi saz keser, bunları balmumuyla yan yana yapıştırarak bir üflenerek çalınabilen müzik aleti yapar!”

“Zavallı Pan!” dedi Andora iç çekerek.

“Bir Tanrı’ya acıyacak kadar güçlü durumda değiliz küçük hanım, bostandaki sebzeleri toplada akşam için bir şeyler yapalım!”

Büyükbabasının söylediklerini yaparken epeyce düşünen Andora koşa koşa onun yanına geldi topladıklarıyla, önlüğünün eteğine biriktirdiklerini masaya bıraktan sonra, “Büyük baba biz neden su perilerinden yardım istemiyoruz yağmur için. Ya şu ağlayan kız hiç gelmezse!”

“Andora, bir masaldaki su perilerine inanıyorsun ama bizim kendi hikayemizdeki ağlayan kıza niye inanmıyorsun acaba?”

“Ama büyük baba sen onun için de masal diyorsun ya?”

“Evet öyle diyorum ama hiç değilse bizim masalımız! Haydi durma git bıçağı al ve soy sebzeleri, sonra da suya batır hepsini. Sakın suyu da dökme onlarla sulama yapacağım yeniden!”

Hemen her günleri benzer koşturmalar, soru-cevaplar ve tabi masallarla geçiyordu Andora ve büyük babasının . Yarım saat uzaktaki kuyu da nihayet kurumuştu. Andora şimdi artık on yedi yaşına geldiği için başka su kuyularına da gidebiliyordu ama son gittikleri kuyununda suyunun çekilmeye başladığı suyun renginden anlaşılıyordu. Büyükbaba kuyularda su varken bile çiğ tanelerini küplerde biriktirdiği için kuyu kurusa bile bir süre daha idare edebileceklerdi.

“Bak Andora, bir gün bana bir şey olursa, susuz da kalsan asla ve asla kasabaya ve merkeze gitmeyeceksin anlaşıldı mı? Sana bir hediye vereceğim. Bu hediyeyi saklayacaksın ve çaresiz kaldığın zaman çıkarıp kullanacaksın!”

“Ne hediyesi?” dedi Andora merakla.

“Bana söz vermeni istiyorum önce! Ne olursa olsun, kasabaya veya merkeze gitmeyeceksin!”

“Büyük baba bunun için daha önce de defalarca söz verdim sana!” diye cevapladı Andora bıkkın bir sesle.

“Andora bu çok önemli bir konu unutmaman gerekiyor!”

“Hediye neydi büyükbaba?” dedi Andora umursamadan.

Büyükbabası kapının arkasındaki tahta sandığı açıp bir bez parçasına sarılı olan kırık bir yağ lambası çıkardı ve masanın üzerine koyarak ona baktı gülümseyerek.

“Hediye bu mu?” dedi şaşkınlıkla Andora, “Çömlekten yapılmış, kırık bir yağ lambası. Üstelik de kullannılmış ve çok kirli!”

“Andora hediyelerin pahası değildir önemli olan kızım. Anlamları pahasından büyük olabilir bu yağ lambası gibi!”

“Peki!” dedi Andora dudak bükerek. Hediye denince çok heyecanlanmış ama şimdi derin bir hayal kırıklığı yaşıyordu.

Büyükbaba lambayı yeniden beze sararken, “Bu lambayı çok iyi koru, başın sıkıştığında onu güzelce temizle ve kullan.”

“Lambayı mı kullanayım!”

“Evet Andora neden her şeyi defalarca tekrarlamak zorundayız kızım. Lütfen söylediğim her şeyi çok iyi hatırla olur mu lütfen kızım!”

Andora beze sarılı lambayı alıp yatağının altına götürdü. Büyükbabası yaşlandıkça daha zor bir olmaya başlamıştı ama bu hayattan ondan başka kimsesi yoktu. Anne ve babası o küçükken ölmüşlerdi. Bu yüzden ona büyükbabası bakıyordu. Bir büyükannesi de yoktu çünkü o da çok yıllar önce ölmüştü. Büyükbabasının başka kardeşi yoktu, kendisi gibi tek çocuktu. Büyükannesinin de başka kardeşi yoktu. Her ikisininde anne ve babaları, teyzeleri ve amcaları ölmüştü.

Bir gün boyunca hayatta bir akraba bulabilmek için sorup durmuştu büyükbabasına ama bu duyduklarından sonra akraba bulma umudu kalmamıştı. Koskoca dünyada ailelerinden büyükbabası ve o kalmıştı. Eğer büyükbabasına bir şey olursa Andora yapayanlız kalacaktı. Derin bir korku yerleşti içine bunları düşünürken. Keşke büyükbabasının daha fazla yaşlanmasını önleyecek bir yol bulabilseydi.

Kimseyi tanımıyordu, kasabaya gitmesi yasaktı. Büyükbabası da gitmiyordu hiç bir yere, hiç kimse de buraya gelmiyordu. Arada sırada uğrayan bir kaç kişi oluyordu ama büyükbabası onlar daha eve yaklaşmadan uzaktan bağırıp kovalıyordu hepsini. Akrabaları olmadığı gibi arkadaşları da yoktu bu yüzden.

Büyük babasının anlattığı masallar, panflütü ve günlük işler de olmasa sıkıntıdan ölürlerdi herhalde. Su perileri gibi başka periler de var mıydı acaba? Bulsa hiç değilse onlarla sohbet ve arkadaşlık ederdi. Ya da şu ağlayan kızı bulursa mutlaka arkadaş olacaktı. Belki de ormandan geriye kalanların olduğu yerde dolanmalıydı uzun uzun.

Her gece uyumadan kulağını dışarı verip bir ağlama sesi duymaya çalışıyordu ama gece kuşları ve cırcır böceklerinden başka bir ses duyamıyordu.

Aslında kızın gelip gelmediğini de bilmiyorlardı. Orman kalmadığına göre kızın da çokta gelmiş olması gerekmiyor muydu? Yarın sabah kalkınca ilk iş olarak bu soruyu da soracaktı büyükbabasına. Yıllardır nasıl aklına gelmemişti ki acaba?

(devam edecek)

Hikaye Anlatıcı – Bölüm 2’ için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s