Boyutlar arası – Bölüm 6

Tümay profesörün kanepesinde gözlerini açtığından beri şaşkındı.

“Peki ne oldu bana  neden bayıldım ben?”

“Bilmiyorum stresten belki. Sana oraya gitmemeni söylemiştim.” dedi profesör elindeki kitabı karıştırmaya devam ederken.

“Yarın ya da başka bir gün oraya yeniden gitmeliyiz profesör!” diyerek kalktı Tümay yerinden. Duvardaki saate gözü takılınca ne kadar geç olduğunu anlamıştı.

“Yeniden gitmek mi? Tümay sen kendine daha ne kadar zarar vermek istiyorsun. Sence Feridun böyle olmasını mı isterdi?”

“Feridun biri tarafından öldürülmeyi ve ona saldıranın cezasız kalmasını istemezdi!” dedi Tümay kararlı bir sesle, “Şimdi bana bir taksi çağırır mısınız lütfen!”

Profesör bir şey söylemeden aradı taksinin numarasını, “O zaman en azından bensiz gitme!” dedi o kapıdan çıkıp taksiye yürürken.

Tümay bir şey söylemeden el sallayıp bindi taksiye. Profesöre söylememişti ama bir şeyler hatırlıyordu. Yani bayılmadan önceye ait olduğunu sandığı bir şeyler. Elbette bayıldıktan sonra rüya gibi bir şey de görmüş olmuş olabilirdi. Bir odada yatıyordu yine. Büyük, yüksek tavanlı ve eski eşyaların olduğu bir odaydı burası. Kucağında bir kitap vardı. Sanki oraya uzanmış da kitap okurken uyuyakalmış gibi. Açılan kapıdan giren gölgenin Feridun olduğuna yemin edebilirdi. Tam ona seslenecekti ki, her şey sona erdi ve gözünü açtığında kendini Profesörün evinde buldu. Onun çalışma masasında gördüğü bambu ormanları ve efsaneler kitabı da dikkatinden kaçmamıştı. Bütün gün peşinde dolanıp onu vazgeçirmeye çalışması. O bambulara her yaklaştığında kolundan tutup geri çekmesi ve sonunda da tam ondan kurtulmuş ilerlerken hatırlamadığı bir şekilde bayılması.

“Acaba bana bir iğne falan mı yaptı?” diye vücunda acıyan bir yer veya bir iğne izi var mı diye baktı odasının banyosunda duş alırken. Yoktu. Peki ne olmuşta bayılmıştı ve profesör özellikle oradan uzak durmasını neden istiyordu. Düşüncelere dalmış yatağında uzanırken içinin geçtiğini farketmedi bile.

Rüyasında yine o büyük odadaydı. Bu kez ayakta ve camdan bakıyordu. Burası her neresi ise kocaman ve yemyeşil bir bahçe uzanıyordu önünde. Tıpkı belediyelerin yaptığı o botanik parklarına benzeyen bir bahçe. Çevrede yakın başka bir bina gözükmüyordu ama içinde bulundukları binanın da eski ve çok azametli olduğu ortadaydı. Kırmızı yüksek tavandan dökülen kadife perdelerin toz kokusunu bile alabiliyordu şimdi.

“Bunun bir rüya olduğunu biliyorum!” dedi kendi kendine.

Sonra o büyük bahçenin ortasındaki süs havuzundan sonra binaya doğru uzanan merdivenlerde onu gördü.

“Feridun!” diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Her nasılsa ağzı oynuyor ama sesi çıkmıyordu.

Gözlerini açtığında kendi yatağındaydı hâlâ, bornozu üzerindeydi. Az önce bulunduğu yer ona o kadar gerçek gelmişti ki, bir süre bulunduğu odayı yeniden algılamaya çalıştı.

“Neler oluyor? Aklımı mı kaçırıyorum? Yoksa profesör bana bir şeyler mi içiriyor?” dedi endişe ve korkuyla. Yoksa o en güvendikleri adam mı vardı tüm bunların arkasında.

“Tina!” dedi Lord Byron odadan içeri girdiğinde kızcağızı hemen pencerenin önünde yerde bulmuştu. Oysa daha az önce ona gelmek için taş merdivenleri çıkarken görmüştü silüetini pencerede. Bu hastalık hâlâ tam olarak bırakmamıştı zavallı kızın yakasını. Neyse ki eskisi gibi yatağa bağımlı ve midesinden yükselen zehirli sular ağzından fışkırmıyordu. O ölecek diye çok korkmuştu gerçekten. Onun ölümünü seyretmektense kendisi ölmeyi tercih ederdi. Neyse ki bir mucize olmuş ve Tanrı ona Lord Byron’a bağışlamıştı.

“Edward!” diye sayıkladı Tina gözlerini açarken.

“Tina hayatım ne oldu sana? Kendini çok yoruyorsun yine değil mi? Bak şu haline!”

“Ben pencerede seni bekliyordum aslında, her şey birden bire oldu. Tıpkı dünkü gibi!”

“Nasıl yani dün de mi bayıldın sen?”

“Kısa bir süre! Bir anda oluyor her şey, bir sesler duyuyorum sanki, bir ışık gibi anlatması zor. Sonra kendimden geçiyorum sanırım”

“Tina bunların sık olması hiç iyi değil. Doktor Corozon’u yeniden çağırmalıyız!” dedi Edward onu elinden tutup kaldırırken, “Sana bir şey olursa ben yaşayamam biliyorsun!”

“Biliyorum Edward merak etme iyiyim ben!” diyerek bir öpücük kondurdu Tina nişanlısının dudaklarına.

Tina ve Edward Britanya’nın eski ailelerinin çocuklarıydılar. Evlenmelerini aileleri istemiş olsa da onlar birbirlerini görür görmez zaten aşık olmuşlardı. Ancak bundan yaklaşık bir yıl önce tam düğün hazırlıklarına başladıkları sırada Tina garip bir hastalığa yakalanmıştı. Önceleri hazımsızlık olarak başlayan hastalık, ardından mide bulantıları, şiddetli kasılma ve kusmalar ile devam etmiş son bir ayda ise kızcağız şuurunu kaybetmiş bir şekilde ağzından sürekli zehirli sular püskürterek yaşamıştı. Onun öleceğinden hiç kimsenin şüphesi yokken mucizevi bir şekilde iyileşme belirtileri göstermiş ve on gün içinde hızla ayağa kalkmıştı. Elbette bu kadar şiddetli ve uzun bir hastalık evresinin ardından bir kaç ay da geçmiş olsa henüz tam toparlanamamıştı. Edward onun yeniden hasta olmasından korktuğu için nişanlısının tüm bakımını kendi malikanelerinde yapılmasını istemiş ve Tina’nın ailesinden onu iyileştireceğine aksi durumda kendini öldüreceğine dair söz vererek izin almış, kızı yanına getirtmişti.

Şimdi yeniden evlilik hazırlıklarına başlamak istiyordu ama Tina’nın tam olarak iyileşip kendine geldğinden emin olamadığı için bu konuyu hiç açmıyordu. Çevresindekilere çaktırmasa da yaşadıkları ona da şok etkisi yaratmıştı.

Tina’nın hastalığının en kötü olduğu dönemlerden onun iyileşmeye başlamasına kadar olan süreci tam hatırlayamıyordu. Burada ve onun yanında olduğundan emindi hatta o anları bazen rüyasında bile görüyordu ama nedense ayrıntıları hatırlayamıyordu. Sanki o dönemde söylediği yaptığı şeyler ona ait değil gibiydi. Sonra birden bire yeniden kendine gelmiş ve düzelmişti. Tina’nın hızla toparlanması etki etmişti buna tabi. Aksi takdirde onun da aklını kaçırmasına ramak kalmıştı. Bu yaşadıklarını kendine başka türlü açıklayamıyordu çünkü.

Az da olsa arada bir rüyalarında parça parça bir şeyler görüyordu ama neyin hayal neyin gerçek olduğunu ayırtedemediği için düşünmemeye çalışıyor ve zihninin gerisine itiyordu her şeyi.  Önemli olan tek şey sevdiği kadının iyi olmasıydı. Daha da iyi olması ve çocuklarının annesi olması için elinden ne geliyorsa yapacaktı. Onun Tina Byron olması için artık çok az bir zaman kaldığına inanıyordu.

O yüzden yeni ortaya çıkan bu bayılmalara anlam veremiyordu bir türlü. Hastalık kızcağızın zihninde ya da başka bir yerinde kalıcı bir hasara mı neden olmuştu acaba. En kıza zamanda doktor Corozon’u çağırıp yeniden muayene etmesini isteyecekti.

İlk hastalandığı zamandan beri ona doktor Corozon bakıyordu. Başlarda o da Tina’nın hastalığının hazımsızlık ya da basit bir mide problemi olduğunu düşünmüştü. Bu tür mide suyunun ağzıa gelmesi yaygın bir durumdu çünkü. Ancak hastalığın sonraki seyrinde bunun bir zehirlenme vakasına olan benzerliği onu da şaşırtmıştı. Tina yediği ya da soluduğu bir şeyden zehirlenmiş gibiydi ama yapılması gereken tüm tedavileri yaptığı halde en ufak bir düzelme göstermiyordu. Lord Byron’a itiraf edemese bile o da Tina’nın artık yaşayamayacağına inanmıştı en sonunda.

(devam edecek)

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s