Boyutlar arası – Bölüm 1

TÜM KAİNAT OLANCA KATMANLARI VE KARMAŞASIYLA İNSANIN İÇİNDE GİZLENMİŞTİR.

ŞEMS-İ TEBRİZ (ONSEKİZİNCİ KURAL) (**)

 

Profesör Kenan Torun o gün derste evrendeki boyutlardan bahsediyordu ;

“Bilimsel açıdan düşündüğümüz zaman,  “farklı boyutlar” ,dediğimizde aklımıza paralel evrenler gelebilir. Bizimkine paralel evrenlerde farklı gerçeklikler ya da benzeri gerçeklikler yaşanabilir. Her şeye karşın, boyutların gerçekliği ve Evrenin düzeninde aldığı rol , gerçekte popüler değerlenmeden oldukça farklıdır (*)”

“Hocam “paralel yaşamdaki bizler” konusu için biraz daha mı zaman gerekiyor? Bu konuda Hawking’in ürettiği teoriler var. “Yaşamımda, ne olduğunu bilmediğim bir değişiklik olacağını hissediyorum dediğimiz anları hepimiz yaşamışızdır. Korkular, hayaller, özlemler, fikirler… Ortada neden yokken, birden bire nasıl çıkıyorlar, nereden geliyorlar?

Stephen Hawking’in geliştirdiği evren teorisi, hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal olarak beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Görülebilir evrenlerimiz dışında, iç içe geçmiş ve eşizlerimizin bulunduğu, görülemeyen daha çok sayıda evren var.” diyerek araya girdi Feridun.  (**)

Feridun profesörün en sevdiği ve değer verdiği öğrencilerinden biriydi. Ona gelecekteki asistanı gözüyle baktığı için çalışmalarına şimdiden ortak olmasına izin veriyordu. Zaten son sınıfa gelmişti bile. Bundan sonrası için Feridun’un önünde parlak bir gelecek olacaktı, tabi kendi de isterse.

“Gerçekten paralel yaşamda, boyutta ve zamanda yaşayan bizler var mıyız? Bizim ikizlerimiz var mı? Onlarla nasıl bir iletişim halindeyiz. Ya da onlar bizim hangi tarafımız? Yaptığımız yanlışların doğrularını mı yaşıyorlar, ya da biz onların yaptığı yanlışların sonuçlarıyla mı karşı karşıyayız? Onların seçmediklerini mi seçerek yaşıyoruz ya da onlar bizim seçmediklerimizle mi yaşıyorlar?(**)” diye devam etti Feridun.

O sırada uyumakta olan öğrenciler bile dikkat kesildi bu teoriyi duyunca. Aynı anda birden çok kişi olmaktan mı bahsediyordu Feridun ? Ama nasıl?

“Zaman düz bir çizgi üzerinde ilerlemiyor, geçmiş bugün ve gelecek. Aslında hepsi bir bütün ve içiçe. Bütün ve içiçe kavramını en güzel anlatan bir kelime var “an”. Yani geçmiş, şimdi ve gelecek aslında anda. Ancak bunlar henüz kesinleştiği kabul edilmemiş bulgular biliyorsun Feridun. İnsanların büyük bir kısmıda buna hazır değiller. O yüzden dersimizin konusu olarak ele alamayız.  (**)” diye cevap verdi profesör gülümseyerek meraklı ve akıllı öğrencisine.

İkisinin arasında geçen sohbetlerde profesörün hiç bir konuyu böyle geçiştirmediğini bilen Feridun uzatmadı konuyu. Dersten sonra Tümay ile buluşacaklardı. Tümay’da aynı bölümde son sınıfta okuyordu ama o profesörden ders almayı seçmemişti. Sanat tarihi ile ilgili bir ders almak istemişti nedense.

“Bilmiyorum ama bütün o tarihi eserler, tablolar sanki bana bir şeyler anlatıyorlar gibi geliyor çoğu zaman. Onları anlamak, dinlemek ve çözmek istiyorum. Heykel okuyabilmek ne kadar güzel bir şey biliyor musun? Onların her duruşunun bir anlamı olması diğer insanlar onlara taştan oyulmuş sanat eserleri olarak bakarken senin onu yapan sanatçının bütün mesajlarını alıyor olman. Onun sana fısıldaması, herkese vermediği sırlarını vermesi gibi bir şey!”

“Ben evrenin sırlarını merak ediyorum daha çok ama yine de seni çok seviyorum aşkım!” diyerek onun heyecan ve coşkusuna gülüyordu Feridun. Onunla şehirleri sokak sokak gezip, tarih dolu bilgiler dinlemeyi, o sokaklarda gördükleri her şeyin  Tümay aracılığı ile konuşabilmesini seviyordu.

Onun evrendeki her şeye karşı duyduğu merak ve ilgiyle eş bir meraktı Tümay’ın ki çünkü. Çok benziyorlardı, ilk karşılaştıklarında bile sanki yıllardır tanışmış gibi hissetmişlerdi. Üç yıldır birliktelerdi, yani birinci sınıfta ilk karşılaşmalarında beri. Tümay çok güzel bir kızdı. Sarışın mavi gözlü, tıpkı bir peri kızı gibi. Onun aksine Feridun ise esmer, kara-kuru denilen türden bir delikanlıydı. Öyle güçlü kasları karizmatik bir duruşu yoktu. Tam aksine baştan ayağı sıradan ve görünmez biri gibiydi. Onu öne çıkarak yegane özelliği zekasıydı aslında. Ona verilen zeka için aceleden bir beden ayarlanmıştı sanki. O kadar yüksek bir algı ve zekası vardı ki başka özelliği olmasına gerek yok gibiydi gerçekten. Tümay öyle söylüyordu ona daha çok.

Çünkü zaman zaman Feridun çevresinde onun Tümay’a layık olmadığına dair konuşmalar duyuyordu. Bu peri kızının bu silik adamda ne bulduğunu kimse bilmiyordu. Zengin değildi, yakışıklı değildi. Sırf derslerinde başarılı diye güzel bir kız bir erkeği çekici bulabilir miydi yani?

Tümay’ın zekasını küçümsüyordu elbette bunu söyleyenler. Sırf sarışın ve güzel olduğu için aklından önce farkettikleri dış görünüşünün yanına yakıştıracak birini arıyorlardı. Oysa bedensiz kalsalar neredeyse denk zekaları vardı ikisinin. Elbette yürekleri de.

Görünen şeyleri değil, görünmeyen şeyleri merak edenler için, görünmeyen bir zekaya ve görünmeyen bir yüreğe aşık olmuş olmaktan daha doğal ne olabilirdi ki aslında?

Profesörde onaylıyordu ikisinin ilişkisini. Elbette onu ilgilendiren ya da onayı gereken bir durum değildi ama yine de o kendi içinde denk bulmuştu ikisini .Herkesten çok biliyordu onların arasındaki bağı sanki. Hissediyordu belki.  Bilmediği ama biliyormuş gibi hissettiği bir şeyler vardı. Böyle şeyleri anlamlandırmayı çok severdi. Öğrencilerine anlattığından fazlasını biliyor, fazlası üzerinde çalışıyor. Hatta bazılarını kimselere söylemeden deneyimlemenin yollarını arıyor. İnternet üzerinde deneyimlediğini söyleyenlerle uzun uzun yazışmalar yapıyordu.

Paralel yaşama dair duyduğu merak Feridun’dan çok daha ileri seviyedeydi. Bildiği çoğu şeyi paylaşıyordu Feridun’a. Ancak bazı bilgilerin sadece zamanı geldiğinde anlaşılır olduğunu öğrenmişti o yaşı gereği. Bilgi sadece hazır olan için değerli ve anlamlı olurdu. Yoksa tüm evrenin sırrını bile ortaya dökseniz, insanları onu algılayacak, anlayacak kapasite veya birikimde olmadığı sürece sırrı açık etmiş olmazdınız.

Sadece Almanca bilen bir toplulukta Farsça bildiğiniz sırları açıklamak gibi bir şey olurdu bu. Aşinalık, birikim, merak ve elbetteki, sahip olunan zekayı kullanmak gerekirdi bazı şeyleri anlamak ve hazır olmak için.

Hazır olunmayan bilgi insana zarar da verebilirdi ayrıca. Bu yüzden bir çok inanç ve felsefede insanın kendi nefsini yenmesi istenirdi önce. Kendi sınırlarından çıkamayan, egosu, kibiri ve beş duyusu ile fiziksel bedenine hapsolmuş ve tüm varoluşu bu şekilde yorumlamaya alışmış ve sınırlamış birine paralel evrenlerden söz etmek ve anlamasını beklemek ne kadar mümkün olabilirdi.

Oysa bilim bile her geçen gün kendini yalanlarken ispatlanmış veya kabul görmüş doğrular çerçevesinde kalmakta ısrar etmek. Olması muhtemel bile olmasa bile varsayımların peşinden gidip emin olmak cesaret ve geniş ufuklar gerektirirdi. Aksi durumda dünyadaki pek çok buluş gerçekleşir miydi? Teknoloji bu noktalara gelir miydi zaten?

Birileri kendi sınırlarını aşmaya cesaret ettikçe insanoğlunun ulaşacağı sınırlar daima genişlemiş ama asla tükenmemişti bu güne kadar. İçinde bulunulan zamanda gelinen son noktada olunduğunu düşündürecek bir kanıtta yoktu. Henüz yeryüzünde olan biteni bile tam olarak çözememişken, tüm evreni anlamak kaç yüz nesile nasip olabilirdi acaba ileri doğru.

(devam edecek)

 

 
* Kaynak : https://www.gercekbilim.com/10-boyutlu-evren-nasil-aciklaniyor/ .

** Kaynak : https://indigodergisi.com/2016/02/paralel-yasam-paralel-evren-ve-esizler/

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s