İkinci şans – Bölüm 2

Hatice hanımın çıkışları olmasa Suna eşi ve eczanesi ile mutlu bir hayata sahipti. Sinan onun için o kadar değerliydi ki, onun hatırı için Hatice hanımı da idare ediyordu.

Sinan bir süredir hastanede yaşanılan yapılanmalar nedeniyle çok yoğundu ve eve yorgun geliyordu. Bir de nöbetler araya girince konuşacak hali kalmıyordu gerçekten. Yorgun olunca horladığı için Suna’yı uyandırmamak için salonda yatacak kadar da nazikti.

“Hayatım sen de zaten yoruluyorsun. Bir de ben gece yarısından sonra çalan orkestralar gibi sahne alınca nasıl dinleneceksin?” demişti gülerek Suna yatağa gelmesini söyleyince.

Suna’da gülmüştü o zaman. Ancak bu konuşma geçeli neredeyse beş ay olmuştu ve Sinan hâlâ salonda uyuyordu.

“Olmaz tabi böyle çocuk. Kocasını yatağa almıyor kadın!” diye dişlerinin arasından homurdanıyordu Hatice hanım sabah namazına kalktığında oğlunu kanepede görünce.

“Anne bunun Suna ile ilgisi yok ben kendim böyle tercih ediyorum!” diye yüz kere açıklamıştı Sinan ama Hatice hanımdı bu, diline doladı mı bir kere sonu gelene dek söylenirdi.

Bir sabah yine Hatice hanımın söylenmelerini dinledikten sonra karı koca evden çıktılar. Suna’nın eczanesi o gün nöbetçi olduğundan Hatica hanım serzenişlere başlamıştı.

“O iki densiz ne yapıyor? Kalsınlar işte gece boyu! Koca cerrahın karısı gece dışarıda kalır mıymış öyle ! Niye işçi aldın yanına o zaman!”

“Anne! Doğukan ve Firuze işçi değiller! Suna anlattı ya dün akşam çocukların bir arkadaşı evleniyormuş, düğüne gideceklermiş!” açıklamıştı Sinan.

Suna cevap bile vermiyordu artık. Arabadan inerken, “Kolay gelsin aşkım yarın sabah görüşürüz!” dedi kocasına.

Yoğun geçen bir günün ardından nihayet gün akşam erdiğine eczaneye gelen giden azalınca Suna’da oturup yeni gelen malzem eve ilaçların envanterini çıkarmaya başladı. Firuze’nin isteği ile bir de güzellik ürünü satmaya başlamışlardı. Gerçekten de epeyce talep oluyordu bu ürünlere. Firma önümüzdeki ay bir güzellik uzmanı göndereceğini söylemişti eczane müşterilerine gün boyu ücretsiz seanslar düzenlenecekti.

Saat gecenin ikisini geçmişti ve Suna’nın yavaş yavaş uykusu gelmeye başlamıştı. Yaptığı iş yüzünden olduğunu düşünüp biraz ara verdi. Kalkıp kendine bir kahve hazırladı. Cadde de günün hareketinden eser yoktu. Arada bir geçen arabaların farları bir ışık çizgisi gibi düşüyor ve kayboluyordu camlara. Tam elinde kahvesi dalmışken eczanenin kapısında asılı duran zilin sesiyle sıçradı. Kapı her açıldığında bu zile çarpıyor ve bütün eczaneyi kaplayan tiz bir ses duyuluyordu. Doğukan’ın fikriydi bu da. Bazen hepsinin birden arkaya geçip depoda olmaları gerekebiliyordu. Böyle durumlarda hiç değilse müşteri geldiğini anlıyorlardı.

Bir eliyle karnını tutan genç adam, Suna’yı korkuttuğunu görünce özür diledi mahcup bir şekilde.

“Buyurun karın ağrınız mı var!” dedi Suna.

“Hayır başım ağrıyor!” diyerek cebinden bir reçete çıkarıp uzattı Suna’ya. Bu hastanın yazan ilacı düzenli kullandığını gösteren bir belgeydi. Adamı oturtup, bilgisayardan kontrol etti yazılanları.

“Geçmiş olsun, midenizi tutuyorsunuz bir yandan, sadece başınızın ağrımadığına emin misiniz?”

“Başımın ağrısından, mide bulantısı yapıyor!” dedi adam zorlukla.

“Geçen ay aldığınız ilaç bitmemiş görünüyor ama iki günü kalmış. Vereyim!” diyerek ilacın olduğu rafa yöneldi Suna.

“Büyükanneme geldim. İlacım evde kalmış o yüzden!” diye açıkladı adam.

Suna ilacın kaydını aldıktan sonra reçete ile birlikte adama uzattı. Adam torbayı alıp elini cebine atınca, “Ah acele ile çıkınca cüzdanımı getirmemişim!” dedi acıyla.

“Önemli değil sonra verirsiniz!”

“Burada oturmuyorum ama!”

“Geldiğinize verirsiniz o halde!” diyerek gülümsedi Suna. Sonra hemen kapının yanında duran sebili işaret etti adama, “İsterseniz buradayken alın ilacınızı!”

Genç adam kolundaki saati çıkardı ve bıraktı Suna’nın önüne Sonra sebile yönelip içti ilacın bir tanesini.

“Saat sizde kalsın borcumu ödediğimde geri alırım!”

Suna buna gerek yok demeye kalmadan çıkıp gitti sonra. Suna’da alıp çekmeyeceye koydu saati. Adamın adını da sormadığı için bir parça kağıdın üzerine verdiği ilacın adını ve günün tarihini yazdı ve saatin yanına bıraktı.

Aradan bir kaç hafta geçtikten sonra da saati de genç adamı da çoktan unutmuştu bile. Sinan’ın hâlâ salondan yatak odasına gelmiyor olmasına takılmıştı aklı iyice. Yapılanma sona ermiş ancak yeni bir çok doktor ve personel alınmıştı. Bu insanlar hastanenin yeni açılacak şubesinde görev alacaklarından burada ön çalışma yapıyorlardı.

Bunca yeni personel ve doktorun olması işleri hafifletmesi gerekirken daha da karmaşıklaşmıştı. Sinan İdil hanımla çalışıyordu. O da kendisi gibi cerrahtı. Amerika’da eğitim görmüştü. Alandaki yeniliklerin çoğundan haberdardı ve hastane için harika fikirkeri vardı. Tüm bunların projelendirilmesini de ikisi yaptığından sürekli mesaiden sonra kalıp bir de bu işlerle uğraşıyorlardı.

Sonuç olarak Sinan’ın ne geç gelmeleri ne de yorgunluğunun bir türlü sonu gelmiyordu. Ardından gelen Hatice hanımın söylenmelerinin de elbette.

Bu arada Doğukan eczanede Firuze’ye evlenme teklif etmiş ama Firuze kabul etmeyince ortalık karışmıştı.

“Kızım niye hayır diyorsun?” demişti Suna şaşkın şaşkın.

“Ya Suna abla, evlenmek şartmı ki? Evlenince mutlu olmuyor ki insanlar biz böyle mutluyuz?”

“Tamam da nereye kadar böyle devam edeceksiniz?”

“Sonuna kadar!”

“Ya Firuze annemlere anlatamıyorum ben bunu ne olur bir nikah yaparız sadece!” diye yalvarıyordu Doğukan ama Firuze bir türlü yanaşmıyordu.

“Hayatımda gördüğüm en tuhaf çift sizsiniz!” diyerek gülüyordu Suna’da onlara. Bir yandan da Firuze ile sürekli konuşup Doğukan’a destek olmaya çalışıyordu.

“Ya ben de Firuze gibi düşünüyorum ama bu ülkede işler öyle yürümüyor Suna abla. ‘Sen evladına soyadını vermeyecek misin?’ dedi babam, gücendi biliyor musun. Utandığım için soyumdan mı evlenmiyor muşuma kadar gitti konu yani!”

“Ya sen de niye gittin babana söyledin ki?” diye kızdı Firuze.

“Ya Suna abla şuna bir şey söyle Allahaşkına!”

Bütün gün bu muhabbetlerle doluyordu Suna’nın günü, hiç değilse kendi aklındakilerden uzaklaşıyordu böylece.

Bir sabah eczaneye kocaman harika bir buket gelince Suna gülümseyerek Firuze’ye bakmıştı. Doğukan sonunda tarihin en eski yöntemlerinden birini kullanmaya karar verdi demek diye düşünerek.

Firuze’de Suna ablasının bakışını görünce çiçekçinin elinden buketi almış ancak kartın üzerindeki ismi görünce kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Bu arada Firuze’ye neden bir buket çiçek geldiğini anlayamayan Doğukan’ın gerilen suratı şaşkın bir ifadeye döndü.

“Ne yazıyor Firuze bu kadar güldün?” diye sordu ters ters kıza.

Firuze onun tepkisine aldırmadan, buketi götürüp Suna’ya uzattı.

“Suna abla evlilik yıldönümüz kutlu olsun. Sinan abiden çiçekler!” diye gülmeye devam etti.

Suna’nın yüzünde şaşkınlıkla karışık bir gülümseme belirdi bir anda.

“Ah Sinan! Hiç bir şeyi unutmaz gerçekten!” diyerek sevgiyle kucakladı buketi.

Doğukan’ın yüz hatları da gevşedi hemen.

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s