Boyutlar arası – Bölüm 2

Feridun ders biter bitmez Tümay ile buluşacakları kafeye geldi. Tümay çoktan gelmiş kitabını okuyordu. Kapıdan girince onun herkesin içinde nasılda parladığını düşündü. Güzelliğinin ötesinde ışık saçan bir kızdı Tümay. Feridun bile onun neden kendisiyle beraber olduğunu anlayamıyordu bazen.

“Feridun iyi çabuk geldin!” dedi güneş gibi gülümseyerek Tümay.

“Profesör dersi erken bitirdi. Onunda dişçi randevusu varmış sanırım. Nasıl oldun miden daha iyi miydi dün gece?”

Son bir aydır Tümay’ın daha önce hiç olmayan mide sıkıntıları baş göstermişti. Doktor mide asidinin vücudunun ürettiği farklı bir sıvıdan etkilendiğini bu nedenle ağzına kadar yükseldiğini söylemişti. Bilinen reflünün aksine bu yaşanılanların mide kapakçığı ile de hiç ilgisi yoktu. O sıvı her nasılsa vücutta üretiliyor ve her geçen gün hayatı Tümay için daha yorucu yapıyordu. Kilo da vermişti bu acı sıvı yüzünden. O ağzına dolduğunda bir şey yemek istemiyordu artık. Birazcık yese midesinin suyu taşıyordu sanki. Bu nedenle iyice alatmıştı öğünlerini.

“Bu defa da açlıktan öleceksin!” diyordu Feridun aşkının haline çaresiz kaldığı için çok üzülüyordu.

“Doktorun söylediğini duydun Feridun. Vücudum üretiyormuş bunu. Neden olduğunu bulduklarında çözecekler zaten!”

“Evet ama o zaman kadar sen solacaksın diye korkuyorum!”

“Deli olma, çiçek miyim ben solayım?”

“Benim için dünyanın en nadide çiçeğisin sen!”

Tümay’ın bu rahatsızlığından profesöre de bahsetmişti Feridun. O da sık sık kızın durumunu sorar olmuştu bu yüzden.

Bununla birlikte Feridun son altı aydır tuhaf rüyalar görmeye başlamıştı.

“Bir yer garip ama sanki daha  önce gördüğüm bir yer ama ben ben değilim!” diyordu sürekli, “Büyük kocaman bir ev var, hizmetçiler, atlar!”

Rüyaların da bazı şeylerin işareti olabileceğine inanan profesör Feridun’un sık sık gördüğünü söylediği bu rüyalar üzerinde de çalışmaya karar vermişti. Her gün bir araya geldiklerinde önce Tümay’ı ardından Feridun’un rüyalarını soruyordu.

“Bu gün farklı bir şey gördün mü?”

“Hayır hocam, hatırlayamıyorum çok istesem de! Çok lezzetli bir şeyler yedim ama gümüş tepsilerde”

Bunun bir astral seyahat olabileceğine karar vermişlerdi birlikte. Belki de Feridun bilinci dışında uyuduğu zaman bir yerlere gidiyordu gerçekten. Çok ayrıntılı anlatıyordu bazı şeyleri çünkü, binaları, yolları. Her defasında rüyadaki resim de büyüyor gibiydi bu yüzden. Çizme giydiğini söylüyordu. Çizmenin çakıl yolda çıkardığı sesi hatırlıyordu. Zengin ve rahat bir hayatı vardı. Kimseyi hatırlamıyordu rüyasındaki. Hizmetçiler gölgeler gibiydi etrafında. Ancak sürekli bir yerlere gidip geldiği halde oralarda rastladığı insanları hatırlayamıyordu bir türlü uyandığında.

“Eğer düşündüğümüz gibi astral bir seyahat yapıyorsan eninde sonunda ilerleyeceksin Feridun” diyordu profesör. Sonra ikisi oturup akademik araştırmalara devam ediyorlardı.

Çok fazla çevresi yoktu Feridun’un buna ihtiyacı da yoktu zaten. Tümay ve profesör yetiyordu ona. Ailesini köyde bırakıp gelmişti İstanbul’a. Bayramlarda gidiyoru onları görmeye ama zaten on bir kardeşin beşincisiydi. Feridun gelmiş, gitmiş pek farkedilmiyordu. Hem sessizdi zaten, hem de köyde kalan ağabeyler, kardeşler ve onların çocukları ile dolu oluyordu ev her zaman. Curcuna içinde Feridun’un ne zaman gelip, ne zaman gittiğini anlayan yoktu. Yine de gidiyordu elbette. Bundan ekstra bir içlenme de duymamıştı. Böyleydi çünkü onun ailesi. Alışık olduğu yaşam şekli buydu zaten.

Tümay’ın ailesi İstanbul’da yaşıyordu. Babası iş adamıydı. Maddi durumları oldukça iyiydi. Garip bir şekilde onunda ailesi Tümay’ın evde olup olmadığını çok farketmiyordu. Evin kalabalık oluşundan değil, onlarında evin dışında çok kalabalık hayatları oluşundandı bu durum. Tümay kendini idare edecek yaşa gelmeden dadıları olmuştu, sonra da zaten kendi başınaydı. Onunda çok arkadaşı yoktu. Güzel ve zengin olduğu için insanların onun kişiliğini ve aklını görmeze geldiğini düşünmüştü hep. Bu yüzden de uzaklaşmıştı hepsinden. Feridun bu yüzden farklıydı onun için. Güzel ve zengin olduğunu bilmeden yakınlaşmışlardı onunla. İnternette bir sohbet grubunda karşılaşmışlardı. Önceleri grup üzerinden konuşurken sonra sohbetler özele kaymış. Sonra aynı okulda hatta aynı bölümde oldukları ortaya çıkınca ikisi de çok şaşırmıştı. Feridun onun okulun en güzel kızı olduğunu anlayınca neredeyse küçük dilini yutacaktı.

“Kesin burada bitecek bu iş” demişti koridorda ilk buluştuklarında.

Ancak hiç bir şey korktuğu gibi olmadı. Her şey aynı birbirlerini hiç görmeden başladığı gibi devam etti. Okuldakilerin şaşkın bakışları arasında üç yıldır birliktelikleri sürüyordu.

“Feridun eğer birden çok evrende aynı anda yaşıyorsak, birden çok bedenimiz ve ruhumuz mu var?” diye sormuştu Tümay bir keresinde.

“Birden çok ruhumuz olsaydı sanırım diğer evrenlerdeki biz olmazdık. Ruhumuzun sadece tek bir bedende var olduğunu düşünmek hata belkide. Yani şöyle düşün üç ayrı yerde üç ayrı bedenin var ama ruhun tek. Daha doğrusu üç parça ama hepsi sensin onların.”

“Nasıl yani anlamadım?”

“Yani bir sürahi su ruhumuz olsa, üç bardağa boşaltsak, her bardaktaki su aynı özelliklere sahip olmaya devam eder öyle değil mi? Hatta bir kısmı sürahide kalabilir hâlâ. İlla hepsinin bedenlenmesi de şart olmayabilir.”

“O bardaklar biz miyiz aslında, su da ruhumuz öyle mi?”

“Evet!”

“Böyle düşünmek hoşuma gitti.”

Her şey böylesine güzel giderken, Tümay’ın midesindeki sıkıntılar artmaya  başladı. Doktorlar herşeye baktıklarını söylüyorlar ancak vücudun neden böyle kendine zarar veren bir sıvı ürettiğini bulamıyorlardı. Sonunda ağrılar dayanılmaz olunca onu hastaneye yatırıp tetkilere öyle devam etmek istediler. Başka türlü gelip, gitmelerle hızlı bir ilerleme sağlayamadıkları gibi, kızın ağrılarını da ağızdan alınan ilaçlarla hafifletemiyorlardı. Hatta mideye giren her şey gibi bu ilaçlarda daha fena hissetmesine neden oluyordu.

Feridun o kadar üzülüyordu ki ne yapacağını iyice şaşırmıştı. Basit bir mide problemi olarak başlayan durum her geçen gün daha da kötüleşerek kritik bir hâle dönüşmüştü. Tümay’ın beslenme problemi de vardı artık. Bu nedenle kolunda sürekli bir serum ile yatıyordu. Rengi iyice solmuş, gözlerinin altı çökmüştü. Yine de güneş gibi gülümsemeye devam ediyordu. Feridun’u işlerini yapması için sürekli prfesörün yanına veya evine kovalasa da, o işleri biter bitmez hemen hastaneye geliyordu.

Tümay’ı ailesi pahalı bir hastaneye yatırmış doktorlara emanet etmişlerdi. Öyle gelip ailesinden başını bekleyen yoktu. Telefonla arıyordu babası nasılsın demek için. Bahane olarakta hastaneye sürekli ziyaretin uygun olmayacağını söylüyorlardı. Oysa Feridun neredeyse sabah akşam oradaydı ve kimsenin buna bir itirazı olmamıştı hastane personelinden. Sonuçta Tümay’ın durumu bağışıklık sistemi veya benzeri bir durumdan kaynaklanmıyordu.

Feridun bir tek profesörün yanında rahatlayabiliyordu. Onun odasına girer girmez kızın durumunu ve rüyalarını anlatıyordu. Rüyalar da şekil değiştirmeye başlamıştı ama muhtemelen psikolojikti bunlar.

(devam edecek)

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s