Gönül kapısı – Bölüm 2

“Yaşasın!” diye çığlık attı Alisa’nın telefondaki sesi, “Ben hemen Berke’ye söyleyeyim. Senin oteli de ayarlasın, o baktığımız yeri beğendin değil mi? Bak sonra çok ıssızmış sıkıldım deme!”

“Demem merak etme! Kalabalık istemiyorum zaten. Sadece havaalanı transferini sorarsa benim için sevinirim. Oraya neyle gidilir diye uğraşmayayım.!”

“Tamam söylerim halleder o!” dedi neşeyle yeniden Alisa, sonra duruldu sesi “Lale!”

“Efendim!”

“Merak etme sen çok iyi bir evlatsın, inan bana!”

Lale’nin gözleri doldu tekrar, “Sağol!” dedi gene yutkunarak.

“Haber veririm ben sana!” diyerek kapattı Alisa telefonu ardından.

Hayat dolu bir kızdı o. Lale çok severdi bu yanını. Hep pozitif bakardı olaylara. Lale’de karamsar biri değildi ama onun kadar dışa dönük olmadığı için daha sakin tepkiler veriyordu. İkisi birbirlerini tamamlıyorlardı bu açıdan. Kendi başına değilde onunla tatile gidiyor olsaydı olduğundan daha yorgun geleceğinden hiç şüphesi yoktu. Ne gece, ne de gündür hareketsiz durmazdı Alisa. Gülümsedi kendi kendine. Bütün heyecan ve macera dolu çocukluk anıları Alisa sayesinde yaşanmıştı. Başlarına gelmedik kalmamıştı ikisinin. Alisa’nın anne ve babası boşanırken bile Lale’den daha neşeliydi o.

“Annem ve babam oldukları için birbirlerine katlanmalarını isteyemem ki onlardan. Sonuçta yine annem ve babam olacaklar!” demişti büyük bir soğukkanlılıkla, “Mutlu olamalarını istiyorum, onlarda benim mutlu olmamı istediler hep!”

Nuran hanım ve Turhan bey ayrılmaya kalksalar ne hissederdi diye düşünmüştü Lale, Alisa’nın söylediklerinin ardından. Bu kadar olumlu olamazdı herhalde. Öncelikle bir ihanet duygusu sarardı içini kesin. Sanki onu terkediyorlarmış gibi. Neyse ki olmamıştı böyle bir şey. Onlar Lale’yi sevdikleri kadar da birbirlerini sevmişlerdi her zaman. Şimdi bu hastalık ayıracak mıydı yani onları? Gene doldu gözleri.

“Yarın alışverişe gidelim mi?” diye mesaj geldi Alisa’dan az sonra, “Giyecek hiç bir şeyim kalmamış!”

Yine gülümsedi Lale, “Deli bu kız!”.

Valiz hazırlamak için kesin bütün gardrobu dökmüştü yatağın üzerine. Bu defa Berke ile buluşacağı için onunlayken daha önce giydiklerini ayırmıştı bir kenara önce. Kalanları da pek beğenmemişti anlaşılan. Arkadaşını tanırdı Lale, üç valiz dolduracak yazlığı olmasına rağmen bulamamıştı kesin götürecek bir şey!”

“Haberleşiriz, yarın kaçta çıkacağımı bilmiyorum henüz.” yazdı cevap olarak.

İzne ayrılmadan toparlaması gereken işler vardı.

Nuran hanım ertesi gün biraz daha  iyiydi. Hastanenin yorgunluğunu atmıştı üzerinden belli ki. Sabah hep birlikte kahvaltı edebildiler

Lale ve Alisa’nın yola çıkacakları gün ise  çok daha iyiydi. En azından içi daha rahatlamış yola çıkabildi böylece. Annesi içinde enerjisini ve kafasını toplamış olarak geri dönmeyi umuyordu. Onların Bursa’ya götürecekleri eşyaları da hazırlamıştı çoktan.

Alisa o kadar heyecanlıydı ki yol boyunca durmadan konuştu. Uçaktan inince havaalanı servisi ile şehire inecekler.  Lale kendi otelinin servisine binecek, Alisa’yı da Berke gelip alacaktı. Dönüşte yine aynı yerde buluşup, uçaklarına bineceklerdi.

Otel gerçektende yörenin kalabalık alanlarından oldukça uzak bir koydaydı. Deniz biraz taşlıydı ama Lale için farketmezdi zaten. Deniz gören bir oda istemişti. Öyle yüksek binalı bir otel değildi. İçinde banyosu tuvaleti olan prefabrik evler yapmışlardı. Her ev birbirinden bağımsız ayrı alanlardaydı. Kendi başına kalmak isteyenler için özel tasarlanmıştı. Kendi evinizin önünde oturduğunuzda diğer evlerin önlerini göremiyordunuz.

“Harika!” dedi içinden kalacağı odanın önüne geldiklerinde. Odanın verandası olduğu gibi denizi ve ufku görüyordu. Denize sıfır değildi ama yürüyerek on dakikada sahile ulaşılıyordu.

Uzun çam ağaçlarına konuşlanmış cır cır  böcekleri koro halince ve hiç şaşırmadan ötüyorlardı. Ayaklarının altında çamlardan düşen iğneler çıtırdıyordu yürüken. Tam Lale’nin sevdiği gibi, çimen değil, toprak zemin vardı ağaçların altında. Böyle sıcak bir yerde çimen kadar anlamsız bir şey olamazdı zaten. Dünyanın su ihtiyacının büyük bir kısmının sırf insanın görsel zevkini tatmin etsin diye çimene harcandığını düşünüyordu bir süredir. Şebeke suları ile olmasa bile kuyu sularının büyük kısmı harcanıyordu böyle. Bu da yeraltı sularının eksilmesi demekti. Çimenin görsellik dışında bir faydası olduğunu düşünmüyordu. Ortamın doğal bitkisi değildi bir kere zaten. Hiç olmasın demiyordu ama her yerde olmasına gerek yoktu. Doğa kendini gerektiği gibi yeşertiyordu zaten.  Üstelik bunun için ekstra bir sulama talep etmiyordu. Çimen alanlara harcanan suların tarım alanlarında ya da su ihtiyacı olan başka yerlerde değerlendirilmesi daha anlamlıydı.

Valizini taşıyan çocuk anahtarı bırakıp oda ve tesis ile ilgili bilgileri anlattıktan sonra gitti.  Odanın önünde bir küçük masa ve iki branda sandalye vardı. Bu alana karo taşları döşenmişti toprağın üzerine. Çimento dökülmemiş olmasına da sevindi. Bu tesisi doğal ortamı fazla bozmadan hizmet sunduğu için beğenmişti zaten. Sakinliği ilk nedendi elbette.

Konaklama kısmının arkasında seralar ve bostanlar vardı. Yemek için kullanılan malzemeler buralarda yetişiyordu.  Öğünler açık büfe değildi ama esnaf lokantalarında olduğu gibi bir kaç yemek çeşidi birden yapılıyordu. Böylece herkes istediği türden beslenebiliyordu. Yemek saati de kendi başına kalmak isteyenler tepsilerini alıp odalarına götürebiliyorlardı. Evlerin aralarındaki yollara tekerlekli ve kat kat olan tepsi arabaları yerleştirişmişti. Yemek bitince tepsileri oraya bırakabiliyordunuz. Görevliler sonra gelip topluyorlardı. İçeri girip valizini yerleştirmeye karar verdi. Bir de duş almak istiyordu. Burası ağaçlık olduğu için iyiydi ama gelene kadar ter içinde kalmıştı yolda. Otelin servisinin klimasında sorun olduğu için camları açık gelmişlerdi. Dışarıdan içeriye dolan hava mis gibi orman ve deniz koksa da, fırının kapağını açmış kadar da harlıydı ne yazık ki. Hatta bir ara kendini fırında baharatlarla pişen bir et gibi hissetti,  ormanın kekiği andıran kokusuyla beraber.

Odanın içinde de bir küçük klima vardı ama sıcağa rağmen pek açmaya ihtiyaç var gibi durmuyordu. Pencereleri sıcak zamanı açmadığı sürece içerisi serinliğini koruyacakmış gibiydi şimdilik.

Annesi görmeden kıyafetlerini valize itip tepmiş ve hemen ağzını kapatmıştı. Kapağı açtığında karşısında gördüğü karmaşayı yerleştirmeye üşendi. Zaten buradan alsa da bir şey değişmeyecek gibi duruyordu. Tuvalet masasının yanında valiz koymak için yapılmış yüksekliğe attı valizi. Oradan alacaktı eşyalarını. İçinden şampuanı ve diğer banyo malzemelerini çıkarıp duşa attı kendini. Evdekileri uçaktan inince aramışlardı ikisi de, olurda diğerinin sesini duyalım derlerse diye ayrılmadan bir tur aramak istemişlerdi.  O yüzden duştan çıkınca etrafı biraz dolanıp, sahile inecekti doğrudan. Kendini denize atmak için uzun süredir bekliyordu.

Sahil neredeyse on kilometre boyunca uzanan geniş bir sahildi. Biraz kum, biraz taşlıydı ama öyle insanın ayağını kesecek türden taşlar değildi. Ünversitede okurken taş boyamaya merak saldığı için gittikleri her sahilden bir sürü taş toplar arabanın bagajına yığardı.  Turhan bey her defasında bu ağır ve tozlu taşların arabada olmasından şikayet etsede kızı isteyince karşı koyamazdı. Herkese hediye etmişti o taşlardan. Komşulara bile. Yekta teyze şaşkın şaşkın bakmıştı yüzüne boyanmış taşı görünce; “Ne yapılacak ki bu?” demişti.

Öyle ya taşları toplayıp toplayıp boyamak onun hoşuna gidiyor ve giderek gelişen bir sanat dalına dönüşüyor diye herkese öyle mi gelmeliydi. Kadının tepkisinden sonra herkese hediye etmeyi bıraktı.

(devam edecek)

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s