Boyutlar arası – Bölüm 3

“Çizmelerimin sesini duyabiliyorum, bir yatakta yatıyor o da. Başında iki tane kadın var. O kocaman evde çıt çıkmıyor benim çizmelerimin sesinden başka. Başına gelip ağlıyorum uyansın diye ama uyanmıyor.” diye anlattı rüyasını Feridun. Daha önce tekralanıp duran rüyaya şimdi Tümay dahil olmuş birden bire ama bunu yaşadıkları ile bir ilgisi vardı muhtemelen. O yüzden Tümay’ı görüyordu yani bu defa bir astral seyahat değil, zihninin ona oynadığı oyunlarla karşı karşıyaydılar. Belki de başından beri öyleydi.

“Sanmıyorum!” dedi profesör düşünceli bir sesle

Feridun merakla ona baktı başını kaldırıp, “Neyi sanmıyorsunuz?”

“Bunların psiklojik olduğunu sanmıyorum. Bu rüya serisi başından beri sana bir şeyleri göstermeye çalışıyor. Bunu zaten defalarca konuştuk. Şimdi Tümay’ın da bu rüya serisine dahil olması acaba şimdi bunu yaşıyor olman mı? Yoksa geçmişte de bunu yaşamış olman mı?”

“Anlamadım?”

“Bilmiyorum, emin değilim. Bir kaç şeye bakmam gerek önce. Yarın yeniden buluştuğumuzda konuşuruz!” diyerek kesti profesör konuşmayı ve işlerine baktılar bir süre daha. Sonra Feridun yeniden Tümay’ın yanına hastaneye geldi.

Hastaneye yatalı beş gün olmasına rağmen durumunda hiç düzelme olmadığı gibi doktorlar hâlâ vücudun kendini zehirlemesini anlayamıyorlardı. Tümay’ın midesi onu yavaş yavaş zehirliyordu ve ne yaparlarsa yapsınlar geri çekilmiyordu.

Zavallı kız verilen ağrı kesicilerin ağırlığı ile uyuyordu şimdi. Kolunda serum takılıydı hâlâ. Ağızdan beslenmesini istemiyordu doktoru. Ağız yoluyla aldığı her şey mide tarafından zehire çevrilmeye başlamıştı.

Feridun yatağın yanındaki kanepeye oturup onun nefesini dinlemeye başladı.

“Bambu ormanı!” diyerek sıçradı sonra oturduğu yerden. Onun çıkardığı sese Tümay’da gözlerini açmıştı.

“Hayatım özür dilerim. Benim. Sanırım kanepe de içim geçmiş!”

“Rüya mı gördün?” dedi Tümay zorla konuşarak. Gözleri kapanmaya direniyor gibiydi ama çok fazla açık tutamayacağı belliydi.

“Biraz yoruldum sanırım son günlerde sen merak etme. Gayet iyiyim!” dedi Feridun onun saçlarını okşayarak.

Tümay az sonra yeniden kapattı gözlerini.

“Bu rüyayı hemen profesöre anlatmalıyım!” diyerek telefonu çıkardı cebinden. Ancak profesör meşgule attı aramayı. Hızlıca çıktı hastaneden.

Profesörün evi buraya çok uzak sayılmazdı. Koşar adımlarla oraya doğru yürümeye başladı. Hava kararmıştı iyice. Rüyayı unutmamak için görüntüleri gözünün önünde tutmaya çalışıyordu sürekli.. Profesörün müstakil evine geldiğinde koşturmaktan nefes nefese kalmıştı.

“Hayırdır Feridun? Tümay’a mı bir şey oldu?” dedi profesör endişeyle.

Feridun’un nefesi kesilmiş konuşmaya çalışıyordu kapıda.

“Bir rüya gördüm!” dedi zorla.

“Ne rüyası? İçeri gel!” diyerek kapıdan çekildi sonra.

Bir araştırmanın tam ortasında olduğu için telefonu açmak istememişti ama artık başından kalkmıştı nasılsa. Ayrıca’da merak ediyordu seriye yeni eklenen rüyayı. Önemli bir şey olduğunu düşürmese asistanı onu bu saatte evinden rahatsız edecek biri kesinlikle değildi.

Profesörün evinden çıktığında sabahın dördü olmuştu. Girerken hissettiği heyecan şimdi bir kararlılığa dönüşmüştü. Ertesi akşam üniversiteden sonra yeniden hastaneye Tümay’ı görmeye gidecek. Daha sonra profesörün evine dönecekti. Birlikte gidip görmeleri gereken bir yer vardı.  Hava kararmışken gitmeyi daha uygun bulmuşlardı.

“Canım sevgilim, doktorlar henüz bir çare bulamadılar ama iyileşeceksin Bana güven. Senin için her şeyi yapacağımı sakın unutma! Senin sağlığına geri kavuşman benim için her şeyden çok daha önemli. Kendimden vazgeçebileceğim bir kişi varsa bu hayatta o da sensin. Seni çok seviyorum ve her zaman da seveceğim!”

Tümay yarı uykulu şekilde gözlerini aralayıp baktı Feridun’a o akşam. Duyduklarını rüyada gibi algılıyordu ama Feridun’un orada yanın başında gölgesini hissetmek bile her zaman ki gibi ona huzur ve güven veriyordu.

“Seni seviyorum bunu hep hatırla!” diye fısıldadı Feridun. Sonra eğilip onu alnından öptü. Tümay kapattı gözlerini ve yeniden derin bir uykuya daldı.

Feridun’da hastaneden çıkıp hızla profesörün evine doğru yöneldi anlaştıkları gibi.

O geceden tam on gün sonra Tümay tamamen iyileşmiş bir şekilde hastaneden çıkarken yanında profesör vardı. İyilemiş olmasına rağmen o kadar üzgün ve bitkindi ki, yürümek için profesörün koluna tutunmak zorunda kalmıştı.

“Gerçekten inanamıyorum!” dedi profesör, “Gerçekten çok üzgünüm Tümay. Senin için ne istiyorsan yaparım kızım!”

“Beni mezarlığa götürün profesör, onunla vedalaşamadım bile. Şimdi tek istediğim en azından mezarının başında bir şeyler söyleyebilmek !”

“Tamam kızım!”

Tümay o geceden sonraki bir hafta içinde inanılmaz bir hızla iyileşme göstermişti. Doktorlar henüz nedenini anlayamadıkları bu zehirin, geldiği gibi vücutta kaybolmasına bir anlam veremiyorlardı. Sonuç olarak onlar bir şey yapmasa da Tümay iyileşmişti ve onu taburcu ettiler. Elbette tekrarlama olasılığına karşı en ufak bir şikayette geri gelmesini sıkı sıkı tembihleyerek.

Tümay’ın ise ne iyileşmesi ne de tekrarlama ihtimali umurundaydı. Çünkü Feridun o gece hastaneden ayrıldıktan sonra bir kaza geçirmişti. Şehire iki yüz kilometre uzaklıkta bir yerde bulunmuştu arabası. Ondan bir kaç gün haber alamayınca profesör aramıştı polisi. Feridun öyle haber vermeden ortadan kaybolacak bir çocuk değildi. Hele de Tümay hastanede yatarken. Çok sorumluluk sahibiydi artı işine karşı da, br seyahat bile planlamış olsa mutlaka profesöre haber veriridi.  Polis arabasını iki gün sonra bulmuştu o köyün yakınlarında. Cansız bedenini ise biraz ileride bir bambu ormanının içinde bulmuşlardı.

“Bambu ormanı mı?” demişti profesör şaşkınlıkla, “İstanbul’da bambu ormanı mı var? Hem de bir köyde öyle mi?”

“Polisin içi endemik bitki örtüsünün garipliklerini sorgulamak değil profesör. Asistanınızı en son ne zaman gördüğünüz hakkında sizden bilgi almalıyız!” demişti görevli polis memuru.

Cesedi bulduklarında öleli dört güne yakın olmuştu. Muhtemelen biri onu burada durdurmuş ve soymak istemişti. Yoldan geçen kimse görmesin diyede bambu ormanının içinde sürüklemiş sonra öldürmüştü. Bulunduğun da üzerinde cüzdanı yoktu. Sadece arabasındaki üniversite çıkartmasının numarasından o olduğu anlaşılmıştı öncelikle.

Orada ne işi olduğunu profesör dahil kimse bilmiyordu. Tümay o gece ona uğrayıp veda konuşması gibi bir şeyler söylediğini hayal meyal hatırlıyordu ama bunların hangisinin gerçek, hangisinin rüya olduğundan emin değildi.

Profesörün arabası ile mezarlığa doğru giderlerken, “Nereye gidiyodu acaba bir türlü anlam veremiyorum!” dedi kendi kendine Tümay, “Profesör orayı biliyor musunuz? Yani o bambu ormanını.”

“Ben mi?” dedi profesör, “Hayır ama polisten öğreniriz istersen?”

“Evet oraya  gitmek istiyorum.Orada ne işi olduğunu bilmek istiyorum. Bir şeyler yapmak istiyorum!” diyerek ağlamaya başladı Tümay. Henüz yeni iyileştiği için vücudu güçlü değildi.

“Bak Tümay bence sen bir kaç gün evinde dinlen. Güzel beslen, direncin yükselsin. Bende o arada polisle görüşeyim. Derslerimi ayarlayayım. Eğer bu seni rahatlatacaksa birlikte gidip bakalım olur mu? Zaten bende bu şehirde, bu iklimde bambu ormanı olmasına bir anlam verememiştim. Gider kendi gözümle görürüm!”

(devam edecek)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s